ALBUSTANDA BİR KARYE

(Dokuzuncu Fasıl)

 

Sekiz hafta önce yazmaya başladığım “Albustanda Bir Karye” adlı hikâye denemesini kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

Karye-i Til oldukça büyük bir Türkmen Obası olup, ahâlisi dîn-i mubîn-i İslâmiyye’ye müntesip imiş. Ahâli kendi hâlinde tarlasını- tahılını eker-biçer, mazbut ve mütedeyyin bir hayat yaşarmış. Civar karyelere nazaran ictimâî hayatı daha sâkin ve sükûnetle geçermiş.

İşte bu cihetle karyede yaşayan sülâlelerden birisi olan ve zamanın şartları muvâcehesinde oldukça variyatlı olan Gafarlar, dedemin rahmet-i Rahmana kavuşmasıyla birlikte, Osmanlıdaki taht kavgaları gibi kendi aralarında miras kavgasına tutuşmuşlar. Nefeslerini ve kuvvetlerini birbirleriyle uğraşarak tüketmişler. Birbirlerine düşmüşler ve zaman içre nana muhtaç olmuşlar.

Birlikleri dağılmış, güçleri tükenmiş, ellerinde ne var ne yok satmışlar, tam bir mirasyedi olmuşlar. Bidâyette kendileri hizmetkâr (hizmeker) çalıştırırken, sonradan kendileri bizzat ellerin kapısında   hizmetkâr (hizmeker) olmuşlar.

Türkmenlerin târihi tekerrür ediyormuş. Atalarım Bilge Kağan, Kül Tigin ve Vezir Tonyukuk’un Orhun Âbidelerinde söylemiş olduğu gibi; “Bir ve beraber olunmadığı müddetçe ne ilin kalır ne tören kalır ne birliğin ne de beraberliğin!”. Çin saraylarına hizmetkâr olunduğu gibi sen de ellerin (başkalarının) kapısına işte böyle hizmetkâr (hizmeker) olursun!

Herkes ayrı baş çekip başına buyruk hareket ederse sonuç elbetteki değişmez. Târih tekerrür eder amma velâkin ibret alınsaydı hiç târih tekerrür eder miydi diye de târihi târif ederler!

Gafarlar sülâlesine kan ve akrabalık bağıyla bağlı olanların ekseriyetinde ictimâî, rûhî ve fiilî irsiyet olarak hiç de hoş olmayan cehâlet ve bedevîlik keyfiyetleri görülürmüş.

Öyle ki, karındaşlarının zürriyetinden ve sülbünden gelen çocuklarının muvaffakiyetlerini kıskanma dahî bunlarda had safhadaymış. Anlaşılmaz bir şekilde hissiyat olarak bu durumdan rahatsız ve huzursuz olurlarmış. En azından bu muvaffakiyetleri görmezden gelirler ve dahî tebrik etmekten bile imtina ederlermiş. Hâlbuki bilmezlermiş ki, ağaç dalıyla gürlermiş. Aslında bilirlermiş, bilirlermiş, hem de çok iyi bilirlermiş amma velâkin kıskançlıklarından dolayı pis gururları buna bir türlü imkân vermezmiş.

Darda kaldıklarında göstermelik olarak sadece “-mış” gibi yaparlarmış.

Yazık! Yazık! Hem de çok yazık! Acınası bir durum… Hastalıklı bir ruh hâli maalesef!

Mâmâfih, muhataplarının bu durumların farkında olmadığını zannederlermiş. Muhatapları farkında hem de çok iyi farkındaymış amma velâkin yüce gönüllülüğü, merhameti, insaniyeti ve dahî vicdaniyetinden nâşî, meselelere geniş bir zaviyeden bakar, derûnî düşünür ve bundan dolayı bunların birçoğunu görmezden, bilmezden, duymazdan gelirmiş.

Haddizâtında husûsen Karye-i Til’de, umûmen de Cemaatı-ı İslâmiyyede usa, akla, mantığa, medenîliğe, insanlığa ve dahî dîn-i mubîn-i İslâmiyyeye zıt olan, ters gelen bu menfî keyfiyet ve husûsiyetler, ictimâî olarak yaygın bir şekilde memleketin ve cemiyetin ekseriyetinde var imiş.

Bu ahvâl ve keyfiyetler hiç Cemaat-i İslâmiyyeye yakışıyor mu? Rabbü’l âlemin Müslümanların ol hâllerine ne diyordur acep? Hiç tefekkür edilmiş midir?

Bu marazî bir hâldir. Bu gidişatla ol maraziyyenin tedavisi de pek mümkinat dâhilinde gözükmemektedir maalesef!

Bu fakirin çocukluk ve ilk gençlik yıllarında karyedeki kadınlar çok çilekeş, çalışkan, ar, hayâ ve terbiye sahibi idiler. Karyenin ictimâî ve iktisâdî hayatı gereği hem bağda, bahçede, tarlada çalışır hem de ev işleriyle ve hânedeki küçük-büyük baş hayvanlarla alâkadar olurlardı.

Ol zamanın şartlarında karyede ne elektrik vardı ne de hânenin içindeki musluklarından akan sular. Binâenaleyh, buzdolabı, çamaşır makinası, bulaşık makinası, elektrik süpürgesi gibi kadınların işlerini kolaylaştıran medeniyete dâir hiçbir şey yok idi.

Amma velâkin ahlâk vardı, terbiye vardı, ar vardı, hayâ vardı, sevgi vardı, saygı vardı, iyi niyet ve samimiyet vardı.

Kadınlar, erkekleri yolda- yolakta gördükleri zaman toparlanırlar, ayağa kalkarlar, edep ve terbiyelerini muhafaza etmeye çalışırlardı.

Yeni evlenen genç kızlar, en az iki sene kayın atalarına (kayınbaba) ve aile büyüklerine karşı gelinlik eder, seslerini pek fazla yükseltmezlerdi. Büyük bir edep ve terbiye içinde hareket ederlerdi. Üstüne üstlük, zamanın şartları gereği ve dahî geleneksel aile yapılarından dolayı kalabalık olan aile üyelerine saygıda kusur etmezlerdi.

Ama ya şimdi! Daha ilk günden bir balayı tutturmuşlar, vur patlasın, çal oynasın havasındalar! Gözleri hep dışarda; gezelim, tozalım, eğlenelim, zevk alalım bu dünyadan felsefesindeler. Kendi evlerinde yemek yapmaya dahî yüksünüyorlar. Hep dışarda yiyelim anlayışındalar.

Gelinlik yapmalarından vazgeçtik de, utanmadan daha gelir gelmez itaat-biat istiyorlar. Kayın atalarına, kayın analarına, büyüklerine, kocalarına kök söktürmeye çalışıyor ve başına buyruk hareket etmeye çalışıyorlar.

Zamâne kızları ve gelinleri böyle işte. İşinize gelirse! Allah erkeklerin yardımcısı olsun demekten başka elden bir şey gelmiyor maalesef! Zâten bir cemiyette kadınlar bozulursa, her şey bozulur.

Bu durum zinhar unutulmaya!..

NOT: Devam edecek…

25 Aralık 2021

İlhan AKAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder

# olan

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.