ALBUSTANDA BİR KARYE

(Onuncu Fasıl) 

Dokuz hafta önce yazmaya başladığım “Albustanda Bir Karye” adlı hikâye denemesini kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

İşte ana tarafından sülâlemiz olan Gafarların hâl-i pür melâli bu minvâl üzre iken, baba tarafından sülâlemize de Karacalar derlermiş.

Karacaların soyu zannımca Karacaoğlan’a kadar gidebilir. Bunun delili de iki sebepten nâşî ihtimâl dâhilinde olabilir.

Birincisi:

Rivâyete göre halk ozanı Karacaoğlan, Maraş civarında yaşamıştır.

İkincisi:

Baba tarafından sülâlemizde âşıklar çoktur. Özellikle bibimin (halamın) mahdumlarının sesleri hem lâtif hem de çok hoştur.

Ol mahdumlardan genç yaşında amansız bir hastalığa düçâr olan ve dahî rahmet-i Rahmana kavuşan Hacı Gündüz nâmındaki bir ben’î âdem, Albustan havâlinde (yöresinde) vukûu bulan hüzün verici hâdisâtı (olayları) manzum bir hâle getirerek (şiirleştirerek) merkez-i Kazadaki Matbaa-i Göçer’de arkalı-önlü bir sahifelik destan hâlinde tabettirir, onu da çarşıda-pazarda dolaşarak yanık sesiyle hem okur hem de satar idi. Bu fakir-i fâni, bıyıkları henüz terlemeden bizzat buna şahit olmuştu.

Bibi cenahından halamın mahdumlarına “Köseler” derler. Köseler pek yiğittirler ve dahî pehlivan-ı kavîdirler.

Düğünde, toyda, karye ahâlisinin huzurunda davul zurnalar Köroğlu koçaklamaları çalar iken pehlivanlar güleşe ( güreş) tutuşur, bibimin pehlivan mahdumları ve dahî pehlivan torunları, sırtı yere gelmedik nice pehlivanların sırtlarını yere yapıştırıverirlermiş.

Hatta bu fakir ufakken; Mustafa nâmında bibimin bir yiğit pehlivan mahdumu, yine aynı karyeden Lütfi nâmında bir pehlivan ile Böyük Çayırın bağrında güleşe tutuştuklarında, bir bahtsızlık neticesinde boynu yere gelerek felç olmuş ve kısa bir müddet sonra da Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Bu fakir, ol hâdiseyi dahî hayâl meyâl hatırlamakta imiş.

Bu fakir-i fâni, baba tarafından sülâlemizin tarihini, şimdilik kaydıyla ve nüfus kayıtlarına göre 1800’lü yılların başlarına kadar gittiğini tespit ve tevsik itmiş. Rahmetli babam Abdulkadir Akar’ın tevellüdü, eski hesaba göre (Rûmi takvim) 1341, yeni hesaba göre (Milâdi takvim) 1925 imiş.

Babam, karındaşları arasında en zeki ve en akıllı olanı imiş. Zâten kendisi de yetim büyümüş. Babacığını hiç hatırlamaz imiş. Amma velâkin okumayı-yazmayı pek severmiş.

Öyle severmiş ki, ol zamanın şartlarında karyedeki ilk mektebi bitirmiş. Sonra bıyıkları terleyip vatana hizmet çağına geldikde; zeki ve dahî cevvâl oluşundan nâşî kendisini ‘candarma’ ( jandarma) yazmışlar.

Askeriyede jandarma olarak nice müstesnâ hizmetlerin altına imza atmış ve bu vesile ile zâtına nice takdirnâmeler tevdi edilerek taltif edilmiş. Ânın içün kendisini “gedikli”ye ayırmışlar ve daha uzun yıllar (yedi sene) orduda bilfiil vatana hizmet itmesi sağlanmış.

Amma velâkin, yedi sene hizmetten sonra bütün ısrarlara rağmen askeriyeden ayrulup adliyeye intisap idmüş ve dahî hâkimin nezâretinde zabıt kâtipliği vazifesini deruhte etmiş. Bu meyanda ve zaman içre devletin kanunları hakkında ve dahî arzuhâl yazmakla alâkalı mevzûlarda nice bilgiler edinmiş ve nice tecrübeler kazanmış.

Askeriye ve adliyede oldukça bilgi ve tecrübe kazandıktan sonra, yapılan bir imtihanda muvaffak olup, nüfusa intisap etmiş. Zâten kendisi girdiği imtihanları hep birincilikle kazanır imiş.

Nüfus memuru olduktan sonra, tayini Gücük Nahiyesi nâmında dağlık sayılabilecek bir yere çıkmış. Ol Nahiyede ‘Hububatçı’, nâm-ı diğer ‘Çöl oğulları’ nâmında bir aşiret var imiş. Bu aşiret güçlü mü güçlü, azâmetli mi azâmetli imiş. Tâbir-i câizse bir elleri yağda, bir elleri de balda imiş.

Ayrıca üzerlerinde hükümran oldukları on bir karye-i aşirete hükmeder; ol karyelerde onlardan habersiz ne kervan geçer ne de kuş uçarmış.

Ol karyeler umûmiyetle dağlık-taşlıkmış amma velâkin ahâlisi pek tutkunmuş. Zaman zaman yiğitler serdârı Battal Gazi’nin memleketi olan Malatya diyarından ol karyelere dedeler gelir ve bâhusus Doğan Dede nâmıyla mâruf bir dede bu karyeleri gezer, ahâli de ol dedeye büyük hürmet gösterir, izzet-i ikramda bulunurmuş.

Doğan Dede de, karyelerdeki ahâliden topladığı çok miktardaki koyunları her geçtiği karyenin fakir fukara fertlerine dağıtır, böylece hayır hasenatta bulunur imiş.

En son geldiği Gücük nahiyesinde babama da koyun teklif edermiş amma velâkin rahmetli babam almazmış.

İşte Gücük Nahiyesi ve mücâvir karyelerin manzara-i umûmiyesi ve dahî ahvâl ve şerâiti bu minvâl üzre imiş.

NOT: Devam edecek…

01 Ocak 2022

İlhan AKAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.