TECRÜBE İLE SABİT -39-

Hâkim bey, o adamı aha bu kuzu vurdu.’ 

‘Eskiler’ deriz geçmiş büyüklerimizden bahsederken. Bu ifade, onların hem atalarımız olduğu gerçeğini hem de tecrübelerinin bizim için yol göstericiliğini kabullendiğimiz anlamında kullandığımız bir söyleyiş tarzıdır. Göçleri, çeşitli milletlerle temasları, örf-adet ve töreleri, asırlar içerisinde kazanılması zor bir irfanı; keskin bir anlayış ve kavrayış yeteneğini onlara kazandırmıştır. Nesilden nesile geliştirilerek daha da zenginleştirilen bu kavrama yeteneği olayları yorumlama, hadiselerin arkasına nüfuz etme gibi özel durumları ifade etmede çok başarılı olmuş, kitaplık çapında olaylar tek bir cümleyle özetlenip hükme bağlanılabilinmiştir. Ata sözü, darb-ı mesel, kelam-ı kibar ve hikmetli sözler şeklinde kültürümüzde kendisine karşılık bulan bu cümleler belki de yeryüzünün en zengin halk kültürünün taşınma araçları olmuştur.

Eylemler, hareketler, oluş ve hadiseler bu söylemlerin oluşmasında temel unsur olarak karşımıza çıkar genelde. Eskilerin hadiseye uygun, vakıaya mutabık bir ifadeyi kendiliğinden geliştirecek kadar zenginleşmiş olan iç dünyası olaylar üzerinden kendisini ifade ederken, geleceğe de büyük bir kültür hazinesi aktararak nesilleri eğitme gibi bir işlevi de sürdürmeye devam etmiş oluyor böylece.

İşte böylesi bir yaşanmışlık üzerinden söylenmiş olan bir deyim aşağıda anlatacağımız gerçek bir öykünün hüküm cümlesi gibidir. Eskiler; ‘mahpushaneye azık götüren yanlışlıkla içeri geçmiş, altı ayda zor dışarı çıkmış’ derlerdi. Mahkeme kapısı ile hastane kapısı insanı iflah etmez, hem sağlığını hem varlığını tüketir. Allah’ım her ikisine de düşürmesin. Düşene de yardım eylesin diyelim. Ama insansın. Can taşıyorsun. Gün geliyor hasta oluyor, gün geliyor ya elinden bir kaza çıkıyor ya da kuru iftiraya uğrayabiliyorsun. Yani demem o ki insana her iki kapı da hem uzak hem de çok yakın. Şu da bir gerçek ki bir şekilde bunlarla karşılaşmamış bir insan yok gibidir toplumumuzda, ya kendisi ya bir yakını şeklinde olsa bile mutlaka bunlarla ilgili acı tatlı bir hatırası vardır insanlarımızın.

‘Öfke gelir göz kızarır, öfke gider yüz kızarır,’ diyenler laf olsun torba dolsun diye söylememişler bu hikmetli sözü elbette ki.’ Az sabırda çok keramet var,’ denilmesine rağmen, bazı zamanlarda o sabır gösterilemez ve işte tam o sırada hiç istemediğin bir olayın içinde bulursun sen seni. İşte böyle bir olay da gelir Afşin-Çobanbeyli’den Mehmet Mert’in başına dolanır, istemediği bir kaza çıkar elinden. Ve mahkemeye sevk edilerek tevkif edilir.

Yöre halkının ya şahsen tanıdığı yahut da bir sebeple adını duyduğu Mehmet Mert’e geçmiş olsun diyenlerin arasında Ali Rıza ağada vardır. Her insanın cirmi kadar konuştuğu bu küçük yerde, imkânı oldukça fazla olan Ali Rıza ağa doğal olarak kendisinde herkesten daha fazla konuşma hakkı olduğunu zannediyor, sözü kimseye bırakmaya yanaşmadığı gibi dilediği gibi fütursuzca konuşmayı da bir marifet sayıyor. Çevresindekilerin söze fazla karışmaya istekli olmaması da ağayı daha fazla coşturarak her konuda at koşturmasına yol açıyor. Söz söze dolanıyor, neticede gelip hacı ile hocalara dayanıyor. Hacı-hoca ile çok da işi olmayan Ali Rıza ağa da coşarak; ‘Ne kadar hacı hoca görünümlü yalancı, dolandırıcı varsa...’ diye basıyor kalayı. Ne de olsa kimse sözünün üstüne söz söylemiyor hal-i hazırda. Ama kazın ayağı öyle değilmiş demek ki!

Yörede yiğitliği ve açık sözlülüğüyle bilinen ve bunun için de adı ‘deli’ye çıkartılmış olan Teber lafını esirgemeden araya girer. Bir takım adamların yaptığı gibi düzenin adamlarına şirin görünmeyi, bunun için de düşünce ve şahsiyetinden ödün vermeyi içine sindiremediğinden ağayı uyarır:

‘Ali Rızaağa, sözlerine dikkat et, hacıya hocaya sövdürmem ben.’Ali Rızaağa nasıl olduysa alttan almaya çalışarak:

‘Teber, ben yalancı, dolandırıcı hacı hocalara sövdüm,’ der ama bizim Teber sözünü geri alacak adamlardan değildir. Ağa’nın alttan alma çabasını da umursamaz ve;

  ’Benim babam da hem hacı hem de hoca amma hem yalancı, hem de dolandırıcı... Ben de senin neyini n'edim Ali Rıza ağa!..’ deyiverir....Ali Rıza ağa sözü toparlamak maksadıyla yine; ‘ya hu Teber, ben sahte ve yalancı hocalara küfrettim, sana noluyor,’ demesi karşısında bizim Teber;

‘Ula Ali Rıza ağa, benim dedem hem sahte hem de yalancı hoca. Sen küfretme hakkını kimden alıyorsun?’ diyerek sözü Ali Rıza ağa’nın boğazına düğümler

Mehmet’in kardeşi Recep Mert’te yörede hoca diye anılıyordu. Bu sebeple Mehmet’te, ağa’nın sözlerinden rahatsız olmuş, tam tepki gösterecekken de Teber’in bu beklenmedik çıkışıyla rahatlamıştı.

İçerde bunlar yaşanırken dışarıda yani Çobanbeyli’de büyükler bir araya gelerek bu beklenmedik durumu bir hal yoluna koymak için barıştan başka çarenin olmadığı kanaatine varırlar. Kendi aralarında bir heyet oluşturarak her iki tarafada durumun nezaketi anlatılır. Düşmanlık ve çekişmenin iki aile için de yıkıma sebep olacağı gibi bunun yanı sıra, tekrar geri gelmemek üzere köyün huzurunun da kaçacağı anlatılır. Herkes gibi onlarda nasıl bir bela ile karşı karşıya olduklarının farkındalar ama sonuçta yok sayamayacakları bir olay vardı ortada. Bu arabulucuk onlar için de bir rahatlama sağlamıştı doğruyu söylemek gerekirse.

Sonuçta akıl ve sağduyu galip gelir, her iki tarafta araya giren büyüklerin sözünü boşa çıkarmayarak barış olması yönünde karar kılarlar. Artık iş, içerde olan Mehmet’in bu davadan beraat almasına ve cezadan kurtulmasına kalmıştır. Yine büyüklerin araya girmesiyle görgü şahitlerinin ifadelerini yumuşatmaları istenir. Onlarda;’sizler barış yaptıktan sonra bizim canımıza minnet,’ diyerek karara uymayı kabul ederler.

Mahkeme günü gelir çatar. Hâkim, savcı, şahitler ve taraf yakınları yerlerini almışlar, salon küçük olduğu için de herkes iç içe oturmak zorunda kalmıştır. Mehmet’in büyük kardeşi Ömer Mert’te de Mehmet’in hemen yanında oturmaktadır.

Hâkim şahitlere o güne dair ne bildiklerini tek tek sorarak tutanaklara geçirmektedir. Şahitlerin önceki ifadelerinden farklı olarak ifadelerini yumuşatarak daha az suçlayıcı sözler söylemeleri hâkimi pirelendirir ama bir şey söylemez.

İfade sırası Ömer’e gelmiştir. Hâkim’in,’anlat bakalım, olay nasıl oldu. Bahsi geçen kişiyi kim vurdu? Gördüklerini tek tek anlat,’ demesi üzerine Ömer, sağ tarafında oturan kardeşi Mehmet’in dizine vurarak;

   ‘Hâkim bey, o adamı aha bu kuzu vurdu.’der. Bu beklenmedik ifade diğer şahitler üzerinde soğuk bir duş etkisi bırakır. Salonda mırıltılar yükselir, herkes birbirine;

    ‘Ya hu, bu adam ne diyor ne yapmaya çalışıyor böyle?’ diyerek şaşkınlıkla kendi aralarında konuşmaya başlarlar. Mehmet’te bu ifadeye fena halde bozulmuştur ama Hakim bey bir büyüklük yaparak olayı tatlıya bağlamayı tercih eder. Aslında durumu anlamıştır ama yöre şartlarını nazar-ı dikkate alarak insiyatif kullanarak durumu hal yoluna koyar ve Mehmet’e hitaben;

‘Oğul, bu ihtiyarın hatırına seni tahliye edeceğim.’ der. Bunun üzerine gerilen sinirler gevşer, asılan suratlar yerini mütebessim çehrelere bırakır.

     ****

Dönemin siyasi karmaşasını öne sürerek yönetime darbeyle el koyan askerlerin astığı astık, kestiği kestik dönemler…kimsenin başına ne geleceğini bilemediği, her an herkesin göz altına alınıp bir bilinmeze götürülme ihtimalinin yüreklere korku saldığı dönem…Darbeyi yapanların her yetkiyi kendilerine tanıdığı bu korkulu devrede bir yakınını ihtilalin demir pençesine kaptırmayan az kişi vardır bu toplumda. Her sesin kısıldığı, her hakkın kısıtlandığı bu dönem Türkiye’nin en kara günlerinin yaşandığı zaman dilimlerinden birisidir.

80 ihtilali diye hafızalara kazınan bu darbeyi gerçekleştirenler tutukladıklarını hapishanelerde sağcısıyla-solcusuyla bir arada harmanlarken dışarıda gördüklerini de cemselere atıp karakola götürmeye devam ediyorlardı. Suçlu ya da suçsuz olmak…gözaltına alınanlar için çok fazla bir anlam ifade etmiyordu. Ne olacağına, başına ne geleceğine sadece onlar karar veriyordu çünkü. Nice suçsuz insanların sudan bahanelerle tutuklanıp aylarca kimseye haber verilmeden bekletildiği bu dönemde herkes birbirinden korkar hale getirilmişti. Kimini kimin kuyusunu kazdığını kimsenin bilmediği bu ortam koca ülkeyi bir korku platformuna çevirmişti adeta. Şükürler olsun ki bu dönemleri geride bıraktık. Allah o günleri bu millete bir daha yaşatmasın.

Tutuklama furyasının alabildiğine devam ettiği günlerin birinde Altunelma belediye başkanı Abdullah Solak, Esence belediye başkanı Durdu Türkmen, Çobanbeyli belediye başkanı Mehmet Mert ve Afşin belediye başkanı ünlü kabadayı,Topal Doğan namıyla anılan Doğan Bozkurt’ta vardır.

İçeri alınanlar ilk işkenceyi gözleri bağlanarak görüyorlardı. Bu işkencenin arkasından tutukluların saçları sıfırdan kesilerek kendilerini değersizmiş gibi hissetmeleri sağlanmaya çalışılıyordu.Daha düne kadar toplumda saygı duyulan insanlar, çocukları yaşındaki askerlerden her türlü hakareti görür hale gelmişlerdi bir anda.

Gözleri bağlanan belediye başkanları da kim olduklarını görmedikleri birileri tarafından bir yere götürülmek istenmektedir. Kimse ne için, nereye götürüleceklerine dair bir bilgi vermeye tenezzül bile etmez. İlk olarak –önde olduğu için- Abdullah Solak alıp götürülür. Gitme sırası ikinci sırada olan Doğan ağa’ya gelir. Gür ve bir o kadarda öfkeli bir ses,’haydi gidiyoruz, sıra sende,’ der.  Doğan ağa gözleri bağlı olduğu halde cesaretini yitirmez ve;

‘Kim kimi nereye götürüyor, bizi nereye götürüyorsunuz,’ diye sorar deminki sesten daha yüksek bir ses tonuyla. Kendinden emin bu ses karşısındaki askerin sesinin biraz düşmesini sağlar, nedense asker izahat verme ihtiyacı hisseder bu otoriter ses karşısında;

‘Sizi tıraş ettirmeye, saçlarınızı kesmeye götürüyoruz,’ der. Hiddetlenen Doğan ağa daha gür bir sesle;

‘Bizim saçımızı kesecek adam anasından doğmadı. Biz eşkıya mıyız ki saçımızı kesesiniz. Biz seçilmiş insanlarız,’ der bağırarak.Yanındaki refakatçi asker bunun üzerine;

‘Bu genelkurmayın emri, bizim yapabileceğimiz bir şey yok,’ der ama Ağa;

‘Kimin emri olursa olsun, bu uygulama bize göre değil!’ diyerek kestirip atar.

Götürmeye gelenlerden birisi yanındakine;

 ‘Git bir sor bakalım, saç kesme işine reislerde dâhil miymiş?’deyip gönderir.

Giden adam gelir, ‘reislerin saçı kalacakmış,’ der müjde verir gibi. Bu haber başkanların saçlarını kurtarır, rahatlamalarını sağlar. Bu arada olan Abdullah Solak’ın saçına olur. Abdullah Solak koğuşlarına döndüklerinde;

‘Elin adamı bir şey biliyor ki diyor. Yoksa boş yere neden Topal Doğan’a Doğan ağa desin ki?’ der diğer başkanlara.

 İki ay kadar tutuklu kaldıkları sürede Doğan ağa hem kendisine saygı duyulmasını sağladı hem de yakınındakilere. Her şeye rağmen ilkeli ve dik durmak saygıyı hakeden bir davranıştır.

‘Başa gelmedik iş, ayağa değmedik taş olmaz,’ imiş.

 

‘Başlar boşa övünmesin

Ne gelirse başa gelir

Diz toprağa yaslanır da

Baş düşerse taşa gelir’

Biraz sonra kimi ne bekliyor Allah bilir. Her ne verirse hayırlısını versin.

 

Rahmetli babam derdi ki;

Oğul (Nasihatname)

 

Benim nasihatim senin şahsında

Bütün evlatlara bilesin oğul.

Kesme selamını yaren dost ile

Gelip giden ile salasın oğul.

 

Hürmet eder isen hürmet görürsün

Hizmet eder isen hizmet görürsün

Kıymet verir isen kıymet görürsün

Emek veresin ki alasın oğul.

 

Nefsine uyupta yolu şaşırma

Sakın haddi aşıp sabrı taşırma

İffeti, izzeti yere düşürme

Âdemoğlu âdem kalasın oğul.

 

Düşman emin bulsun, dostun güvensin

Seni gören her kim olsa sevinsin

Çünkü bu vatanın sahibi sensin

Milletle ağlayıp gülesin oğul.

 

Gölgen koyu, dalda meyven bol olsun

Dağ olsanda bir tarafın yol olsun

Dört yanında çayır çimen, gül olsun

Göze girip hoşa gelesin oğul.

 

Kaçan kovalanmaz düşman yorulmaz

Âşık olanlara menzil sorulmaz

Sanma ki ölüm yok kabre varılmaz

Gözükara gibi ölesin oğul.

 

Ezcümle:

Gül açılır gül açılır

Vakti gelen gül açılır

Gönül evi kilit tutmaz

Muhabbetle gül açılır

 

Not: Bu yazıya kaynaklık eden, 2004-2014 yılları arasından iki dönem Çobanbeyli Belediye Başkanlığı yapan sayın İsmail Mert’e (1962) teşekkür ederim

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.