TECRÜBE İLE SABİT-42-

Töreyi yaşat ki insan yaşasın.

Toplumları ayakta tutan dini-ahlaki, örfi, milli temel dinamikler vardır. Barış döneminde kardeşçe duygularla birbirine kenetlenmeyi sağlayan bu dinamikler sıkıntılı dönemlerde birlik-beraberlik ve dayanışmayla o sıkıntıyı atlatmayı kolaylaştıran en önemli etkenlerdendir. Gölgesinde yaşanmayı ve uğrunda ölünmeyi gerektiren bu temel dinamikler her millet, topluma göre değişkenlik gösterse de ortak özelliği hayatı düzenli hale getirmesi, birlik ve beraberliği sağlaması, toplum içerisinde yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirmesidir.

Din gibi, ahlaki ve milli değerler gibi bir milletin var oluş nedeni sayılabilecek özellikler her zaman korunmak, varlığını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için gerekli çabanın gösterilmek gibi bir zorunluluğu vardır. Bunlar kaybedildiği zaman geride bıraktığı boşluk hiçbir şeyle doldurulamayacak kadar büyüktür ve ancak bu değerler tarafından doldurulabilir.

Türk toplumları için ise bu değerlerin ortak bir adı vardır. Töre!Bu kavram, bütün dini-ahlaki, insani ve toplumsal değerleri içinde taşıyan bir içeriğe sahiptir. Töre bu içeriğiyle hem dindir hem ahlaktır, hemtoplumun örf-adet gibi değerleridir hem de yaptırımı olan bir hukuki yapıdır. Töre Kaan’la tebaasını eşit derecede bağlayan, boyun eğdiren en önemli güçtür. Töre konuşursa herkes susar, töre buyurursa herkes uyar, töre dendi mi akan sular bile durur Türk toplumlarında…

Oğuz töresi şeklinde bir karşılık bulan töre, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin de temel felsefesini oluşturmuştur. Kutsal sayılan töre, kurulan bütün Türk devletlerinin temel dinamiklerinde aynı değerleri sahiplenmesini sağlamış, ömürleri de töreye bağlılıkları nispetince uzun veya kısa olmuştur.

Töre hem toplumsal yaşamı hem de hukuki düzenlemeyi belirleyen güçtür Türk devletlerinde. Yazılı olmayan ama herkesin üzerinde ittifak ettiği bir bilinirliği vardır.

Töre yeri geldiğinde devletin bile önüne geçebilir. Onun içindir ki Divan-ı Lugat’it-Türk, ‘El kaldı, törükalmas’ (Memleket-ülke gidebilir, ama töre kalıcıdır.) demektedir.

Töreye göre savaşta bile olsa kadınlara ve çocuklara dokunulmaz, aman dileyene kılıç vurulmazdı.

Cengiz Han’ın ‘Beni insanların hangi tanrıya inandıkları değil töreye bağlılıkları ve benim yasalarıma itaat edip etmedikleri ilgilendirir.’ dediği aktarılır.

Misafirperverlik, yardımlaşma ve dayanışma, ahlaklılık gibi kavramlar törenin en önemli prensiplerindendir. Tarih boyunca Türk toplumları bunlara uymayı görevden öte bir sorumluluk olarak görmüşler ve törenin çiğnenmesine izin vermemişlerdir. Bu da onları, tarih sahnesinin en önemli milletlerinden birisi olmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri olmuştur.

Türk’ün töresi ne yazık ki değişen birçok değerimiz gibi yerini bizden olmayan bir yaşam tarzına terk ederek kaybolmaya yüz tuttu. Bunun toplumumuz için ne büyük sarsıntılara sebep olacağını yakın bir gelecekte görmek durumunda kalacağız acı bir şekilde. Oysaki çok yakın diyebileceğimiz bir zamana kadar birçok yönüyle canlı olarak yaşanıyordu bu töre, bu sayede de büyük büyüklüğünü, küçükse küçüklüğünü biliyor özellikle kırsalda büyük aileler şeklinde yaşayan aşiretler asırlardır süregelen bu uygulama sayesinde varlıklarını sağlıklı bir biçimde sürdürüyorlardı. Her ne kadar bazı köyler bunu biraz modernite ederek de olsa sürdürmeye gayret ediyorlarsa da bunun yeterli olmadığı çok açıktır.

***

Yaklaşık yedi asırlık bir geçmişe sahip olan Karahasanlılar, zaman içerisinde Elbistan, Afşin, Pazarcık, Doğanşehir ve Kadirli’de yerleşik hayata geçmişlerdir. Karahasanlılar, tarihi olan, örf-adet ve geleneklerinin büyük çoğunluğunu muhafaza etmeyi başarabilen ender oymaklardan birisidir. "Karahasanlılara ait köylerin tamamı Türkmen ve Sünnî'dir." Bu konuyla ilgili olarak Ali Gültekin Biniş beyin eserlerine[1] müracaat edilebilir. Ali Gültekin Bey ciddi bir araştırmayla gerçekleri ortaya koymuş ve hakikatin sesi olmuştur. Yöremiz tarihi adına kendisine minnet borcumuz olduğunu hatırlatmak gerekir diye düşünüyorum. Kalemine, yüreğine ve emeğine sağlık olsun…

Karahasanlılar, birçok Avrupa ülkesine ve yurt içinde de birçok şehre göç vermiştir. Ancak Aşiret olma bilinciyle birbirleriyle olan irtibatlarını kopartmamışlar gerek dernekleşme faaliyetleriyle ve gerekse özel iletişim yollarıyla birbirlerine her konuda destek olmayı ve adet-gelenek ve törelerini yaşatmaya çalışmışlardır. Bu faaliyetleri yönüylede diğer köylerimize örnek olması gereken bir konumdadır. Tamamıyla insani amaçlı olan ‘sosyal yardımlaşma ve dayanışma’içerikli vakıf-dernekler büyük bir ihtiyacı karşılamakta, dün gelenek dediğimiz, örf-adet ve töre dediğimiz birçok değerin varlığını sürdürmesini sağlamıştır.

 Bugün itibariyle yardımlaşmanın aldığı yeni şekli hepimiz bilmekteyiz. Özellikle felaket dönemlerinde; sel, deprem, yangın ve tabii afetler ve savaş gibi acı yıkımlara sebebiyet veren olaylarda bu sosyal faaliyetin ne kadar önemli olduğu açık biçimde ortaya çıkmıştır zaten. Bu memlekete ait insani yardım kuruluşları artık dünyanın her yerinde, her bölgesinde Türk bayrağını iftiharla dalgalandırmakta ve yüzümüzü ağartmaktadır.

Bu yazımızda, örf ve adetlerimizin insan hayatını nasıl kolaylaştırdığına dair geçmiş günlere ait bazı yaşanmışlıkları paylaşacağım. Aşağıda isimlerini vereceğimiz köyler Karahasanlılara ait aileler tarafından oluşturulmuştur. Belki Elbistan’da yaşayan herkes bu gerçeği biliyordur ama uzun süredir memleket haricinde olan Elbistanlıları da düşünerek bunu belirtmeyi gerekli gördüm. Bu yazının merkezi, Karahasanlıların köylerinden biri olan Elbistan’daki İkizpınar/Domolar köyüdür aslında…

Anlatıda geçen olaylara baktığımızda kısmen ve hatta tamamen ‘biz de de böyleydi’ diyeceğimiz olaylar gibi gelmesi doğaldır. Çünkü bu güzel hasletler bu yörenin hatta bütün Anadolu’nun ortak hasletidir. Önemli olan bu hasletleri şu an itibariyle ne oranda yaşatıp yaşatmadığımızdır.

Uzak-yakın köylerden gelen ihtiyaç sahiplerinin İkizpınar/Domolar köyüne gelerek ihtiyaçlarını nasıl bir töreyle giderdiklerini anlatmaya çalışacağım okuyucularıma.

İhtiyaç sahibi hangi köyden-kasabadan, ilçeden olursa olsun ihtiyaçları, misafir olduğu evin sahibi tarafından tespit edilerek duruma ona göre müdahale edilirdi.

Genellikle dışarıdan gelen ihtiyaç sahibi vatandaşlar Doğan Demir (Domo), İbrahim Özdemir (Mado),Hakkı Düzdemir (Kel Hakko) ve Bayram Toto’lara misafir olurlardı. Çünkü bu isimler hem ihtiyaç gidermede ihtiyaç sahiplerinin onurunu gözetmeye dikkat ederlerdi hem de fıtraten cömert insanlardı. Bundan dolayıdır ki gelenler bu isimleri tercih ederlerdi.

Gelirken yanlarında satmak için getirdikleri üzüm, ceviz, sucuk, bastık, pestil, pekmez gibi ürünü daha önceden tanıdıkları misafir evine indirirlerdi. Ürünler dediğimize bakmayın siz, bu ürünler diş kovuğunu doldurtacak kadar şeylerdi ancak. Maksat ise aldıklarını sanki sattıklarının karşılığında almışlar gibi olmalarını temin etmekti.

Misafir gelen şahıs nelere ihtiyacı olduğunu evsahibine söyler, ev sahibi de misafirinin getirdiği ürün her ne ise bir leğene doldurarak köy halkının tamamına dağıtırdı.

Köylü, köye gelen ihtiyaç sahibi o misafir için misafir evine ‘hoş geldin’e gelirdi. Misafire hoş geldin denilir, oturulup hoş sohbetler yapılırdı. Gelen köylüler misafir evinden ayrılırken ev sahibine,’senin misafirin neye ihtiyacı var?’ diye sorarlardı. Misafirin, ihtiyaçlarının ne olduğunu ev sahibine daha önceden söylediğini bütün köylü bilmesine karşın sırf mahcup olmasın diye bilmiyorlarmış gibi davranılır, onun rencide olmasına yol açacak davranışlardan kaçınılırdı. Ev sahibi misafirin ihtiyacı her neyse -tereyağı, peynir, kuzu, yün, un veya bulgur- köylü kendi evinde bulunan o üründen bir miktarını hazırlayıp misafir evine götürürdü. Köylünün getirdiği ihtiyaç maddeleri misafirin kaldığı evde toplanıp biriktirilirdi. Misafir ihtiyacı olan malzemeler toplanır toplanmaz hemen kalkıp gitmez, en az bir hafta daha kalırdı. Ev sahibi bu süre içerisinde köylülerin getirdiği malzemeleri düzgün bir şekilde sınıflandırıp paketler, misafirin götürebileceği bir şekilde çuvallara yerleştirirdi. Misafir gideceği gün hayvanına güzelce yüklenir, selametle uğurlanırdı. Misafir gönül rahatlığıyla evine dönerken, bu güzel adet sayesinde bütün ihtiyaçları temin edilmiş olurdu.

Bundan daha güzel olan bir uygulama daha vardı ki söylemeden geçersek haksızlık yapmış oluruz. Bu uygulama ise şu şekilde gerçekleşirdi:

Mevsimi olmayan bir ürüne ihtiyaç duyan vatandaş mevsim ürünlerinden bir miktar toparlayıp gelirdi. Örneğin; mevsim kıştır ama vatandaşın yüne ihtiyacı var! Ne yapsın? Üzüm, pekmez, bastık gibi ürünlerden hazırlar, onları yanına alıp misafirliğe gelirdi. Mevsim koyun kırkma zamanı değil ama ihtiyaçlar beklemiyor işte. Ürünler köye dağıtılır, zamanı gelip köylü kendi ihtiyacı için yün kırktığı vakit yünlerden bir kısmını daha önceden gelen misafir için ayırarak misafir evine getirip bırakırdı. Ev sahibinin çuvalladığı yünleri ya misafir gelip götürür veya misafir sahibi müsait bir zamanda fazla da geciktirmeden kendisi götürürdü. Çünkü ihtiyaç sahibinin ihtiyacı vardır. Bilinir ki misafir ya kız gelin edecek ya da oğlan evlendirecektir. Böylece bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı daha giderilmiş olurdu.

***

İkizpınar/Domolar Köyünden Ali Polat isminde bir vatandaş her Türk genci gibi vakti geldiğinde vatani görevini yapmak üzere askere gider. Talimdi, eğitimdi, nöbetti derken bilinmedik bir hastalığa tutulur ve komutanları tarafından tebdil-i hava için izne çıkarılır. Sevinçlidir Ali Polat. Nicedir görmediği eşini ve iki çocuğunu görecek, yakınlarıyla hasret giderecekti ama takdir-i İlahi’nin kendisi için ne hazırladığını kim nereden bilebilir ki! İzninin bitmesine bile izin vermez amansız hastalık ve Ali Polat gencecik bir yaşta hastalığa yenik düşer ve canını ecelin pençesine teslim eder. Geride gençliğinin baharında taze bir gelin ve iki masum yavru bırakarak bu dünyadan göçüp gider.

Ali Polat ölüp gider ama geride kalanların yaşamak için mala-paraya ihtiyaçları vardır ve ne yazık ki rahmetliden geriye hiçbir şey kalmamıştır. Ailenin geçimini sağlayacak bir geliri de bulunmamaktadır. Zaten fakir olan aile Ali Polat’ın ölümüyle daha da fakirleşir. Allah’tan ki köylüleri duyarlı insanlardır da aç-açıkta kalmazlar bir süre ama nereye kadar sürebilir ki bu durum! İki küçük çocukla bir başlarına kalakalmışlardır.’Acıyan uyumuş, acıkan uyumamış,’ derler de ne kelime!a dokuz yorgan örtmüşler, yine uyuyamamış,’ demek daha doğru olur. Bu böyle gitmezdi, bir şeyler yapması gerekiyordu ama ne? Sonunda her başı sıkışanın yaptığını yapmaya karar verdi.

Fatey (köylüler Fatma’ya Fatey derlerdi) aklına gelen çareyi nasıl gerçekleştirebileceğini günlerce düşünüp taşındı. Yapacağı şeyin ayıp-günah olmadığını biliyordu ama genç gelin başına ağırına gidiyordu bu durum yine de. Nihayet başka bir çare olmadığını kendi kendine itiraf ederek aklına gelen çareyi gerçekleştirmek için ilk adımı atmaya karar verdi.

‘Aç beklemekle karın doymaz,’ diyerek, köyde saygınlığı ve merhameti ile bilinen Domo -Doğan-amcanın kapısını çalar. İçinde bulundukları durumu dili döndüğünce anlatmaya çalışır Domo amcaya. İçi ezilerek dinler Domoamca Fatey’i. Gerçekten çok zor durumdadırlar, öyle ki eskilerin deyimiyle, ‘Tahtadan saca varacak’ durumları bile yoktur. Domo bir hal çaresi düşünürken… Fatey’in gönlüne sığmayan duyguları coşa gelerek dile dökülür bir anda:

Ge­le­nim ke­sil­di so­ra­nım yok­tur
Gö­zü­müz dü­şü­yor kur’ekmek diye.
Yok­lu­ğa bir çare bu­la­maz dok­tor
Sof­ra­mız açıl­maz yok yemek diye.

Domo bu sözler karşısında daha da ezilir. En yakın komşusu bu durumda olacak da kendisinin bundan haberi olmayacaktı! Bu, kabul edilebilecek bir durum değildi doğrusu, habersiz olmasının tek sorumlusu komşusunun durumundan habersiz olan kendisiydi şüphesiz ki. Hani ‘komşusu açken tok yatan bizden değildir,’ diyen bir peygamberin ümmetiydi! Böyle mi olurdu ümmetlik? Onlar aç-perişan haldeyken kendilerinin tok gezmelerinin dinen de caiz olmadığı hükmü de aklına gelmez mi tam bu sırada! Yangın yerine döner yüreği. O güne kadar deyişet söylemeyen dili coşa gelerek başlar söylemeye:

Eşi dostu göz ar­dı­na ey­le­me
Ağ­la­şan ço­cu­ğa ekmek bu­lu­nur.
Yok­lu­ğu­nu na­mert­le­re söy­le­me
Yağlı yavan elbet yemek bu­lu­nur.

Domo amcanın ekmek bulunur demesi Fatey’in derdini yenlitmez ama umutlandırır en azından. ‘Bulunacak da nasıl bulunacak,’ gel-gitleri arasında bir daha sesi kerpiç duvarlarda yankılanır:

Şu koca dün­ya­da yok­tur kim­se­miz
Orta yerde kal­dık çık­maz se­si­miz
Umudu tü­ke­tir her ne­fe­si­miz
Yak­la­şan ba­ha­rı biz gör­mek diye.

Çaresizliğin tavan yaptığı bir yürekten dökülen dokunaklı sözler Domo amcanın yüreğine cam kırığı gibi oturur.  ‘Şu koca dünyada yoktur kimsemiz’ derken Fatey’in yüzüne yansıyan ifade tükenmişliğin resmiydi adeta.

Ku­lu­nu bu­nalt­maz haz­ret-i Yez­dan
Yusuf’la nur­lan­dı o kara zin­dan
Umu­du­nu kesme ge­lecek yaz­dan
Ömrü olan­la­ra gör­mek bu­lu­nur.

Domo amcanın sözleri karşısında umudu iyice yeşeren Fatey, gözüne ferin dizine dermanın tekrar geldiğini hisseder.

Teb­dil hava etti dev­let as­ke­ri
O da vefat etti boş kaldı yeri
Açlık çe­ki­yo­ruz gün­ler­den beri
Ağ­la­şır be­be­ler biz dur­mak diye.

Domo amcanın gözleri yaşarır. Fatey’in kendisi aç kaldığı için değil, açlıktan avutamadığı çocukları için geldiğini söylemesi karşısında erir tükenir. Domo amca bilir ki, Kararahasanuşaklı ne kadar muhtaç olursa olsun dilen/e/mez ama bir ana çocukları için her şeyi göze alabilir. Tabi ki Domo amca ayağına kadar gelip durumunu anlatan birine karşı duyarsız kalamazdı, gereken her ne ise elbette yapılacaktı. Dost-düşman bunu böyle bilirdi bu yörede…

Muhtaç olduğu bilinen kişi için öteden beri yapıla gelen iş bellidir.’Keşke bu gelin kızımız bize gelip durumunu anlatmadan önce biz onları düşünüp bir şeyler yapsaydık,’ diye aklından geçirdi Domoamca. Gerçi köydeki herkes bu konuda suçluydu açıkçası, hiç kimsenin de mi aklına gelmezdi böylesi bir durum…kocası ölmüş bir kadın ve iki çocuk. Nasıl düşünülmezdi ya. İçinden, ‘yazıklar olsun bize, töreyi de unuttuk,’ diye hayıflandı. Bunun vebali bütün köylünün üzerindeydi, herkes bu durumdan vicdanen sorumluydu. Bu karmaşık duygular yumağından sıyrılıp Fatey’in sözüne karşılık verdi:

Mu­ra­dı gö­zün­de kaldı as­ke­rin
Gö­zü­ka­ra gayet dar imiş yerin
Düş­tü­ğün sel suyu ol­duk­ça derin
Be­re­ket bah­şe­den ırmak bu­lu­nur.

Fatey ‘Bereket bahşeden ırmak bulunur’ manasını çözmüştü. Doğru yere geldiğini ve derdine çare olunacağına dair kanaati iyice pekişmişti. Yokun yoka karıştığı bu dönemde bakalım nasıl bir çare bulunacaktı, doğrusu Fatey de merak ediyordu. Domo amcanın hitabıyla yere eğik başını kaldırması bir oldu.

Fatey kızım! Geçen gün komşuların eşeği öldü. Sürüyerek götürüp itler yesin diye dereye bıraktılar. Sen şimdi git o eşeğin derisini yüzerek katlayıp bana getir.’Fatey gençtir tıfıldır ama töreden de haberdardır. Durumu az çok tahmin etse de sonucu merak etmektedir.

1940’ların sonlarıdır yıllar. Henüz genç olan Fatey, gelin başına giderek ölen eşeğin derisini yüzüp Domo amcaya getirir.

Domo amca bunu keskin bir bıçakla dilim dilim keser. Fatey’e:

‘Fatey kızım, sen bunun her dilimini bir eve götürüp bırak, sonrada çek evine git.’der.

 Fatma bu dilim dilim kesilen eşek derisinin her bir dilimini bir eve bırakır ve işini bitirince dönüp evine gider.

 Bir süre geçtikten sonra Domo amca evin üstüne çıkararak komşularına seslenir:

‘Hey komşular! Fatey kızımız sizin her birinize çarık yapmanız için birer deri getirdi. Sizin evinizde yiyecek, yağ, peynir, çökelek, un, bulgur ne varsa herkes bunun karşılığında Fatey gelinimiz adına getirsin.’ Çağrısını yaptıktan sonra evin damından aşağı iner. Domo amcanın ilanını duyan duymayana duyurarak köyün her yanına ulaştırır. Bu şekilde köylülerin kimi yağ, kimi peynir, kimisi un-bulgur derken o seneki kış ihtiyacını giderecek kadar temel gıda maddesi Domo amcanın evinde toplanır. Toplanan gıda malzemesini yerli yerince istifleyen Domo amca doğruca Fatey bacının evinin yolunu tutar. O günler sahiplilerin bile yokluk-kıtlık çektiği yıllardı. İki çocukla yapayalnız kalan Fatey bacı o gün iliklerine kadar yokluğu gark olsa da evvel Allah sonra töre sayesinde hayatını sürdürüp gider. Bir daha da en azından açlıkla yüz yüze kalmaz. Söz konusu Fatey teyze iki yıl kadar önce yaklaşık 100 yaşında vefat etmiştir. Allah rahmet etsin!

***

Bugün ismi Aksakal olan Kösolar köyünden Ali Köz amcanın o dönem horantası oldukça kalabalıktı. 9-10 çocuğu vardı. Çocuklar arasında fazla yaş farkı olmadığı için hepside bakıma muhtaç durumdalar.

O tarihte köylünün en zor günleri ilkbaharın ilk aylarıdır. Sonbaharda kış hazırlığı için eve istif ettiği erzak kışı zar zor çıkarırdı. Garip-gurabanın fakir-fukaranın dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği kış yiyeceği genelde kış çıkmadan tükenirdi.

Bizim Ali amca da aynı duruma düşmüştü. Ailenin nüfusuyla ters orantılı olan imkanları, onun da yolunu İkizpınar köyünden Domo amcanın yanına düşürür.

Ondan yardım istemek amacıyla yola koyulur ve İkizpınar’a gelir. Doğruca Domo amcanın kapısını çalar.

‘Domo kardeş, çocuklar aç, evde yiyecek bir şey yok. Buraya geldim, komşulardan bir şeyler toplayabilirsek çocuklara bir nafaka olacak,’ der. Domo amca köylünün birçoğunun durumunun Ali amcadan farksız olduğunu biliyordu bu mevsimde. Herkes zor günler geçiriyordu, sonbaharda biriktirdiği erzaklar ha bitti ha bitecekti.

Kendisinin aile nüfusunun az olması hasebiyle evde yağı peyniri çökeleği vardı ama Domo amcanın hanımı Zeynep nene Ali amcayı hiç sevmezdi. Sevmediği için de Ali amcaya bir şey vermek isteyeceğini zannetmiyordu. Domo amca Ali’ye yardım etmek istiyordu fakat Zeynep’in gönlünü etmenin güçlüğünü de bilirdi. Düşünür-taşınır, sonunda aklına bir cinlik gelir. Ve:

‘Ali,’ der,’ben şimdi Zeynep’i çağıracağım, ben ne dersem sen evet de.’Ali tamam der.Domo, Zeynep! Diye seslenir. Hanımı Zeynep gelir.

‘Buyur Domo,’ der.

‘Kösolar köyünde herkes ne diyormuş duydun mu?’

‘Yok duymadım.’

‘Zeynep katığı peyniri kokutmuş. Agârtısına[2] -katığına- bakamamış, kurt düşürmüş, diyorlarmış.’

‘Eee… o nasıl bir şorumuş.[3]

‘Buda Ali’nin zoruna gitmiş. Ali bunun için yola koyulmuş ta Kösolardan Domolara kadar sırf bunun için gelmiş,’ der.

Zeynep nene kendine çalınan karaya[4] haklı olarak kızar. Öfkelenir. Domo amca ise ‘demir tavında dövülür,’ hesabından planını işletir.

‘Zeynep, bu lekeyi silmek için gel köydeki herkese bir dürüm kadar çökelek bir dürüm kadar yağ bir dürüm kadar peynir gönderelim. Böylece senin gönderdiğin dürümleri yesinler ve agârtının bozuk olmadığını görsünler. Yoksa bu böyle senin adına leke olarak kalır. Bozuk olmadığını bizzat göstermekten başka çare yok. Ne dersin?’

Zeynep nene bunu kabul eder ve gidip çökelek derisini getirir. Dahrayı yanına bırakır.

‘Alın dahra ile şu postu[5] ikiye bölün, yarısını köylüye pay edin,’der.

Peynir küpünün de yarısını boşaltır, bir kaba tereyağı doldurur ve

‘Köyün hepsine dağıtın herkes baksın nasıl yağ, peynir çökelek yapılırmış, ders alsınlar,’ der.

Zeynep nenenin pay ettiği çökelek, peynir, yağ Ali amcanın getirdiği hayvana yüklenir. Ali amca da hayvana biner yola koyulurken, Domo amca arkasından bağırır:

‘Ali, komşuların hepsine selam söyle! Köyün bir başından öbür başına kadar dağıt, yalnız bir daha da Zeynebin agârtısına laf etmesinler. Bu kadarı da ayıp oluyor,’ der. Ali amca sevinçten ve sevinçle karışık telaştan, Domo amcaya verdikleri için teşekkür etmeyi bile aklına getiremez, hayvanını sürüp gider.

Ne güzel bir davranış değil mi sevgili okuyucu! Hem Ali amcaya yardım edilmiştir hem de evin hanımının gönlü alınarak hoşnut edilmiştir.

Zira birine zarar vererek bir başkasına yardım edilmez!

***

Yukarıda alıntıladığım törenin hayatımıza kattığı anlam ışığında siz sevgili okuyucularıma bir şiirle veda etmek istiyorum.

Töre de­dik­le­ri sözlü ka­nun­dur
Ba­rı­şa hu­zu­ra si­ra­yet eder.
Seni ta­mam­la­yan nok­san ya­nın­dır
Mağ­du­ra maz­lu­ma ina­yet eder.

Mil­let olan­la­rın tö­re­si olur
Hük­mü­nün sür­dü­ğü yö­re­si olur
Hak­sız­la he­sa­bı gö­re­si olur
Ar­sı­za hır­sı­za puh lanet eder.

Sevip se­vi­le­nin ka­vuş­ma­sın­da
Yol­cu­nun se­la­met sa­vuş­ma­sın­da
Oğuz tö­re­si­nin du­ruş­ma­sın­da
Hakan dahi ona ri­ayet eder.

Ka­rar­da tö­re­ler esas alı­nır
İçinde örf denen adet bu­lu­nur
Beyle te­ba­aya aynı kı­lı­nır
Buna uy­ma­yan­lar ci­na­yet eder.

Tö­re­sin­den Ulu olan ay­rıl­maz
Ay­rı­lan­lar bize men­sup sa­yıl­maz
Doğru sal­lan­sa da her dem yı­kıl­maz
Bey olan bey­li­ği bir dev­let eder.

Kül­tü­re ta­bi­yim tö­re­ye bağlı
Şair Gö­zü­ka­ra’m yö­re­ye bağlı
Fitne çı­ka­ran­lar ne­re­ye bağlı
Hain va­ta­nı­na iha­net eder.

Ezcümle: Töreyi yaşat ki insan yaşasın.‘İnsanı yaşatki devlet yaşasın’

Not: Elbistan Belediyesi Encümen azası olan sayın Ali Demir’e (1960)teşekkür ederim.



 

[1]a) Ka­ra­ha­san­lı­lar (Ta­ri­hi ve Kül­tü­rel Kim­li­ği üze­ri­ne Bir Araş­tır­ma), Ertem Basım Yayın Ltd. Şti, 2010, An­ka­ra
b) Ka­ra­ha­san­lı­la­rın So­ya­ğa­cı, Afşar Mat­ba­acı­lık, 2013, An­ka­ra
2Ma­raş Yö­re­sin­de­ki Şam­lu­lar, (Şe­mik­lü­ler), Ta­ri­hi-Kül­tü­rü-So­ya­ğa­cı, Vadi Gra­fik Ta­sa­rım ve Rek­lam­cı­lık Ltd. Şti. 2017, An­ka­ra
[2]Agâr­tı: Süt ve süt ürün­le­ri­ne ve­ri­len genel isim. (Ka­ra­ha­san­lı­lar ‘Ağar­tı’ ye­ri­ne ‘Katık’ de­me­yi ter­cih edi­yor­lar.)
[3] Şor: Ko­nuş­ma, söz
[4] Kara çal­mak: İftira atmak
[5] Post: İçine çö­ke­lek yağ pey­nir ko­nu­lan, ge­nel­lik­le keçi der­sin­den tuluk çı­ka­rı­la­rak kul­la­nış­lı hale ge­ti­ri­len deri.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.