TECRÜBE İLE SABİT -41-

Her hevesin bir bedeli var. 

Toplumların sürdüre geldiği hayatlarında kırılma noktaları vardır. Bu kırılmalar, toplumların hayatını iyi veya kötü anlamda değiştir, hayata yeni ve değerli anlamlar kattığı gibi düzeltilmesi imkânsız olumsuzluklara da yol açabilir. Bu durum bazen uzun ve sancılı bir süreçte gerçekleşirken bazen de anlık gelişmelerle kendisini ortaya koyabilir. Genelde büyük ve önemli toplumsal hadiselerin bir sonucu olarak ortaya çıksa da basit gerekçeler bile bu kırılmaya hatta savrulmaya yol açabilir. Belli yaşları geride bırakanların zaman zaman; ‘bizim zamanımızda…’ diye başladığı serzenişler işte tam da bu farklılaşma ve kırılmayı anlatmayı amaçlar.

Gündemle beraber toplumunda hızla değiştiği bir dönemdeyiz. Fikir ve düşünceler, yaşam tarzları, değerler anlayışı ve benzeri kavramların anlık ve baş döndürücü değişimi toplumsal tanımlamalar yapmamızı oldukça güçleştiriyor. Ya da sabit değerlerin yerini anlık oluşan değerlere bıraktığı bu ortam için, toplumun yeni yaşam standartı da denilebilir. Açıkçası net ve keskin ifadelerle iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarını artık belirlemeye gücümüz yetmiyor.

‘Baki kalan kubbede’ sadece hoş sedalar kalmıyor tabi ki…hoş anılar da kalıyor geride. Tebessümle andığımız, hüzünle hatırladığımız, konuşurken buruk bir acı hissettiğimiz anılarımız da kalıyor bu kubbede. Biz olan, bizden olan ve bizim olan anılar. Başka bir coğrafyada yaşanması mümkün olmayan anılardır bunlar, kimi zaman bir yürek yangını, kimi zamansa bir tutam hüzündür.

Bizim gök kubbemizin altında nice ölümsüz hikâyeler yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam ediyor. Bizi anlatan bu yaşanmışlıkların unutulmuşluklar diyarında kalmasına hiç kimsenin vicdanı el vermez. Ancak şu da bir gerçek ki; bir toplum değişmeye başlamışsa onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez artık. Bu toplumsal değişimin temel yasalarından biridir. Gönül ister ki her değişim bir öncekinden daha iyi ve daha güzel olana doğru olsun.

***

Dönem, her şeyin hızla naylonlaştığı, sanayi ürünlerinin hayatımızın her yerine hakim olmaya başladığı dönemin başları. Bakır leğenlerin yerini naylonlarına, teneke kovaların yerlerini plastik kovalara bırakması çok kısa zamanda gerçekleşmişti. En ücra köylere kadar girmeyi başaran bu naylonlaşma bir çok el sanatının ve zenaatlerin kaybolmasına sebep olmuştu. Evlerimiz ve günlük kullanmak durumunda olduğumuz mekânlar kısa zamanda bu naylonlaşmaya boyun eğmek zorunda kalmıştı bile. Bu dönem bir başka ifadeyle Almanya’ya giden gurbetçilerin memlekete ziyarete gelirken sibopsuz gazlı çakmak getirip, hediye ettikleri kişilerin çarşıda sibop taktırdıkları dönemden az daha önceki dönem. Yani biraz daha toprağa bağlı olduğumuz, daha fazla insani ve ahlaki değerlere bağlı olduğumuz o dönemler…

Bizde el emeği göz nuru karışmadan, işleme, motif nakşedilmeden kullanılan bir alet veya malzeme gösteremezsiniz. Bastonun üzeri ayrı nakışlanır tabakanın ki ayrı. Buğday dolduracağımız çuvala ayrı motif atılır kilime ayrı. Dış kapı tokmaklarında bile ayrı incelik vardır. Gelen kişinin erkekse vuracağı tokmak ayrı, kadınsa ayrı, çocuksa ayrıdır. Ayrı olmalı ki gelen kişiyi içerden kimin karşılayacağı da ona göre belirlensin. Dışarıdan vurulan kapıdan gelen sesten kadın olduğu anlaşıldığı durumlarda evin hanımı, erkek olduğu durumda yetişkin bir erkek, çocuksa gelen ya hanım karşılar ya da kapıyı bir çocuk açarak meramını öğrenirdi. Ustalar yaptıkları işlere sadece emek ve alın terini dökmezler; umutlarını, hasretlerini, beklentilerini vel-hasılı hayata ilişkin tüm duygularını da katarlardı. Nakış dokuyan kızlar, gergef işleyen gelinler ve kilim dokuyan kadınlar her nakışına içindeki duygularını katarlardı.

Bizim penceremizdeki saksılara diktiğimiz çiçeklerimizin bile bir anlamı vardı.

Çiçekler sadece kokularıyla duygulara hitap etmezler renkleriyle de mesaj verirlerdi.

Gelenek ve göreneklerin toplum hayatının her alanında etkin olduğu o dönemlerde, pencere önündeki çiçeklerin renkleri evin içindeki durumu anlatırdı…

Mesela pencere önüne konan sarıçiçeğin anlamı; ‘Bu evde hasta var. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapmayın,’ anlamına gelirdi.

Pencere önüne konulan kırmızı çiçek ise ‘Bu evde gelinlik çağına gelmiş bekâr kız var. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme,’ manasını içerirdi.

Ben çok net hatırlıyorum, köyde bir düğün-dernek yapılmadan önce o köyde yatan hasta varsa hem hastadan hem yakınından müsaade alınmadan düğün-dernek kurulmazdı.

Eğer yakın zamanda vefat eden biri varsa düğün-nişan gibi işler ya ertelenir veya aradan geçen süre yeterli bulunursa yası olanlardan ezile-üzüle müsaade istenirdi.

Yeni yetme gençlerin birbirlerinin gönlüne aktığı, kendi cinsleri arasında adı geçince ‘yavuklu’ diye anıldığı dönemde gönül işleri bu kadar kolay değildi.

Haberleşmek için kıl kırka yarılırdı.

Yavuklunun çok yakın ve bir o kadarda güvendiği arkadaşı ile sağlanırdı haberleşme. O olmazsa yazılan küçük notlar kibrit kutusuna konarak bir çocuk aracılığıyla ulaştırılır ya da o çeşmeye gideceği saat kestirilerek suya gidilecek yol üzerinde volta atılırdı, o geçerken ya eline tutuşturulur -kıstırılır- ya da görüp alabileceği bir yere atılırdı.

Yavukludan alınan bir hediye yazma koklanarak saklanır, ona verilecek bir ipekli mendil de aynı muameleyi görürdü. Ucu yanık mektubun ayrı anlamı vardı, içinde gül yaprağı olan mektup ayrı mana taşırdı.

Sevip de alamadığı sevdiğinin ismini faş -açık- etmezdi hiçbir seven. Çünkü bu sevgi duyulursa sevilen kız gittiği yerde bundan ötürü rahatsız olabilirdi.

Daha da ötesi her iki taraf ahitleşmişler ve fakat kavuşmak bir türlü kısmet olmamışsa her ikisi de ahdin getirdiği sorumluluğu yerine getirirdi. Ancak bu duruma erkekler her zaman uymazlardı, kızlar daha sadık çıkarlardı.  

Ya şimdi öyle mi?..

Ne verilen yazma kaldı ne de mendil…

Şimdiki durumu hepimiz gördüğümüz için yazıyı uzatmama adına onları size bırakıyorum.

İşte böylesine güzelliklerin doyasıya yaşandığı bir dönemde, gözlüğün bu denli yaygın ve çeşitli olmadığı, takanın kendini çok farklı ve havalı hissettiği bir dönem!   

Bizim Memmet Emmi'nin eline bir güneş gözlüğü geçer.

Gözlüğü takıp tarlaya giden Memmet Emmi, yolma vaktinin geldiğini düşündüğü culban’ın durumuna bakmak için tarlaya uğrar. Gözlerinde bir türlü çıkartmadığı güneş gözlüğü de var tabi ki. Bir de ne görsün? Bu vakitler sararması gereken culbanlar hala yemyeşil duruyor. Kendi kendine hayrette kalan bizim Memmet Emmi geri dönüp eve gelir. Oğlu babasına sorar: 

 - Baba, culbana ne zaman ameliye götürelim?.

 - Oğlum, şimdilik sen başka işlerine bak. Culban’ın yetmesine en az on beş gün var.

Aradan on beş yirmi gün geçtikten sonra tekrar culban’a bakmak üzere tarlaya gelen ve her nasılsa gözlüğünü de takmamış olan Memmet Emmi ne görsün!.. 

Culbanın ne bacıdı ne de yaprağı kalmış.

Kuru dal üstüne kalan culban’ı gören Memmet Emmi:

 - Sen, garip, eli nasırlı, yüzü güneş yanığı, kulağı tozlu bir köylüsün. Senin güneş gözlüğü takacak ne halin vardı be adam? Bir heves uğruna bir yıllık emeğini zayettin.’ diye kendi kendine söylenmiş.

Bakalım biz de gönül gözüyle bakıp bu durum üzerine ne söylemişiz. Takdir bilenlerindir…

 

Kıymet bilinmeyen emek zay olur

Bülbül ile artar gülün kıymeti.

Saat güne döner, hafta ay olur

Hasret ile artar elin kıymeti.

 

Allah'a inanan eylemez minnet

Kanaat eylemek en büyük devlet

Selam almak farzdır vermekse sünnet

Kelam ile artar dilin kıymeti.

 

Dikkat et ağızdan çıkan sözüne

Faydasız gözlüğü takma gözüne

Kurt düşerse el çek bir şey özüne

Ayar ile artar malın kıymeti.

 

Aslıhan uğruna yanan Kerem’dir.

İnce ağrı dedikleri veremdir

Yâr koynunun diğer adı İrem’dir

Sevgi ile artar kulun kıymeti.

 

Bozuk terazinin doğrusu olmaz

Yanlış ölçer isen yerini bulmaz

Arı şeker yerse değeri kalmaz

Çiçek ile artar balın kıymeti.

 

Göç katarı menziline ulaşır

Her şey kıymetini içinde taşır

Gözükara'm bahçe bağı dolaşır

Meyve ile artar dalın kıymeti

 

Ezcümle: ‘Herkes hâline göre donanmalı.’

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder

# olan, yol

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.