TECRÜBE İLE SABİT-32-



‘Kel­le­ni tus da, kafan ke­me­re da­ame­sin’


Bizim ço­cuk­lu­ğu­muz yet­miş­li yıl­la­ra, genç­li­ği­miz sek­sen­li yıl­la­ra rast­lar. Za­ma­nın yavaş ak­tı­ğı, ha­ya­tın yatay ya­şan­dı­ğı o yıl­lar­da ya­şa­yan­la­rın ay­rı­ca­lık­la­rı vardı. Her yaş­tan in­sa­na iş ve aşın ol­du­ğu o dö­nem­de aile­ler ka­la­ba­lık, mah­sul­ler be­re­ket­li, gö­nül­ler sı­cak­tı. İnsani ve ah­la­ki de­ğer­ler hoy­rat­ça çiğ­nen­me­miş­ti henüz, in­san­la­rın kut­sa­lı vardı ve kut­sa­lı­na kar­şı­da ala­bil­di­ği­ne bir say­gı­sı… Biz kır­sa­lın ço­cuk­la­rıy­dık. İçimiz kır­sal kadar temiz ve ge­niş­ti, duy­gu­la­rı­mız safça ha­yal­le­ri­miz ço­cuk­çay­dı. Top­rak damlı, küçük av­lu­lu ev­le­ri­mi­ze ak­şam­la­rı yat­mak için gi­rer­dik ço­ğun­luk­la.
Uzun kış ge­ce­le­rin­de, gaz lam­ba­sı­nın sarı ışı­ğıy­la ay­dın­la­nan odada kız­la­rın masa ör­tü­sü, yas­tık yüzü, yor­gan ağzı, (çeyiz için) iş­le­di­ği, ge­lin­le­rin yeni do­ğa­cak ço­cu­ğa kun­dak, patik, yelek iş­le­yip-ör­dü­ğü, odada belli bir ses­siz­li­ği sağ­la­mak adına an­ne-ba­ba­la­rın ço­cuk­la­ra hi­kâ­ye an­lat­tı­ğı veya oku­du­ğu o kış ge­ce­le­ri öz­len­me­yecek gibi de­ğil­di. Kom­şu­la­rın bir­bi­ri­nin ev­le­ri­ne kendi ev­le­ri­ne girer gibi gir­di­ği bu dem­ler ne güzel ne içten dem­ler­di.
Özel­lik­le yaşlı ebe­le­rin an­lat­tı­ğı hi­kâ­ye­ler bir baş­kay­dı. Ke­loğ­lan, Kaf dağı, Dev anası, Gülen ayva ile ağ­la­yan nar, Sür­me­li bey, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mec­nun, Züm­rüd-ü anka kuşu…gidip de gel­me­yen­le­rin gelip de gör­me­yen­le­rin hi­ka­ye­le­ri vardı. An­la­tı­lan hi­kâ­ye­de­ki kah­ra­ma­nın ye­ri­ne ken­di­mi­zi ko­yar­dık. Onun ba­şa­rı­sı bizi mutlu eder­ken, kar­şı­laş­tı­ğı kötü in­san­la­rın ver­di­ği za­rar­da bir o kadar üzer­di.
Her anını bizim şe­kil­len­di­re­ce­ği­mi­zi dü­şün­dü­ğü­müz koca bir ömür vardı önü­müz­de. Ruh­la­rı­mız din­gin, umut­la­rı­mız ta­zey­di.
Kış gün­le­ri kar­dan ve so­ğuk­tan dı­şa­rı­ya çı­ka­ma­ya­cak olan ço­cuk­la­rın ev­le­re ka­pan­dık­la­rı o gün­ler­de bir­bir­le­ri­mi­zi eğ­len­dir­mek için beş­taş –tek­kel taşı-, elim elim epe­nek, peçiç gibi ev içi oyun­la­rı­nın yanı sıra; belli harf­le baş­la­yan ülke veya şehir ismi oyunu oynar, eğer bu oyun­la­rı oy­na­ma­ya sa­yı­mız faz­lay­sa sıra tür­kü­sü çı­ğı­rır, ma­ni­ler söy­ler, bil­me­ce­ler so­ra­rak, ken­di­mi­zi eğ­len­dir­me­si­ni bi­lir­dik.
Sıra bil­me­ce oyunu ilk bil­me­ce­nin so­rul­ma­sıy­la baş­lar­dı.
Dağda ta­kı­lar,
Suda ca­pı­lar,
Arşın ayak­lı,
Burma bı­yık­lı,
Cevap ola­rak ‘balta, balık, ley­lek, tav­şan’ ce­va­bı­nı veren ar­ka­daş bil­me­ce sorma hak­kı­nı elde eder­di. O da:
Uzun­lu­ğu urgan gibi,
En­ni­li­ği yor­gan gibi,
Ba­ğı­rıp, ça­ğı­rıp gelir,
Ku­zu­lu kur­ban gibi?
Bil­me­ce sorma sı­ra­sı ‘Tren’ ce­va­bı­nı ilk veren ar­ka­da­şa ge­çer­di.
Kaş ile göz­den yakın,
Söy­le­nen söz­den yakın?

Ara­la­rın­dan bi­ri­si­nin ‘ölüm’ de­me­siy­le bir­lik­te hafif bir ses­siz­li­ğin ar­dın­dan:
Suya düşer ıs­la­maz,
Yere düşer pas­lan­maz?

Bil­me­ce­si­ne ‘altın’ diyen bi­ri­si mut­la­ka çı­kar­dı. Eğer so­ru­lan bil­me­ce­ye kimse cevap ve­re­mez­se bil­me­ce­yi soran kişi ce­va­bı­nı verir ve tek­rar bil­me­ce sorma sı­ra­sı­nın ken­din­de ol­du­ğu­nu ha­tır­la­ta­rak bir başka bil­me­ce so­rar­dı. Bizim bu du­ru­ma şahit olan bü­yük­ler­de:
Zâr zâr için­de,
Zül­fü­zâr için­de,
Ne kâtip yazar,
Ne Kur’an için­de?

Ce­va­bı ‘alın ya­zı­sı’ olan bu ve buna ben­zer dini içe­rik­li bil­me­ce­ler­le bir nevi dini eği­ti­min bir par­ça­sı ha­li­ne ge­ti­rir­ler­di oyu­nu­mu­zu. Kendi kur­du­ğu­muz oyun­lar­la ge­ce­nin geç vak­ti­ne kadar devam eder gi­der­di bu eğ­len­ce.
O za­man­ki top­lum bi­le­şik kap gi­biy­di. Bilen bil­me­ye­ne bil­di­ği­ni ak­ta­rır­dı. Bilen ki­bir­len­mez, bil­me­yen mah­cup ol­maz­dı. Her bi­ri­nin di­ğe­rin­den ala­ca­ğı vardı. Ala­ca­ğı­nı veren bö­bür­len­mez, ala­ca­ğı­nı alan da nan­kör­lük et­mez­di. Yani demem o ki top­lu­mun bir kısmı diğer kıs­mı­nı eği­tir­di.
‘İnanan insan bil­di­ği­nin âlimi, bil­me­di­ği­nin ta­li­bi ol­ma­lı’ sözü hak­kıy­la hayat bu­lur­du. ‘Oku­ma­nın yani öğ­ren­me­nin bit­ti­ği nok­ta­da ca­hil­lik baş­lar,’ sö­zü­ne gö­nül­den ina­nı­lır­dı.
Biz sözlü kül­tü­rün bas­kın ol­du­ğu son ku­şa­ğız. Bir­çok şeyi oku­ya­rak değil din­le­ye­rek öğ­ren­dik. Onun için­de çoğu zaman ma­hal­li kal­dık. Olay­la­rı bizim şe­kil­len­di­re­ce­ği­mi­zi dü­şü­nür­dük. Ta ki; olay­la­rın bizi şe­kil­len­dir­di­ği ger­çe­ğiy­le yüz­le­şe­ne kadar. Ama olsun, yine de bizim ya­şa­dı­ğı­mız o dün­ya­yı öz­lem­le an­ma­ya devam ede­ce­ğiz ga­li­ba.
İşte size masum, saf ve biz­den bir hi­kâ­ye.
Ye­şil­yurt muh­ta­rı Ahmet Kıyan’dan (1962) din­le­miş­tim.
Üç ar­ka­daş üni­ver­si­te im­ti­han­la­rı­na gir­mek için An­ka­ra’ya git­miş­tik. Bir­çok in­sa­nın ömrü bo­yun­ca büyük şehir gör­me­di­ği bu za­man­da biz genç­ler için An­ka­ra’ya gel­miş olmak bile büyük bir he­ye­can se­be­bi idi. Gön­lü­müz­ce gezip do­laş­tık An­ka­ra’da ve o Genç­lik Parkı’na yo­lu­mu­zu dü­şür­dük. Çe­şit­li eğ­len­ce­le­rin ya­şan­dı­ğı bu büyük park­ta gölde ge­zin­ti yap­mak için kayık ki­ra­la­nı­yor­du. Biz de ka­yık­la­ra bin­mek için bek­le­yen­le­rin ar­ka­sın­da sı­ra­ya geç­tik ve bek­le­me­ye baş­la­dık. Sıra bize gel­di­ğin­de Ahmet İnekci -As­len Bes­ni­li’ydi, ‘Dilek Ote­li­ni’ ça­lış­tı­rır­lar­dı. Ay­rı­ca ‘Has ekmek’ fab­ri­ka­la­rı vardı. Daha son­ra­ki yıl­lar­da Uşak’a yer­leş­ti­ler.- ile ben bir ka­yı­ğa bin­dik. Ka­yık­la­ra iki kişi bi­ne­bi­li­yor­du ancak. Se­la­mi Poy­raz tek kaldı. Kız to­ru­nu ile sı­ra­la­rı­nın gel­me­si­ni bek­le­yen yaşlı bir teyze Se­la­mi’ye;’eğer arzu eder­se­niz to­ru­num­la bir­lik­te binin. Kayık üc­re­ti­ni pay­la­şa­lım,’ dedi. Se­la­mi’nin ca­nı­na min­net­ti. Hem tek ba­şı­na kayık pa­ra­sı­nı ver­mek­ten kur­tu­la­cak hem de An­ka­ra şart­la­rın­da gi­yin­miş genç bir kızla aynı ka­yık­ta kürek çe­ke­cek­ti. Se­la­mi’nin ara­yıp bu­la­ma­ya­ca­ğı bir şey dense ye­ri­dir. Ahmet’le biz ka­yı­ğa bin­dik ama bir ta­raf­tan da o da­al­den Se­la­mi’yi takip edi­yo­ruz. Kız ile bir­lik­te suya açı­lan Se­la­mi ha­va­la­ra gi­ri­yor, pa­zı­la­rı­nı şi­şi­ri­yor, omuz­la­rı­nı ge­ri­yor kıza ken­di­si­ni gös­te­re­bil­mek için şe­kil­den şe­ki­le gi­ri­yor­du. Sizin an­la­ya­ca­ğı­nız ka­yık­tan in­dik­ten sonra bir daha hiç gör­me­ye­ce­ği bir kıza kur yap­ma­sı­nı il­giy­le iz­li­yo­ruz. Biz Se­la­mi­ler­den ön­dey­dik. Su se­vi­ye­si biraz yük­sek ol­du­ğu için –kemer ola­rak ya­pı­lan- köp­rü­nün al­tın­dan ge­çen­ler baş­la­rı­nı eğe­rek geç­mek zo­run­da ka­lı­yor­lar­dı. Bizde ba­şı­mı­zı eğe­rek geç­tik. Hemen ar­ka­mız­dan gelen Se­la­mi ke­me­rin al­tın­dan ge­çer­ken kıza bir şey­ler söy­le­di kız da kah­ka­ha ata­rak güldü. Ara­la­rın­da ne geçti ki kız bu denli güldü, diye merak ettik. Ka­yık­tan in­dik­ten sonra Se­la­mi’ye kızın neden gül­dü­ğü­nü sor­ma­mı­za rağ­men epey bir müd­det an­lat­ma­dı. Daha sonra an­lat­tı­ğı­na göre
Ke­me­rin al­tın­dan ge­çer­ken kıza;
‘Kel­le­ni tusta, kafan ke­me­re da­ame­sin’ demiş. Kız:
‘Ne de­di­ği­ni an­la­ma­dım,’ de­yin­ce ‘ben de söy­le­di­ğim cüm­le­nin açı­lı­mı yap­tım. Kız ona güldü,’ dedi
‘Nasıl açı­lı­mı­nı yap­tın?’
‘Biraz eğil de başın köp­rü­ye değ­me­sin’ dedim. Benim söy­le­di­ği­mi an­la­ma­ma­sı­na biraz bo­zul­dum ama ya­pa­cak bir şey yoktu. Üs­te­lik kıza ken­di­mi ya­ran­dır­mak için El­bis­tan­lı ye­ri­ne Ma­lat­ya­lı­yım dedim.’Bu durum kar­şı­sın­da ister is­te­mez gül­dük, biz gü­lün­ce Se­la­mi’de güldü.

Has­ret­te sevda da hi­kâ­ye olur
Sanma işmar kaş-göz kırp­ma­lar kalır.
Sular aka aka hen­de­ğin bulur
Düşer taş­tan taşa çarp­ma­lar kalır.

Yürek dal­ga­la­nır kir­pik ıs­la­nır
Sevip ala­ma­yan gönül yas­la­nır
Belli yaşa gelen insan us­la­nır
Kırıp dök­tü­ğü­nü yap­ma­lar kalır.

Tü­ken­mez sa­nı­lan ömür tü­ke­nir
De­ği­şen de­vi­re ‘es­ki­den’ denir
Her bir ha­tı­ra­ya bedel öde­nir
Va­kit­li va­kit­siz kork­ma­lar kalır.

Gün gelir gün geçer yeni de eskir
Uzunu da eskir eni de eskir
Ko­cal­maz gö­nü­lün gönü de eskir
Bit­me­yen iş­ler­de kop­ma­lar kalır.

Biz­den önce kim­ler gezdi bu yerde
Ben ki; diye söze baş­la­yan nerde?
Gün gelir açı­lır çe­ki­len perde
Fi­lim­den ge­ri­ye kop­ma­lar kalır.

Her ge­le­ne ağız açar ka­ra­yer
Gö­zü­ka­ra gözü ela demez yer
Tec­rü­bey­le sabit ise ya­zı­ver
Olay­la­ra fark­lı bak­ma­lar kalır.

Not: Bu ya­zı­ya kay­nak­lık eden Ye­şil­yurt Ma­hal­le muh­ta­rı Ahmet Kıyan (1962) Bey’e te­şek­kür ede­rim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.