TECRÜBE İLE SABİT-27-

‘Yağı da ite yedirmeye gerek yok…’

 

Vakti zamanında Elbistan’ın Sevdilli köyünde varlıklı mı varlıklı, İmam Ağa adında biri yaşarmış.

Dünyalık adına ne istese alıp satabilen bu ağa, oğlan evladı açısından o kadar da şanslı değilmiş. Hiçbir şeyinin sayısında sınırlama olmamasına rağmen, Allah oğlan olarak bir tek çocuk vermiş ona. İmam Ağa, soyunun devamını sağlayacak bu çocuğa, ismini de yaşatsın diye kendi adını koymuş.

Çocuk, ‘yediği önünde yemediği ardında’ hesabından, varlık içinde yetişmiş. Bir gün İmam Ağa, dizinin dibine oturttuğu oğluna, ‘Oğlum, kazandığım parayı benden sonra sobada yaksan ömrünün geri kalanında üşümezsin’ diyerek nasıl bir varlığın mirasçısı olduğunu kendi lisanınca anlatmış.

Günler birbirini kovalamış, seneler birbiriyle yarışmış ve gün gelmiş imamın oğlu askere çağırılmış. Sene ellili yıllar... Bir süre sonra asker olan genç İmam, babasına mektup yazarak elli bin lira para istemiş. Zamanına göre oldukça yüklü bir paradır bu... Baba da, ‘Bizim oğlan herhalde çok kıymetli bir arazi aldı yahut da bir şirkete ortak oldu ki böyle yüklü bir para istiyor’ diye düşünerek, nedenini sormaksızın göndermiş.

Oysa İmam, bu paraya, o bölgede o ana kadar varlığı dahi bilinmeyen bir teyp almış. Bir süre sonra İmam askerden izine gelmiş. Hoş-beşten sonra, babası, çok merak ettiği elli bin liranın akıbetini sormuş;

Oğul... Benden istediğin elli bini ne yaptın? Hesap sormak için değil yatırımı neye yaptığını merak edişimden…’ diye sormuş.

 

Oğlu, hemen ayağa kalkmış. Gururla içerisinde teybin bulunduğu kutuyu çantasından çıkarıp babasına uzatmış.

Babası ilk kez gördüğü bu aletin ne olduğunu anlayamamış. İmam şaşkınlığını da gizleyemeden;

‘Oğlum, bu ne ki elli bin lira verdin?’ deyince oğlu teybi çıkarmış ve maharetini göstermek için düğmesine basmış. Teyp başlamış türküler çalmaya... Baba önce şaşırmış sonra da öfkesini saklayamamış. Bunu fark eden oğul, işin nereye varacağını bildiğinden, teybin ses kayıt düğmesine basarak tabiri caizse dışarı kaçmış.

On-on beş dakika sonra tekrar içeri girmiş. Tabii babası, arkasından vermiş veriştirmiş. Bunu tahmin eden oğul, teybi başa sararak, babasına, kaydedilen sözlerini dinletmiş. Odada kimsenin olmadığı bir sırada söylediği sözlerin noktası noktasına ve aynıyla kendisine dinletilmesine daha çok öfkelenen baba;

‘Ben sana elli bin lirayı, evime muhbir alasın diye mi gönderdim?’ diye bağırmış.

 

Aradan bir süre geçmiş; ağa, askerliğini bitiren ciğerparesi, tek evladı İmam’ı anlı-şanlı bir düğünle evlendirmiş. Ancak İmam bununla yetinmemiş; oğlu için üç de kız kaçırmış. Hanım sayısını dörde çıkaran ve her biri için müstakil bir ev yaptırarak her hanenin geçimimi ayrı ayrı sağlayan İmam zorlanmaya başlamış. Zaten yıllar öncesinden boşa giden o elli bine de halen içi yanıyormuş.

Sene atmışlı yıllara dolanmış, her hanımdan yedi sekiz çocuk sahibi olan İmam, zamanın en pahalı arabasını alıp, kendisine Kırlangıç isminde bir de şoför tutmuş. ‘Hazıra dağ dayanmaz’ diyen ataların sözü bir kez daha ve tecrübeyle sabit olmuş, baba İmam’ın ‘Yakacak olsan seni ömrünün sonuna kadar ısıtır’ diye bıraktığı mal, hazanda dökülen yaprak gibi savrulmuş, güneş gören kar misali eriyerek günden güne küçülmüş.

 

Küçülen mal büyüyen gideri karşılayamadığından, İmam, düşünmüş taşınmış ek gelir sağlamak adına, yanına kattığı adamlarla Malatya’da kabadayılığa soyunup, haraç kesmeye ve baç almaya başlamış… Bir müddet de bu işi yapan İmam, emniyet birimleri tarafından yapılan sıkı takip sonucu bu işten el çektirilir.

Emri altındakilerden de kendisini sorumlu tutan İmam; ekibine yeni bir iş bulma adına, artık; gücü düşük, yükü fazla kamyonların hız kestiği rampalarda, arkadan yanaşarak yükün bir kısmını, bir araca aktarmakta ve bu malı satışa sunarak paraya çevirmektedir. Sattığı malın türü de, rampada zorlanan kamyonların taşıdığı malın türüne göre naylon kadın ayakkabısından tutun da balona kadar çeşitlilik arz etmektedir…

 

Tükenmez sanılan malı tüketen, varlıkta yanını-yöresini çeviren çıkarcıların dost olmadıklarını gören ve biteceğini düşünmediği ömrün büyük bir kısmını geride bırakan bizim İmam, son zamanlarında bir traktör almış. Serde ağalık var ya, bir de şoför tutarak komşu köylerde patos çekmiş, çift sürmüş ve elinde kalan araziyi ekip biçerek bir geçim çıkarmaya çalışmış.

Babasıyla olan dostluklarından dolayı bütün bunlara vâkıf olan İkizpınar köyünden Ali Demir, bir keresinde, İstanbul’dan Elbistan’a gelirken, aynı otobüste yolculuk yapan İmam amcayı fark etmiş ve hemen yanına gelip oturmuş. Eski dostluğun getirdiği samimiyet ve hoşgörü bir daha filizlenmiş. Hal hatırın ardından gelmişten geçmişten konuşmuşlar. Konu konuyu açmış;

‘Eeee, ömür su gibi geçip gitti desenize…’

‘Gitti hem nasıl; göz açıp kapayıncaya kadar…’

‘Oğullar nerde?’

Gururlanarak başını dikleştirir. Ne de olsa böyle bir cevabı vermek belki de bugüne dek kimseye nasip olmamış diye düşünür. Kendine güveni sesine de yansıyarak cevap

‘On yedisi de yurt dışında…’

Bu arada, Ali’nin aklına, İmam dedenin, bıraktığı mal hakkında söylediği soba işi düşer.

‘Zengindin, gün gördün; kabadayıydın, güç gördün; yol kestin, mal aldın; el bir evliliği zor çevirirken sen dört evlendin… Bunca yaşanmışlıktan sonra, biz küçüklere ne tavsiye edersin?’

İmam önce susmuş, birkaç saniye düşünmüş, mahzunluğu yüzüne yansımış. Ne söylese boşa gideceğinden eminmiş.

‘İyilik… iyilik… iyilik…’ dedikten sonra;

 

Varlıkta yoklukta gelip geçici

Kader bin-bir türlü hâle düşürür

Dünyaya gelenler konup göçücü

Her yaştan insanı yola düşürür

 

 Evlat ü ıyal’la övündürüyor

Ataşa atarak göyündürüyor

Sinene vurarak dövündürüyor

Bülbülü dikenli güle düşürür

 

Rüyadan farksızdır baharı yazı

Aşığa hoş gelir maşukun nazı

Mazlumların gözyaşıdır, niyazı

Seni daha beter kula düşürür

 

Hazana dayanmaz, bahçenle, bağın

Varlık elden gider kaybolur çağın

Kıymeti olur mu çırçıplak dağın

Gözünü kurumuş dala düşürür

 

İyilikten daha güzel iş yoktur

Gülmeyi, kebapla bir tutar doktor

Ferhat’ı, Kerem’i Mecnun’u çoktur

Kimin dağa kimin çöle düşürür

 

Söner mi? Sönmüyor aşkın ataşı

Volkandan farksızdır yüreğin başı

Yakup’u kör etti akan gözyaşı

Yusuf’u, Züleyha dile düşürür

 

Gönül ülkesinin kıyısı olmaz

Yanıp-yakılmanın sayısı olmaz

Sevip ayrılmanın iyisi olmaz

Adını-sanını dula düşürür

 

İşte böyle evlat dünyanın hâli

Boş geçen her günün sana vebali

Gözükara şair diyor ahâli

Bülbül-i şeydayı çile düşürür

 

Ezcümle ‘İyilik edeyim diye yağı da ite yedirmeye gerek yok evlat.’ diye eklemiş.

İnsan bu, neredeeeen nereye?...

 

Bu yazıya kaynaklık eden İkizpınar köyünden 2009-2014 il genel meclis üyeliği, 2014-2019 büyükşehir meclis üyeliği, 2019’dan bu tarafa da Elbistan Belediyesi Encümen azası, Sayın Ali Demir’e (1960)teşekkür ederim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.