ALBUSTANDA BİR KARYE

ALBUSTANDA BİR KARYE

(Yedinci Fasıl)

 

Altı hafta önce yazmaya başladığım “Albustanda Bir Karye” adlı hikâye denemesini kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

Ol bahçemizdeki meyvelerden karye ahâlisinin kısm-ı âzâmı müstefîd olur iken, biz de ol meyveleri komşularımızla, dostlarımızla paylaşmaktan büyük zevk alırdık.

Bâhusus unutulmaya ki, “Cennet’in kapısını cömertler açar!”. “Allah, hiç kimseyi cimri eylemeye” diye dua edeceğim amma velâkin, zâten hakikatte haksız olarak Allah hiç kimseyi cimri eylemez.

Cimrilik, bizâtihi ben’î âdemin kendi hür irâdesi ve tercihiyle tecellî ider. Bundan nâşî, ol mevzûudaki asıl ve hakikî müsebbip, Allah değil, bizzat ben’î âdemin kendisidir.

Mâmâfih, Rabbü’l Âlemîn Kur’ân’ında, “Bahçe Sahipleri” üzerinden tüm kullarını ikâz etmiş değil midir? (Kalem Sûresi, 17-33. Âyetler).

Yine unutulmaya ki, malın da mülkün de hakikî sahibi Allah’tır. Mal da mülk de dünya süsleri ve nimetleri olup, geçici süreliğine emâneten bizlere verilmiştir. Zamanı gelince emânetin asıl sahibi, canlarımız da dâhil olmak üzre emânetlerini geri alacaktır. Bundan kaçış ve kurtuluş yoktur. Kurtulsa kurtulsa “Deli Dumrul” kurtulurdu(!).

O hâlde ey insanoğlu! Bu cimrilik nedendir? Neden cimrilik yapar da Âhiret yurdunu tehlikeye atarsın? İnfak etmek en güzeli değil midir? Fırsat varken infak et de huzur bul ey insanoğlu!

Ancak infak ederken dikkat et! Gerçekten Allah yolunda yol yürüyen fakirlere, yoksullara, gariplere, mazlumlara infak et! Himmet, hizmet diyerek Allah adıyla seni aldatan şarlatanlara değil! Gâvurun ekmeğini yiyerek Allah’ın dinine ve Müslüman milletine kılıç çalan ensesi kalın yoldan çıkmış şeytanın zenginleşmiş uşaklarına değil!

Yine infak ederken dikkat et ey insanoğlu! Allah adıyla aldatan sarıklı- sarıksız, cübbeli- cübbesiz, şalvarlı- şalvarsız, sakallı- sakalsız, menzilli- menzilsiz, paşalı- paşasız, ağalı- ağasız, ünlü- ünsüz, çarşambalı- perşembeli, süleymancılı- süleymâncısız, ışıklı- ışıksız, nurlu- nursuz, sofili- sofisiz, mehdîli- mesihli, haydârîli- adnânîli olup da enseyi yiye yiye kalınlaştırmış, akılsız müridlerini meyyitleştirmiş lâf cambazlarına değil!

Yoksa her iki dünyanı da mahvedersin ey insanoğlu!

Bahçedeki bal kovanı ballarının kısm-ı âzâmı, içinde bulunduğu husûsî hâl üzre ağabeyim Nevzat’a nasip olurdu. Çünkü kendisi Bursa’da âli mekteplerde ilim tahsil ider iken, bir hâtuna meftûn olmuş ve dahî kara sevdalara tutulmuştu.

Mezûniyetten sonra düğün olsun, toy olsun; gençler vuslata ersin kutlu son olsun! Deyup üzerimize düşeni yapmamıza rağmen, ilk tecrübemizde muvaffak olamayışımızdan nâşî ağabeyim ince marazîyeye dûçar olmuş, kanlı ifrâzatlar sarf iderek zaifledikçe zaiflemiş, Albustan’daki şifâhâne hücrelerine düşerek şifâ arar olmuştu.

Ne de olsa Anadolu’nun kara yağız saf delikanlısı değil miydi? Mecnun misâli Leylâ’sına kavuşamazsa nefsini helâk ider, kahrolur; kendisini deli divâne gibi uçsuz bucaksız çöllere vurur!

Eski zamanlarda sevdâ işte böylesine sâfiyâne ve dahî mâsûmâne idi. Şimdilerde olduğu gibi suflîyâne ve dahî hâyinâne değildi.

Ol demlerde şehr-i Ankara’da âlî mekteplerde ilim tahsil iden bu fakir, ol duruma muttali olur olmaz vakit geçirmeden harekete geçmiş ve garip ağabeyinin şehr-i Ankara’ya gelmesini temin ederek Şifâhâne-i Hacettepe’de tedavi olmasına vesile olmuştu. Bu sûretle kendisinin de içi rahat etmişti.

İşte o meşhur ol muazzam balların kısm-ı âzâmının ağabeyime nasip olması bu sebepten idi. Çünkü kendisinin ince marazîyeye yakalanmış olmasından nâşî, oldukça zaiflemiş olan bedeninin kavî olması lüzum hâsıl ediyordu.

Rahmetli babacığı ol güzelim balları tenekelere doldurur, “oğulcuğum yesin de kuvvetlensin” deyu nice çileler çekerek, nice meşakkatlere katlanarak tâ Bursa’lara, Susurluk’lara götürürdü.

Eee, ne de olsa baba şefkati ve merhameti değil mi?

Ol bahçenin ağılında kocaman bir Hollanda (ala, siyah beyaz) ineğimiz de var idi. Zavallı inek, bol bol süt verirdi. Mûtad olduğu üzre hâmile kalmış, doğumu da yaklaşmıştı.

İşte bu sıralarda, soğuk bir kış gicesi, komşumuz ve sonradan da akrabamız olacak olan ve dahî rahmet-i Rahman’a kavuşan Tapucu nâmındaki bir ben’î âdemin evine ziyârete gidüp, gicenin geç saatlerine kadar yârenlik ettiğimiz demlerde, -ki rahmetli babam çocukluğumuzda okuduğumuz “Battal Gazi” romanını hâne halkına heyecanlı heyecanlı anlattığı anlar idi- meğerse ağıldaki Hollanda ineğimiz doğum yapmış (guzlamış), hem de kendisi gibi ala ikiz buzağı doğurmuş, fekat ağıldaki direğe bağlı olduğu içün zavallı inek, yavrularını  doğurur doğurmaz onlara ulaşıp da ıslak bedenlerini yalayarak kurutamamış, bundan nâşî soğuktan bir tanesi ölmüş, diğeri ise can çekişiyor hâldeydi.

İşte hâneye avdet ettiğimizde durum bu vaziyette idi.

Hemen canlı olanını bir beze sarıp hânenin içine almış, sobayı yakıp kurulamış, sıcak bir şeyler içirip ısıtmış amma velâkin onu da kurtaramamıştık.

Canınız ne ister, canlar can içre, kalanlar hüzün içre!..

NOT: Devam edecek…

11 Aralık 2021

İlhan AKAR

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.