TECRÜBE İLE SABİT-32-

Mehmet Gözükara
Mehmet Gözükara



‘Kel­le­ni tus da, kafan ke­me­re da­ame­sin’


Bizim ço­cuk­lu­ğu­muz yet­miş­li yıl­la­ra, genç­li­ği­miz sek­sen­li yıl­la­ra rast­lar. Za­ma­nın yavaş ak­tı­ğı, ha­ya­tın yatay ya­şan­dı­ğı o yıl­lar­da ya­şa­yan­la­rın ay­rı­ca­lık­la­rı vardı. Her yaş­tan in­sa­na iş ve aşın ol­du­ğu o dö­nem­de aile­ler ka­la­ba­lık, mah­sul­ler be­re­ket­li, gö­nül­ler sı­cak­tı. İnsani ve ah­la­ki de­ğer­ler hoy­rat­ça çiğ­nen­me­miş­ti henüz, in­san­la­rın kut­sa­lı vardı ve kut­sa­lı­na kar­şı­da ala­bil­di­ği­ne bir say­gı­sı… Biz kır­sa­lın ço­cuk­la­rıy­dık. İçimiz kır­sal kadar temiz ve ge­niş­ti, duy­gu­la­rı­mız safça ha­yal­le­ri­miz ço­cuk­çay­dı. Top­rak damlı, küçük av­lu­lu ev­le­ri­mi­ze ak­şam­la­rı yat­mak için gi­rer­dik ço­ğun­luk­la.
Uzun kış ge­ce­le­rin­de, gaz lam­ba­sı­nın sarı ışı­ğıy­la ay­dın­la­nan odada kız­la­rın masa ör­tü­sü, yas­tık yüzü, yor­gan ağzı, (çeyiz için) iş­le­di­ği, ge­lin­le­rin yeni do­ğa­cak ço­cu­ğa kun­dak, patik, yelek iş­le­yip-ör­dü­ğü, odada belli bir ses­siz­li­ği sağ­la­mak adına an­ne-ba­ba­la­rın ço­cuk­la­ra hi­kâ­ye an­lat­tı­ğı veya oku­du­ğu o kış ge­ce­le­ri öz­len­me­yecek gibi de­ğil­di. Kom­şu­la­rın bir­bi­ri­nin ev­le­ri­ne kendi ev­le­ri­ne girer gibi gir­di­ği bu dem­ler ne güzel ne içten dem­ler­di.
Özel­lik­le yaşlı ebe­le­rin an­lat­tı­ğı hi­kâ­ye­ler bir baş­kay­dı. Ke­loğ­lan, Kaf dağı, Dev anası, Gülen ayva ile ağ­la­yan nar, Sür­me­li bey, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mec­nun, Züm­rüd-ü anka kuşu…gidip de gel­me­yen­le­rin gelip de gör­me­yen­le­rin hi­ka­ye­le­ri vardı. An­la­tı­lan hi­kâ­ye­de­ki kah­ra­ma­nın ye­ri­ne ken­di­mi­zi ko­yar­dık. Onun ba­şa­rı­sı bizi mutlu eder­ken, kar­şı­laş­tı­ğı kötü in­san­la­rın ver­di­ği za­rar­da bir o kadar üzer­di.
Her anını bizim şe­kil­len­di­re­ce­ği­mi­zi dü­şün­dü­ğü­müz koca bir ömür vardı önü­müz­de. Ruh­la­rı­mız din­gin, umut­la­rı­mız ta­zey­di.
Kış gün­le­ri kar­dan ve so­ğuk­tan dı­şa­rı­ya çı­ka­ma­ya­cak olan ço­cuk­la­rın ev­le­re ka­pan­dık­la­rı o gün­ler­de bir­bir­le­ri­mi­zi eğ­len­dir­mek için beş­taş –tek­kel taşı-, elim elim epe­nek, peçiç gibi ev içi oyun­la­rı­nın yanı sıra; belli harf­le baş­la­yan ülke veya şehir ismi oyunu oynar, eğer bu oyun­la­rı oy­na­ma­ya sa­yı­mız faz­lay­sa sıra tür­kü­sü çı­ğı­rır, ma­ni­ler söy­ler, bil­me­ce­ler so­ra­rak, ken­di­mi­zi eğ­len­dir­me­si­ni bi­lir­dik.
Sıra bil­me­ce oyunu ilk bil­me­ce­nin so­rul­ma­sıy­la baş­lar­dı.
Dağda ta­kı­lar,
Suda ca­pı­lar,
Arşın ayak­lı,
Burma bı­yık­lı,
Cevap ola­rak ‘balta, balık, ley­lek, tav­şan’ ce­va­bı­nı veren ar­ka­daş bil­me­ce sorma hak­kı­nı elde eder­di. O da:
Uzun­lu­ğu urgan gibi,
En­ni­li­ği yor­gan gibi,
Ba­ğı­rıp, ça­ğı­rıp gelir,
Ku­zu­lu kur­ban gibi?
Bil­me­ce sorma sı­ra­sı ‘Tren’ ce­va­bı­nı ilk veren ar­ka­da­şa ge­çer­di.
Kaş ile göz­den yakın,
Söy­le­nen söz­den yakın?

Ara­la­rın­dan bi­ri­si­nin ‘ölüm’ de­me­siy­le bir­lik­te hafif bir ses­siz­li­ğin ar­dın­dan:
Suya düşer ıs­la­maz,
Yere düşer pas­lan­maz?

Bil­me­ce­si­ne ‘altın’ diyen bi­ri­si mut­la­ka çı­kar­dı. Eğer so­ru­lan bil­me­ce­ye kimse cevap ve­re­mez­se bil­me­ce­yi soran kişi ce­va­bı­nı verir ve tek­rar bil­me­ce sorma sı­ra­sı­nın ken­din­de ol­du­ğu­nu ha­tır­la­ta­rak bir başka bil­me­ce so­rar­dı. Bizim bu du­ru­ma şahit olan bü­yük­ler­de:
Zâr zâr için­de,
Zül­fü­zâr için­de,
Ne kâtip yazar,
Ne Kur’an için­de?

Ce­va­bı ‘alın ya­zı­sı’ olan bu ve buna ben­zer dini içe­rik­li bil­me­ce­ler­le bir nevi dini eği­ti­min bir par­ça­sı ha­li­ne ge­ti­rir­ler­di oyu­nu­mu­zu. Kendi kur­du­ğu­muz oyun­lar­la ge­ce­nin geç vak­ti­ne kadar devam eder gi­der­di bu eğ­len­ce.
O za­man­ki top­lum bi­le­şik kap gi­biy­di. Bilen bil­me­ye­ne bil­di­ği­ni ak­ta­rır­dı. Bilen ki­bir­len­mez, bil­me­yen mah­cup ol­maz­dı. Her bi­ri­nin di­ğe­rin­den ala­ca­ğı vardı. Ala­ca­ğı­nı veren bö­bür­len­mez, ala­ca­ğı­nı alan da nan­kör­lük et­mez­di. Yani demem o ki top­lu­mun bir kısmı diğer kıs­mı­nı eği­tir­di.
‘İnanan insan bil­di­ği­nin âlimi, bil­me­di­ği­nin ta­li­bi ol­ma­lı’ sözü hak­kıy­la hayat bu­lur­du. ‘Oku­ma­nın yani öğ­ren­me­nin bit­ti­ği nok­ta­da ca­hil­lik baş­lar,’ sö­zü­ne gö­nül­den ina­nı­lır­dı.
Biz sözlü kül­tü­rün bas­kın ol­du­ğu son ku­şa­ğız. Bir­çok şeyi oku­ya­rak değil din­le­ye­rek öğ­ren­dik. Onun için­de çoğu zaman ma­hal­li kal­dık. Olay­la­rı bizim şe­kil­len­di­re­ce­ği­mi­zi dü­şü­nür­dük. Ta ki; olay­la­rın bizi şe­kil­len­dir­di­ği ger­çe­ğiy­le yüz­le­şe­ne kadar. Ama olsun, yine de bizim ya­şa­dı­ğı­mız o dün­ya­yı öz­lem­le an­ma­ya devam ede­ce­ğiz ga­li­ba.
İşte size masum, saf ve biz­den bir hi­kâ­ye.
Ye­şil­yurt muh­ta­rı Ahmet Kıyan’dan (1962) din­le­miş­tim.
Üç ar­ka­daş üni­ver­si­te im­ti­han­la­rı­na gir­mek için An­ka­ra’ya git­miş­tik. Bir­çok in­sa­nın ömrü bo­yun­ca büyük şehir gör­me­di­ği bu za­man­da biz genç­ler için An­ka­ra’ya gel­miş olmak bile büyük bir he­ye­can se­be­bi idi. Gön­lü­müz­ce gezip do­laş­tık An­ka­ra’da ve o Genç­lik Parkı’na yo­lu­mu­zu dü­şür­dük. Çe­şit­li eğ­len­ce­le­rin ya­şan­dı­ğı bu büyük park­ta gölde ge­zin­ti yap­mak için kayık ki­ra­la­nı­yor­du. Biz de ka­yık­la­ra bin­mek için bek­le­yen­le­rin ar­ka­sın­da sı­ra­ya geç­tik ve bek­le­me­ye baş­la­dık. Sıra bize gel­di­ğin­de Ahmet İnekci -As­len Bes­ni­li’ydi, ‘Dilek Ote­li­ni’ ça­lış­tı­rır­lar­dı. Ay­rı­ca ‘Has ekmek’ fab­ri­ka­la­rı vardı. Daha son­ra­ki yıl­lar­da Uşak’a yer­leş­ti­ler.- ile ben bir ka­yı­ğa bin­dik. Ka­yık­la­ra iki kişi bi­ne­bi­li­yor­du ancak. Se­la­mi Poy­raz tek kaldı. Kız to­ru­nu ile sı­ra­la­rı­nın gel­me­si­ni bek­le­yen yaşlı bir teyze Se­la­mi’ye;’eğer arzu eder­se­niz to­ru­num­la bir­lik­te binin. Kayık üc­re­ti­ni pay­la­şa­lım,’ dedi. Se­la­mi’nin ca­nı­na min­net­ti. Hem tek ba­şı­na kayık pa­ra­sı­nı ver­mek­ten kur­tu­la­cak hem de An­ka­ra şart­la­rın­da gi­yin­miş genç bir kızla aynı ka­yık­ta kürek çe­ke­cek­ti. Se­la­mi’nin ara­yıp bu­la­ma­ya­ca­ğı bir şey dense ye­ri­dir. Ahmet’le biz ka­yı­ğa bin­dik ama bir ta­raf­tan da o da­al­den Se­la­mi’yi takip edi­yo­ruz. Kız ile bir­lik­te suya açı­lan Se­la­mi ha­va­la­ra gi­ri­yor, pa­zı­la­rı­nı şi­şi­ri­yor, omuz­la­rı­nı ge­ri­yor kıza ken­di­si­ni gös­te­re­bil­mek için şe­kil­den şe­ki­le gi­ri­yor­du. Sizin an­la­ya­ca­ğı­nız ka­yık­tan in­dik­ten sonra bir daha hiç gör­me­ye­ce­ği bir kıza kur yap­ma­sı­nı il­giy­le iz­li­yo­ruz. Biz Se­la­mi­ler­den ön­dey­dik. Su se­vi­ye­si biraz yük­sek ol­du­ğu için –kemer ola­rak ya­pı­lan- köp­rü­nün al­tın­dan ge­çen­ler baş­la­rı­nı eğe­rek geç­mek zo­run­da ka­lı­yor­lar­dı. Bizde ba­şı­mı­zı eğe­rek geç­tik. Hemen ar­ka­mız­dan gelen Se­la­mi ke­me­rin al­tın­dan ge­çer­ken kıza bir şey­ler söy­le­di kız da kah­ka­ha ata­rak güldü. Ara­la­rın­da ne geçti ki kız bu denli güldü, diye merak ettik. Ka­yık­tan in­dik­ten sonra Se­la­mi’ye kızın neden gül­dü­ğü­nü sor­ma­mı­za rağ­men epey bir müd­det an­lat­ma­dı. Daha sonra an­lat­tı­ğı­na göre
Ke­me­rin al­tın­dan ge­çer­ken kıza;
‘Kel­le­ni tusta, kafan ke­me­re da­ame­sin’ demiş. Kız:
‘Ne de­di­ği­ni an­la­ma­dım,’ de­yin­ce ‘ben de söy­le­di­ğim cüm­le­nin açı­lı­mı yap­tım. Kız ona güldü,’ dedi
‘Nasıl açı­lı­mı­nı yap­tın?’
‘Biraz eğil de başın köp­rü­ye değ­me­sin’ dedim. Benim söy­le­di­ği­mi an­la­ma­ma­sı­na biraz bo­zul­dum ama ya­pa­cak bir şey yoktu. Üs­te­lik kıza ken­di­mi ya­ran­dır­mak için El­bis­tan­lı ye­ri­ne Ma­lat­ya­lı­yım dedim.’Bu durum kar­şı­sın­da ister is­te­mez gül­dük, biz gü­lün­ce Se­la­mi’de güldü.

Has­ret­te sevda da hi­kâ­ye olur
Sanma işmar kaş-göz kırp­ma­lar kalır.
Sular aka aka hen­de­ğin bulur
Düşer taş­tan taşa çarp­ma­lar kalır.

Yürek dal­ga­la­nır kir­pik ıs­la­nır
Sevip ala­ma­yan gönül yas­la­nır
Belli yaşa gelen insan us­la­nır
Kırıp dök­tü­ğü­nü yap­ma­lar kalır.

Tü­ken­mez sa­nı­lan ömür tü­ke­nir
De­ği­şen de­vi­re ‘es­ki­den’ denir
Her bir ha­tı­ra­ya bedel öde­nir
Va­kit­li va­kit­siz kork­ma­lar kalır.

Gün gelir gün geçer yeni de eskir
Uzunu da eskir eni de eskir
Ko­cal­maz gö­nü­lün gönü de eskir
Bit­me­yen iş­ler­de kop­ma­lar kalır.

Biz­den önce kim­ler gezdi bu yerde
Ben ki; diye söze baş­la­yan nerde?
Gün gelir açı­lır çe­ki­len perde
Fi­lim­den ge­ri­ye kop­ma­lar kalır.

Her ge­le­ne ağız açar ka­ra­yer
Gö­zü­ka­ra gözü ela demez yer
Tec­rü­bey­le sabit ise ya­zı­ver
Olay­la­ra fark­lı bak­ma­lar kalır.

Not: Bu ya­zı­ya kay­nak­lık eden Ye­şil­yurt Ma­hal­le muh­ta­rı Ahmet Kıyan (1962) Bey’e te­şek­kür ede­rim.

- Elbistan Kaynarca, Mehmet Gözükara tarafından kaleme alındı
https://www.elbistankaynarca.com/makale/9096533/mehmet-gozukara/tecrube-ile-sabit-32