TECRÜBE İLE SABİT -40-

 ‘O diş misafir dişi’

Misafirlik kavramı Türk’ün örf-adet ve geleneklerinde çok önemli bir yere sahiptir. İslam’ı kabul ettikten sonra da bu dinin misafirliğe ilişkin yaklaşımı bu kavramı daha da önemli bir hale getirmiştir. Fıtraten cömertliği seven bu millet, dini değerlerinin de teşvikiyle bu fıtri duygusunu sosyal ve kültürel hayatında misafirler üzerinde uygulama fırsatı bulmuştur en doğal şekliyle.

‘Misafir rızkıyla gelir.’ ‘Misafir on kısmetle gelir, birini yer dokuzunu ev sahibine bırakır.’ ‘Kimse kimsenin rızkını yiyemez.’ Bu ve buna benzer nice sözler misafire karşı bakış açımızı dile getiren özdeyişlerimizdendir.

Anadolu’da bu anlamı ifade etmek sadedinde, ‘her geleni Hızır, her geceyi kadir bil,’şeklinde yaygın bir anlayış vardır. Bu anlayışınbir gereği olarak hemen hemen her evin gelecek misafir için sofrası yerde, gece yatacağı yatak ise yüklükte hazırdır. Hiçbir bağı olmadığı eve misafir olana Tanrı misafiri adı verilir. Tanrı misafirinin yaşı kaç olursa olsun her daim ev sahibinden büyük hürmet görür. Onun getirdiği bereketten mahrum kalmamak için gelen misafirin hoşnut olmayacağı hal ve hareketlerden kaçınılır. Bundan mütevellit, her evin misafir odası ve misafire açılacak döşeği hazır ve nazır olarak gelecek Tanrı misafirini bekler. Anadolu’nun hangi köyüne giderseniz gidin böylesi bir ortamı bulabilirdiniz yakın bir zamana kadar. Ne yazık ki teknolojinin baş döndürücü bir hızla mesafeleri birbirine bağladığı günümüzde insanlar arasında erişilmez boşluklar, ulaşılamaz uzaklıklar oluştu. Değişen dünya ile birlikte bize ait olan nice duygu-düşünce ve uygulamalar yavaş yavaş kültürümüzden, yaşam dünyamızdan sessiz sedasız çıkıp gittiler geri dönmemecesine…

İmkânı sınırlı -kıt- olanlar bile misafiri geri çevirmezdi. Bir yerden bir yere giderken akşama rastlayan ilk köyde geceleyecek olan yolcu kendini misafir alacak bir kapıyı her zaman bulabilirdi.

Söz vaktinde açılır.

 Böyle bir kış günü kar-tipi derken zar zor bir köye ulaşan yolcu bir eve misafir olur. Sabah gitmek üzere misafir olan Tanrı misafiri, havaların yola çıkmaya müsait olmamasından dolayı misafirliğini bir hafta kadar uzatmak zorunda kalır. Ancak uzayan misafirlik ev sahibi için de misafir için de sıkıcı ve rahatsızlık verici hale gelir. Ev sahibi misafirine karşı bir şey demez ama misafirde verdiği rahatsızlığın farkındadır artık. Hissettiği mahcubiyeti sık sık ev sahibine hissettirmeye çalışır davranışlarıyla.

Mahcubiyetinin asıl sebebi ise başkadır aslında. Her ne kadar bir odadan başka yatacak yeri olmayan ev sahibi horantalarıyla birlikte aynı odada yatıyorlarsa da mahcubiyet bundan ziyade, misafirin atını komşunun ahırına bağlamasından kaynaklanıyordu. Ev sahibi komşuya karşı minnet borcuna girmektedir misafir için.

Bu mahcubiyeti daha fazla devam ettirmenin bir anlamı olmayacağını düşünen misafir havanın nisbeten yumuşadığı bir gün ev sahibinden gitmek için izin isteyerek;

 ‘Yolcu yolunda gerek, müsaadeniz olursa artık ben yoluma gideyim,’ der. Ev sahibi de;

   ‘Müsaade Allah’tan, sen nasıl arzu edersen,’der. Yol hazırlığını tamamlayan misafir ev sahibiyle birlikte evden çıkar ve atını binek taşına çeker, terkisine heybesini atar, bir ayağını da üzengiye kor. Tam bu sırada ev sahibi misafire son bir hamle daha yaparak;

    ‘Havalar açana kadar birkaç gün daha kalsaydın,’ der. Hay demez olaydı! Adet yerini bulsun diye söylenmiş olan bu söz misafire kalmak için yeni bir kapı aralamıştır sanki. Ayağını üzengiden çeker ve ev sahibine dönerek;

  ‘Atımı nereye bağlayayım?’ diye sorar. Ev sahibi söylediğine çoktan pişman olmuştur ama geri adım atacak bir durumda olmadığı için bütün duygularını ifade edercesine misafire;

Dilime bağla dilime,’ der mırıldanarak.

Atın yerini taksi alalı fazla misafirlik kalmadı gerçeğine karşın yine de hiç yok sayılmaz. Üstelik Tanrı misafiri beklenmedik zamanda çıkıp gelir.Nasıl mı?

Alın size bir örnek:

Uzun yıllar boyunca sinemalarda çalıştıktan sonra simit satarak geçimini sağlayan Doğan Kozan (Simitçi Doğan), düğünlerdeki oyunları ve renkli siması ile Elbistanlıların gönlüne taht kurmuş bir kişilikti. Simitçi Doğan içine simit koyarak boynuna astığı -alelade kalın tahtalardan yapılmış gayet ağır- sandığı ilebir ilkbahar ayında Alembey’e düşürür yolunu. Köyün girişinde Âdem Kancı’nın evine uğrar. Ev sahipleri sofrayı kurmuşlar, Allah ne verdiyse yemeklerini yiyorlardı. Orada bulunan çocuklara birer simit verenDoğan’ı, Adem Kancı’nın annesi Güler hanım sofraya davet ederek, kendileri yemeğin sonuna geldikleri için yeni bir sofra açarak Doğan’a tereyağlı bulgur pilavı, ayran, salata Allah o gün ne verdiyse ikram eder. Yediği tereyağlı bulgur pilavının tadını uzun süre unutamaz Simitçi Doğan.

Güler hanımlar sonbahar da güz temizliği yapmaktadır. Halılar-kilimler toplanmış, perdeler indirilmiş, kışlık kullanılacak ev eşyaları ortaya çıkarılmıştı. Evin içinde bitmez tükenmezmiş gibi görünen bir telaş bir koşuşturmaca vardı. Kapı çalınır bir ara. Elindeki işi bir yana bırakan Güler hanım kapıyı açtığında karşısında Simitçi Doğan’ı görünce şaşırır bir an, üstelik simit tablası da tamamen boştur Doğan’ın.’Hayırdır Doğan kardeş,’ der. ‘Buyur.’ Doğan heyecanlandığı zaman dili dolaşmaya, şivesi farklılaşmaya başlardı, yine öyle olur. Meramını o farklı haliyle anlatmaya çalışmaktadır Güler hanım’a;

‘Ana, bana o pilavdan pişir, acıktım,’ der zar-zor. Fakat bu defa Güler hanımlar temizlik yapmaktadırlar. İşleri başlarından aşmış, yoğunluktan kendi karınlarını bile doğru düzgün doyurmaya fırsat bulamamışlardı. Durumu izah etmek ister ama gönlü kırılır diye de fazla üsteleyemez. Tüm işini bırakarak Doğan’a pilav pişirir, karnını doyurup yolcu eder.

Söz misafirlikten açılmışken bir de bizim eve gelen misafir olayını anlatayım.

Bizim yani babamların evi Eldelek’de köyün -okçu- değirmen yolu üzerinde, mezarlığın hemen bitimindeydi. Babamın misafirsiz günü hiç geçmezdi. Yoldan her geçenle selamlaşır, aç mısın susuz musun diye sorduktan sonra hiç olmazsa bir çayımı iç, öyle git, derdi. Genelde de davetine icabet edilirdi. Bizim köyde en fazla iki üç traktör olurdu. Onlarda kendi işlerine ancak yeterlerdi. Bu yüzden bizim köyde traktör işlerini komşu köyden gelip yapanların sayısı oldukça fazlaydı. Tarla sürerken azığı genelde geç kalan bu adamlar, traktörün pulluğu kaldırarak doğruca bizim eve sürerlerdi. Rahmetli babamda bundan büyük haz alırdı. Misafirsiz evler için, ‘onların ekmeği misafire nasip olmaz,’ diyerek kendine gelen misafire açtığı sofrayı bir nasip olarak görürdü. Anam da bu işlerden hiç şikâyet etmezdi.

Bir öğle sonrası Geçit köyünden -Meyse teyzemin kayınları- (merhum) Veysel, Cafer Yılmaz kardeşlerle halalarının oğlu (merhum) Muhsin çıka gelirler. Eldelek arkının üzerinden suyu sıyırtarak gelen bu üç kafadar, ‘şuradan Muhittin dayılara gidelim de karnımız doyuralım,’ diyerek doğruca bizim eve gelirler. Hoş beşten sonra aç olduklarını söylerler. Anam hemen mutfağa geçer, ocağın üstünde demlenen çayın yanına kahvaltılık bir şeyler hazırlar. Hazırladığı sininin içinde bir tas su, suyun içinde de -babamın yemekten yemeğe taktığı bir takım protez -takma- diş durmaktadır. Siniyi açılan sofraya yerleştirdiğinde tasın içindeki dişleri gören Muhsin şaşırak,’bu ne,’ diye sorar anama. Anam Muhsin’in ne sorduğunu tahmin etmesine rağmen;

‘Ney ne?’ diye karşılık verir. Muhsin;

 ‘Bu diş ne?’ anam da cevap verir ona;

 ‘O diş misafir dişidir. Her gelen misafire yemek hazırladığımızda siniyle birlikte misafir dişlerini de getiririz. Ola ki dişi olmayan misafir olursa perişan olmasın.’Bu cevap kaşısın da şaşkınlığı bir kat daha artan Muhsin;

‘Güllü bacı akıllı olun, misafir odasını duydum, misafir yatağını duydum da misafir dişini yeni duydum. Dinim imanım gitsin bu hazırladıklarını yemem. Bunları götür farklı şeyler getir,’ der. Bunun üzerine, olayı ciddiye aldığını gören rahmetli anam sofrayı tekrar toplayarak bir Çoban pilavı pişirir, misafirleri ağırlar.

 

Feragat eyledik birçok töreden

İletişim çağı aldı götürdü.

Yukarı geçeden aşşa yöreden

Her ne buldu ise çaldı götürdü.

 

Okuntu salınan köyler boşaldı

Eski düğünleri salonlar aldı

Köroğlu’nun sanma kalkanı kaldı

Hafif müzikçiler çaldı götürdü.

 

Köy odası açılırdı kış günü

Aç-açıkta kalmaz idi düşkünü

Bayram günü barışırdı küskünü

COVİT bayramları buldu götürdü.

 

İlişkiler inceldikçe inceldi

Endişe korkular son deme geldi

Sera gazları da ozonu deldi

Koca tabakayı deldi götürdü.

 

Cinnet geçirmenin eşiğindeyiz

Kaygı-kasavetin beşiğindeyiz

Şimdilik çok şükür iyi gündeyiz

Olacak oldu ki oldu götürdü.

 

Çiçekler açmıyor güller kokmuyor

Düşküne-yetime kimse bakmıyor

Gözyaşları menfaatsiz akmıyor

Birçoğu abdestsiz kıldı götürdü.

 

Demem o ki kim girerse araya

Merhem aramasın boşa yaraya

Nasıl diye sordum Gözükara’ya

O da eskilere daldı götürdü.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.