TECRÜBE İLE SABİT -36-

Büyükyapalak’tan Muhittin Buğday anlatıyor: 

Dünyada Anadolu kadar renkli, çok kültürlü ve farklı milletlerden silinmez izler barındıran başka bir coğrafya var mıdır bilmiyorum. Tek renge, tek sese tahammülü olmayan bir yapısı var bu toprakların sanki. Neresine baksanız sizi bir başka medeniyet karşılar, neresini kazsanız bir başka tarih fışkırır bağrından. Gelip geçen onlarca millet, sayısı belirsiz devlet, beylik ve hanedanlıktan sonra Türkün öz yurduna dönüşüp bize daimi vatan olan bu mübarek topraklar bin yıldır milletimizi beslemektedir. Dünyanın önemli tahıl ambarlarından olan geniş ovaları, üç taraftan kuşatan denizleri, göller ve ormanlarıyla yaşlı dünyamızın en yaşanılabilir bölgelerinden biridir güzel ülkemiz. Havası, suyu, bitki örtüsü, canlı türleri ve insan çeşitliliğiyle iyi ki buradayım, iyi ki buralıyım dedirten ülkemiz yaşanmış zengin hikâyelere de kaynaklık eder. İnsanı ve coğrafyası birbiriyle bu kadar uyumlu bir beraberlik oluşturmadaki başarısı bu ülkeyi en yaşanılası yerler listesinin başında yer almasını sağlamıştır. Belki de bu uyumluluk içindir ki İbn-i Haldun (1322-1406) büyük bir isabet kaydederek, Coğrafya kaderdir.’ der.

Yazılan kadere uygun coğrafya mı verilir, coğrafyaya uygun kader mi yazılır bu hükmü geçerli kılmak için, onu bilemem. Benim bildiğim, iman ettiği ve ilk inen ayeti ‘oku’ olan bir kitabın genelde içeriğinin, özelde de ‘oku’ emrinin hakkıyla anlaşılamadığı coğrafyalarda insan hayatının olumsuz etkilendiğidir. ‘Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını’ söyleyen dinimiz her türlü gelişmenin destekçisi sayılabilecekken birilerinin elinde adeta yenilenme, kendini geliştirme ve olumlu anlamda değişmeye engelmiş gibi gösterilmeye çalışılmış, din öne sürülerek gelişmeye itiraz edilmiştir. Din, kendisini doğru anlamış insanların dilinden topluluklara esenlik getirecek hatta toplumsal kalkınmada motivasyon sağlayacaktır. Dinin bu olumlu katkısından da mahrum bırakılan kırsal kesim için, gelmekte geciken her faydalı gelişme, hayatın akışındaki süreklilikte gecikmelere ve aksaklıklara sebep olur. Muhafazakâr bir yapının hüküm sürdüğü bu coğrafyalarda, mevcut olanın muhafaza edilme biçim ve anlayışı, yeni olana yer açılmaması şeklinde bir anlamı da içinde barındırır.

Bahse konu olan bu yerlerde ‘oku’ emri genelde tek taraflı şerh edilmiştir. O tek taraflı şerh ise, Cenabı Allah’ın kitabı olan ‘Kur’an’ı oku’ olarak karşımıza çıkar. Kur’an-ı, oda sadece Arapça bir metin olarak okumanın dışında kalan tüm okumalara kendini kapatan bu insanlar, ‘kâinat-ı kebir kitabını’ okuyup hikmet nazarıyla bakamadıkları için olsa gerek dünya ve ahiret adına birçok fırsatı da kaçırmış olurlar.

Elbistan havzası üzerinde yaşamış millet/devlet ve topluluklarının kültürel hülasasını taşır günlük yaşamında. İnsanımızı tanıdıkça Anadolu irfanını ya da köylü kurnazlığını, ince zekâ ürünü nüktelerden kaba davranışlara kadar insana ilişkin davranışların tamamını gözlemleme fırsatı bulunur bu coğrafyada.

Elbistan’ın Büyükyapalak köyünden emekli öğretmen Muhittin Buğday coğrafya-kader olgusunu teyit eden anlatımıyla bizi geri bırakılmışlığın köklerine indiren bilgiler veriyor. 10.12.1941 doğumlu Muhittin Bey köyün ilk okuyanı. Uzun yıllar öğretmenlik yapmış olan Muhittin Buğday’ı dinledikçe coğrafyanın insan hayatındaki etkilerini daha yakından müşahede ediyor insan. Son derece ileri bir gözlem yeteneğine sahip olan Muhittin Bey’in anlattıklarına kulak verelim:

****

Benim çocukluk yıllarım kıtlık ve yokluk dönemine rastlar. Her şeyin kıt olduğu yıllardı. İnsanlarda para pul yok, olsa da alabileceği şeyler çok sınırlı. Bol çocuklu, kalabalık bir aileydik, özellikle şimdinin az çocuklu ailelerini düşünürsek epeyce bir nüfus vardı bakılması, doyurulması gereken. Eğitim-öğretim hem çok sınırlı hem de köylük yerde lüks sayılabilecek bir şeydi. Aileden ya da köyden okula gidenlerin tamamı ilkokulu bitirmekten öteye geçemez, beşinci sınıf biter bitmez hemen bağa-bahçeye veya hayvanların peşinde kırda bayırda çalışmaya koşardı. Oysa özellikle Ağabeyim Süleyman çoğu zaman mektepte kendi arkadaşlarına ders verecek kadar bilgisi ve çalışkanlığıyla öne çıkmasına rağmen çeşitli sebepler ileriye sürülerek okula devam ettirilmedi. Bu sebeplerin en başında da özellikle dindar kesimlerin rejimin uygulamalarına karşı duyduğu ve kısmen de haklı olduğu endişelerdi. Rejim, Anadolu insanının kutsal değerlerini örseleyici bir takım uygulamaları sebebiyle getirmek istediği her yeniliği dindarların kuşkuyla karşılamasına yol açmıştı. Bunun en açık tepkisi de yeni yazıyla eğitim veren okullara karşı konmuştu. İnsanımız bu yeni eğitim sisteminde çocuklarının dinsizleştirileceği kaygısıyla zorunlu eğitim haricinde çocuklarını okula göndermekten kaçınıyorlardı. Hatta halk kendi aralarında yeni yazıyla ders yapılan bu okullara ‘gavur mektebi’ ismini vermişti. Ne yazık ki uygulamalarda bu tabiri doğrular nitelikte bir seyir takip etmişti uzun bir süre boyunca. Bu yanlış tutum ve davranış Anadolu insanının hak ettiği yerlerde olmasını yılarca geciktirmiş, içine kapanık bir hayat yaşamak zorunda bırakmıştı. İşte Ağabeyim Süleyman gibi nice zeki ve yetenekli çocuk bu çarpık yaklaşımın kurbanı olmuş, hayat boyu süren bir cezalandırmayla yaşamak zorunda kalmışlardı. Bunda Anadolu insanının geçmişe körü körüne bağlı kalmaya çalışması, yanlış olduğunu bilip görmesine karşın durumunu değiştirmek için çaba sarf etmemesi de etkin bir rol üstlenmişti. Halk kendi bildiği şekilde çocuklarına eğitim verdirmeye devam ederek kendi gelişiminin önünü kendi elleriyle tıkamıştı bir anlamda.

Benim çocukluk dönemimde koca köyü etkisi altında tutan üç hoca vardı. Bunlar; Mahmut hoca, Haşim hoca birde Muhlis hocaydı. Yeni yazıyı okuyanların din ve dindarlarla olan kavgalarını gören bu insanlar, kendi kavgalarını da yeni yazı üzerinden sürdürdüler. Onların zamanı tam okuyamamaları, yeni yazıyı okuyup devlet kademesinde bir yerlere gelen, devletin tanıdığı imkânlarla daha da güçlenen ve bu güçle de fikir ve düşüncelerini daha kuvvetli bir şekilde ifade edecek duruma gelen bu insanların durumunu gözden kaçırmalarına sebep oldu. Böylece içinde bulunduğu ortamı doğru okuyamamanın sonucu olarak mücadele ettiği insanların daha da güçlenmesine yol açmış oldular kendi yanlışlarıyla. Ne yazık ki bu kavganın kaybeden tarafı da biz çocuklar olmuştu. Bu kavgayı din ve dindar insanların rejime karşı kaygıları üzerinden yürütmeye çalışan bu tür köy hocaları ne yazık ki kendilerine kurban olarak çocukları seçmişlerdi. İşin acı tarafı ise bizim köyümüzde kurbanlık sayısının oldukça fazla olmasıydı. ‘Gavur olacak.’ Bu düşünce bir fikr-i sabite dönüşmüştü bizim köyün ileri gelenlerinde sanki. Gavur olmasın da cahil kalsın. Bunu kabullenmiş bir toplulukta kurban edilecek çocuklar bulmaktan kolay ne olabilirdi ki!

Babamda dini bütün bir adamdı. Köyde onların dediğinin dışına pek çıkan olmazdı. Mektep yaşına gelen her çocuk bu üç hocanın tedrisatından geçerek Kur’an öğrenir, daha kabiliyetli olanlar hafızlığa çalıştırılırdı.

Ben de yedi yaşına gelince babam, Mahmut Hoca’ya önce bir koyun götürdü, arkasından beni aldı götürdü. Ben de o dönem Mahmut Hoca’dan Kur’an dersleri aldım. Mahmut Hoca’nın oğlu Hasan’la aynı yaştaydık, dolayısı ile aynı dersleri birlikte alıyorduk. Daha doğrusu onu bana keşik etmişti. Oğlu Hasan’a, ‘sende bunun gibi okuyacaksın,’ diyordu sürekli. Oysa ben verilen derslere hakkıyla çalışıp derslerimi rahatça hocaya okurken Hasan tembellik yapıyordu. Mahmut hoca, ‘gece sabaha kadar seni okuttum, buna rağmen Muhittin kadar okuyamıyorsun,’ dese de Hasan ağırdan alıp tembelliğine devam ediyordu. Bu yüzden de Mahmut hoca sık sık Hasan’ı azarlıyor, arada da dövüyordu. Dayak atma bu tür bir dini eğitimin sanki gerekli bir parçasıymış gibi doğal karşılanıyor, hiç kimse buna itiraz etmiyordu. İlginç değil mi? Rahmet Peygamberinin temsil ettiği dini dayakla öğretmek gibi bir garabete kimsenin tepki göstermemesi. Oysaki Efendimiz (s.a.v) çocukları kucağına alıp sever, onlarla büyük insanlarmış gibi konuşur ve ilgilenirdi. Onları azarlamaz, hakaret etmez hatta ihmalkârlıklarında bile onlara kırıcı bir şey demezdi. Çocuklara bir fiske bile vurmuşluğu olmamıştır o şanı yüce peygamberin. Onun izinden gittiğini söyleyen, onun ahlakına sahip olması gereken hocaların yaptığı ise öncelikle dine ve örnek almaları gereken Efendimizin ahlakına aykırıydı ama gel de bunu köylümüze anlat!

Bacaları yukarıya doğru uzayan tandırları bilirsiniz belki. Uzun bacalı tandırlar hemen her evde olurdu o zamanlar köylerde. Tandırdan eğilip yukarı baktığında gökyüzünü görürdün. Bizim için bir eğlence gibiydi tandırın bacasından gökyüzüne bakmak. Köylük yerde tandır deyip geçmeyin, çok işe yarar bir şeydir tandır.

Bir gün dersimizi tandırlıkta yapıyorduk nedense, bilmiyorum. Tandırda da tarhana çorbası pişiyordu hiç unutmam. Ders verme sırası Mahmut Hoca’nın kızı Arefe’deydi. Ders verirken bir ara nasıl olduysa biraz kekeledi. Kocaman kızdı Arefe, Mahmut Hoca’nın bacısı oğlu Abdulkadir’le nişanlıydı o zamanlar. Kızcağız okurken kekelediği için öfkelenen hoca yani babası Arefe’nin beliğinden yakaladı, kızlar köylük yerde saçlarını örerlerdi. Kızın boyun köküne balyoz gibi yumruğuyla vuruyordu. Bizler çocuğuz, müdahalede edemiyoruz. Beş altı tane vurdu ama çok kuvvetli vurdu. Bir baba, üstelik hoca olan bir baba kız çocuğunu nasıl bu şekilde dövebilir hala aklım almaz benim. Kız ondan sonra çok yaşamadı. Ben Arefe’nin ölümünü hep o dayağa bağlarım, ‘yumrukla boynuna vurulduğundan dolayı öldü Arefe’ diye aklıma gelir ve çok üzülürüm. Arefe ölünce küçük bacısı Döndü’yü Arefe’nin yerine Abdulkadir’e verdiler. Allah’ım! Nasıl bir dünyaymış böyle…

Her neyse sözü uzatmayalım… Babam Darende’ye gittiğinde, derslerimde başarılı olduğum için bana bir kundura alıp getirmişti. O zamanlar kundura çok lüks bir ayakkabı. Büyüklerin ham çarık giydiği o günler gitsin de gelmesin. Kunduramı giyip derse gittim. Biz içerde ders yaparken, Mahmut Hoca’nın diğer oğlu Abdurrahman -biraz özürlüydü- kunduramı görmüş, ‘bunun var da benim yok,’ diye eline geçirdiği tahra ile ayakkabımı giyilemez hale getirmiş. Dersten çıktım, eve gideceğim, kundurayı o halde görünce neye uğradığımı bilemedim. Babam belki de beni teselli etmek için, ‘bir daha alırız,’ dedi ama nerde Darende’ye gidecek de bana bir daha kundura alacak…

Bir sene de gittim Haşim Hoca’nın orda okudum. Haşim Hoca’nın oradan da bir şey anlatayım.

Bizden bir dönem büyük olan Haşim Hoca’nın kızıyla nişanlı olan Hacı Ömer, oğlu Şerif, benim teyzemin oğlu merhum Cemal ile birlikte ders görüyoruz. Eskiden kışlar çetin geçer, kar çok fazla yağardı. Yine böyle bir kış günü kendi aralarında kartopu oynuyorlar. Benimde akrabam olan Hacı Ömer kartopunun içine taş koyarak Cemal’e atıyor. Olacak bu ya, o da varıyor Cemal’ın gözüne değiyor. Al başına bir dert! Gözü bir iyice şişti mi bir de, iyi ki kör olmadı. Hocalar herkesi çağırdılar, kartopunu kimin attığını soruşturdular. Olaya şahit olanlar ‘Hacı Ömer attı,’ dediler. Haşim Hoca’nın kendi damadı da olacak olan Hacı Ömer’e, ‘niye attın,’ diye soruca da, ‘şaka yaptım. Böyle olacağını bilmiyordum,’ vesaire dedi. Mazereti kabul görmeyen Hacı Ömer’le oğlu Şerif’i hüc/ü/rede falakaya yatırdılar. Ben falakayı ilk defa orada gördüm. Hakikaten fena bir şeydi.

İlkokula başladım. Küçükyapalaklı Hüseyin öğretmen vardı okulumuzda, beni çok severdi. Eski yazıyı okuduğum için, yeni yazıyı bir ay gibi kısa sürede belledim. Diğerlerinden öndeyim yani. Bir gün şapkasını havaya atığım arkadaşımın şapkasını rüzgâr yakındaki havuza düşürdü. Arkadaş da havuzdan aldığı yaş şapkayı almış Hüseyin Hoca’nın masasına bırakmış. Hüseyin Hoca da, ‘bu ne,’ diye sorunca -kendinden çalışkan olduğum için çekemeyen arkadaş- ‘Muhittin Buğday yaptı hocam,’ dedi. Çalışkanlığımın da bana verdiği güvenle, ‘şaka yaptım,’ filan dedimse de… Hüseyin Hoca’dan da cetvelle bir güzel dayak yedim. Parmaklarımın ağrısı sızısı bir hafta gitmedi.

Söz uzun…

Üçüncü sınıfa geçtim. Veysel Ali’nin oğlu İsmail ve benim kardeşlerim 4 ve 5. sınıftalar. Hepimizin aynı ortamda olduğu sırada hoca bir bayağı kesir sorusu sordu. Kalaycık’lı Hadi öğretmen sınıfa dönerek, ‘yapan olup olmadığını,’ sordu. Ben parmak kaldırarak, ‘ben çözdüm öğretmenim,’ dedim. ‘Başka çözen var mı?’ dedi, sınıftan ses çıkmadı. Bana, ‘tahtaya gel bakalım Buğday,’ dedi. Tahtaya kalkıp problemi çözdüm. ‘Doğru, aferin,’ dedi.

Öyle böyle derken neticede beşinci sınıfa geçtim. Küçükyapalaktan Haydoron isminde bir hocamız vardı. Dersi hep bana anlattırırdı. Kendisi geriden takip ederdi. Neticede beşi de böylece bitirdik.

Aklı yeten herkes bana, ‘sen hafızlık kursuna git. Çiçek köyünde Durmuş Hafız’ın yanına git, hafız ol,’ diyorlardı. İşin doğrusu benim fikrimi soran, ‘sen ne istiyorsun,’ diyen yoktu bile.

Bu karara tek karşı çıkan anamdı. Anam irfan sahibi bir kadındı. Anam babama, ‘sen o misilli çocuklarımı okutmadın. Bunu da koyunun kuzunun arkasına salmam. Ben bunu okutacağım,’ dedi. Babam baktı olacağı yok, biraz para vererek beni Elbistan’a yolladı. ‘Oğlum Elbistan’da asker arkadaşım demirci Musa var. Ona selamı mı söyle. Seni okula yazdırsın.’ dedi. Ben geldim demirci Musa’yı buldum. Musa emmi beni ortaokula yazdırdı, bir de velim oldu.

Okulun ilk günü Hüsamettin Yinanç sınıfa girdi. Kimin nerden geldiğini, adını soyadını soruyor, ilk karşılaştığı öğrencilerle tanışıyordu. Sıra bana geldi. ‘Sen nerelisin,’ dedi.

‘Yapalaklıyım,’ dedim.

‘Hangi Yapalıklısın,’ dedi

‘Büyük Yapalaklıyım,’ dedim.

‘Oğlum siz neden gelip okumuyorsunuz. Her köyün savcısı var, hâkimi var, öğretmeni var. Siz neden gelip okumuyorsunuz,’ dedi. 1957 yılında köyden şehre gelip okumaya talip olan ilk benim yani. Ortaokulda da derslerim iyi. Ta ki babamın, can ciğer dostu, görmezse duramadığı Hacı Şıho’nun oğlu Ahmet’i getirip benim kaldığım eve, ‘bu da senle kalsın,’ deyip yerleştirene kadar. İlk dönem karne aldık, benim üç zayıfım var, Ahmed’in de beden eğitimi hariç hep zayıf. Merhum Hüsamettin hoca beni çağırdı. ‘Buğday sen ne yapıyorsun. Karnende üç zayıfın var. Ne oldu sana,’ dedi

‘Vallaha hocam hiç sorma. Başımda bir bela var. Yanıma bir arkadaş getirdiler. Beni ders çalıştırmıyor. Ahmet Bölükbaşı diye birisiyle kalıyorum, sırtıma atlıyor, benimle uğraşıyor. Sabaha kadar uyutmuyor,’ dedim

‘Nasıl olur,’ dedi.

‘Durumum bu hocam,’ dedim.

Dedim ama durumumu ben de görüyordum. Ahmet hem beni okutmuyor, hem de kendi okumuyordu. Bu duruma bir son vermem gerekiyordu. Doğruca vardım Ahmet’in yanına.

‘Ula Ahmet,’ dedim. ‘Senin babanın kaç dönüm tarlası var.’

‘Bin dönüm var.’

‘Bir babanın bir oğlusun. Bacılarında senden mal almazlar. Birde traktör alırsan ek-saç seni çimdirir. Yani okuyup da ne olacaksın. En fazla okuyup bir öğretmen veya memur olursun, 200 lira maaşla nasıl geçim çıkaracaksın? Senin yerinde olsam gider mülküme sahip çıkardım,’ dedim.

‘Doğru söylüyorsun,’ dedi bana.

‘Ben bu üç dersi zor veririm. Sen nasıl olacak da onca zayıfı düzelteceksin,’ dedim.

‘Çok haklısın,’ dedi.

‘Gel köye bir mektup yazarak bu durumu babana bildirelim,’ dedim.

O dönem köye gidip gelmekte zor. Mektup yazarak postayla göndereceğiz. Mektubu Ahmet’in ağzıyla yazıyoruz.

Selam ve hatır sormanın arkasından… ‘Ben okuyamayacağım. On bir tane zayıfım var. Okumam mümkün değil. Okumadan vaz geçtim,vs.,’ içerikli devam ediyordu mektup. Ezcümle,’gel beni götür,’ diyerek bitirdiğimiz mektubu postayla köye gönderdik.

O zamanlar postadan gelen mektupları köy muhtarlarına veriyorlardı. Aklımda kaldığı kadarıyla Ömer ağa muhtardı, -Ramazan Bölükbaşı’nın babası- ona veriyorlar mektubu. Eskiden köy odası olurdu. Ömer ağa mektuba bakıyor, zarfın üzerinde ‘gönderen Ahmet Bölükbaşı,’ yazıyor. İlk anda bir anlam veremese de biraz kaygı biraz da merakla zarfı açıp okuyor ki, ne görsün. ‘Baba gel beni götür. Ben okumaktan vaz geçtim. ‘Mektubu Ömer ağa okuyor, bir oda dolusu cemaat dinliyor. Odada mektubu içeriğini öğrenenler bu mektubun akşam bir araya gelen cemaate de okunması gerektiğini söylüyorlar. Akşam Ahmet’in babası

-merhum- Hacı Şıho odaya gelince tekrar okunmak üzere mektup katlanıp kaldırılıyor bir tarafa. Akşam olup köyün ileri gelenlerinin yanı sıra Şıho emminin de yerini almasıyla birlikte, hazırda olanların huzurunda okunan mektup gülüşmelere vesile oluyor. Şıho emmi rahmetlik mahcup oluyor. Eskiden bir birine takılmalar çok olurdu. Biraz da Rahmetli Hacı Şıho emmiye takılıyorlar. Bu mektubun arkasından köyden gelerek Ahmet’i alıp köye götürdüler. Ben de ikinci dönemi Ahmet’siz geçirdim ve sınıftaki başarımı tekrar yakaladım. Ortaokulu başarıyla bitirdim.

Ortaokula kayıt olurken Yapalaktan üç kişi kayıt olmuştuk. Ben, Bayram Genç ve Kürdoların Ali Kılıç. Söz uzadı demezsen Ali Kılıç’ın bir şeyini anlatayım sana!..

Ali ortaokulda okuyor, derslerinde de oldukça başarılı.  Bunun rahmetlik babası Eset emmi vardı. Eset emmi bir iş için Malatya’ya gidiyor. Malatya’ya vardığı saat okulların dağılım saatine rastlıyor. Ortalık rengârenk öğrenci kaynıyor.

Eset emmi yanındakine dönerek,’ bunlar neci,’ diyor. Yanındaki de;

‘Bunlar öğrenci,’ diyor.

‘Bunlar ne olacak.’

‘Bunlar okuyacaklar.’

‘Okuyunca ne olacaklar?’

‘Amir-memur olacaklar.’

‘Bu kadar amir-memur olursa bizim Kürdoya –Ali’ye- yer kalmasının imkânı mı var,’ diyor.

Malatya’da şahit olduğu o manzaranın hemen akabinde geldi, Ali’yi okuldan çıkardı, köye götürdü.

İnsana, yadlar bir şey yapmıyor. İnsana ya kendisi ya da seviyorum dedikleri tarafından ne yapılıyorsa yapılıyor.

Ali’nin okuldan alınarak köye götürülmesi, benim çok gücüme gitmişti. Üç kişiyle başladığımız eğitim alanındaki talime iki kişiyle devam ettik. Bu olayı da hiç unutamadım.

Dinlediklerimden yola çıkarak duruma uygun bir şiirle hislerimi aktarayım istedim sizlere. Muhittin hoca benim gönül dünyamda nasıl bir esinti oluşturmuş, görelim:

 

Değişmeden gelişmenin imkânı

Zor diyorum var diyenler buyursun.

Her aşığı içten içe yakanı

Var diyorum yok diyenler buyursun.

 

Köklü çiçek yeğdir köksüz çınardan

Akar iken testin doldur pınardan

Cehalete çanak tutan kenardan

Kör diyorum yok diyenler buyursun.

 

İlim irfan ariflerin süsüdür

Hakkaniyet adaletin sesidir

Şüphe Azazil’in vesvesesidir

Gör diyorum yok diyenler buyursun.

 

‘Ol’ deyince olan bunca kâinat

Bir uçtan bir uca ilahi sanat

Bize de kuş gibi manevi kanat

Ver diyorum yok diyenler buyursun.

 

Kokmasın diyerek atılan tuza

Hararet veren var eriyen buza

İçine üflenen nurlu boynuza

Sûr diyorum yok diyenler buyursun.

 

Hikâyeyi etraflıca okuduk

Aslına riayet edip koruduk

Birçoğumuz kökümüzden kuruduk

Dur diyorum yok diyenler buyursun.

 

Bize benzemiyor bizlerden doğan

Sayılı sarımsak dikili soğan

Gözükara’m başa bembeyaz yağan

Kar diyorum yok diyenler buyursun.

 

Ezcümle: Allah hoca da verse koca da verse hayırlısını versin.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.