ALBUSTANDA BİR KARYE (Altıncı Fasıl)

Beş hafta önce yazmaya başladığım “Albustanda Bir Karye” adlı hikâye denemesini kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

Bağımızın yanında bir de birkaç dönümlük çok güzel bir bahçemiz vardı. Ol bahçe, rahmetli babamın memuriyetten emekli olduktan sonra, “Acaba kendi karyemde yaşayabilir miyim, bir tecrübe edeyim” düşüncesinden hareketle Albustan Ziraat Müdürlüğüne numûne bahçe olarak yaptırılmıştı. Rahmetli, bahçenin başucuna zamanın şartlarına göre güzel bir ev de yaptırmış idi.

Mâmâfih, “kendi karyesinde yaşama düşüncesi”nde tereddüt ediyor olması, ictimâî intibak açısından anlaşılır bir şeydi. Çünkü rahmetli çok münevver ve medenî bir ben’î âdem olup, zât-ı âlisi askeriyede, adliyede, nahiye müdürlüğünde, nüfus müdürlüğünde devlet umûru görmüş, tecrübeli, bilgili ve aynı zamanda da parlak bir zekâya sahip idi.

Bundan nâşî, ictimâîyyat nokta-i nazarından karye hayatına intibak etmedeki endişesi bittabi zaman içre tahakkuk edecek ve dahi hakikat bulacaktı.

Netekim intibak edemediği içün, seneler sonra evi barkı, bağı bahçeyi ve dahi bütün arazilerini satıp, seksenlerin ortalarına doğru Devlet-i aliyye-i Osmâniyye’nin bir zamanlar payitahtlığını yapmış olan yeşil Bursa’ya hicret edecekti.

Bursa’ya hicret etmesinin sebeb-i hikmeti, en büyük mahdûmu ağabeyim Nevzat’ın, sene-i yetmişlerin başlarında Bursa’daki Mekteb-i İktisadiyye’nin âli kısmında ilim yapıyor olması idi. Ânın içün daha evvelden ol şehri ziyâret itmiş ve dahi çok sevmişti.

Karyedeki ol bahçemiz aslında elma bahçesi olarak tanzim edilmiş olmasına rağmen, aradaki boş yerlere çeşni olması bakımından az miktarda da olsa şeftali, kaysı, dut, ceviz gibi meyve fidanları da dikilmişti.

Bütün bunların yanında ol bahçemizde Isparta gülleri, bal arası kovanları, tavuklar, horozlar, cins tavuk ve horozlar, culuklar (hindiler), Pekin ördekleri, Hollanda inekleri de var idi. Bahçenin etrafı da çepeçevre Selvi fidanlarıyla (dikmeler) donatılmıştı. Çünkü rahmetlinin ufku genişti. O kadar genişti ki; elektrik, telefon, televizyon gibi medeniyete dair araç, gereç ve teçhizatın karyeye girmesine rehberlik eder ve bunları da ilk kez kendisi kullanırdı.

Meselâ, daha karyeye elektrik gelmeden önce siyah beyaz televizyonu kendisi almış ve motor akülerinden enerji temin etmek suretiyle ol televizyonu kullanmıştık.

Sabaha karşı ol televizyonda Muhammed Ali Klay’ın boks maçlarını izlerdik. Ama rahmetli Muhammed Ali, daha birinci ya da ikinci rauntta rakibini nakavt ider, bizim de uykusuzluğumuz yanımıza kâr kalırdı.

Televizyon, koca karyede tek bizim hânede olduğu içün (yetmişli yıllar ve siyah beyaz tek kanal var idi), yakın eş, dost ve akrabalar hep bizde toplanır, yer, içer, hep birlikte televizyon seyrederek hoşça vakit geçirirdik. “Vizontele” filminde yaşananlar, neredeyse birebir bizim hânede televizyon seyrederken de yaşanırdı.

Ol bahçemizde çok mu çok, sulu mu sulu, tatlı mı tatlı misket, starking ve golden elmaları, bal gibi kaysı ve şekerpare kaysıları, dut, ceviz, Bursa şeftalisi hatta kendiliğinden yetişen yerli şeftaliler dahi olurdu.

Albustan yöresinin dutları gibi dutlar, hiçbir yerde bulanmazdı. Çünkü ol dutlar, çok şıralı, iri ve çok lezzetli idiler. Daldaki dutları beyaz bezlere silkeleyerek topluca yemenin yanında, ağaca çıkıp dalda tek tek yemenin de tadına doyum olmazdı.

Ayrıca duttan pekmez de yapılırdı ve ol pekmezler çok leziz olurdu. Elmaların da bir kısmı dilimlenerek kurutulur ve kışın hoşaflarda (komposto) yemek içün elma hahı (elma kurusu) yapılırdı. Elma hahının yanında kaysılar da kurutulur, onlar da hoşafın içinde yenilmek içün çir (kaysı kurusu) yapılırdı.

Ol bahçede kara kovan balları da var idi. Ol balların peteklerini arılar kendileri yapardı. Ol ballar kehribar misâli öylesine saf, öylesine leziz, öylesine keskin olurlardı ki, yerken boğazınızı yakar ve dahi üç yemek kaşığından fazlasını yiyemezdiniz. Çünkü kesip atardı. Hatta bu hakiki balı fazla yiyenler komaya dahi girebilir, bal zehirlenmesine dûçar olabilirlerdi.

Bu fakir-i fâni hissiyatında çok hassas, ince ve derûnî ruhlu, duygulu ve dahi lirik ve romantik bir yapıya sahip olduğu içün, ol bal arıları kovanlarının başucunda saatlerce vakit geçirir, arıları seyreder, onların muazzam çalışmalarını, yardımlaşmalarını, usta bir mimar edasıyla gergef gergef ördükleri peteklerini, kolonilerini ve dahi emeklerini büyük bir hayret ve hayranlıkla izler, Nahl Sûresi’ndeki vahyi hatırlar ve Kâinat âyetleri (Bal arısı da dâhil olmak üzre Kâinattaki tüm mahlûkat) ile Kur’ân’daki kelâmî âyetleri tefekkür dünyasında birleştirir, saatlerce derin düşüncelere dalardı.

Arzın en faideli, en şifâlı mahsûlü olan ol balları istihsâl iden bu bal arılarına teşekkür eder ve dahi ben’î âdemin rızıklanması içün ol mahsûlün üretilmesi kâbiliyetini arılara bahşeden Rabbine şükrederdi.

Yine bu fakir-i fâni tabiat âyetlerini çok sevdiği ve dahi çok hissiyatlı, lirik, romantik ve pastoral duygulara sahip olduğu içün, diyâr-ı Ankara’da âli mekteplerde okur iken yaz tatillerinde karyeye avdet iddükte ol bahçenin etrafındaki Selvi ağaçlarıyla buluşur, baştan başlamak üzre her birine en az yarım saatlik bir vakit ayırır, âdeta onlarla konuşur, dertleşir, hâlleriyle hemhâl olurdu.

Ol Selvi ağaçlarının ve dahi meyve ağaçlarının gövdelerini, dallarını, yapraklarını tek tek inceler, kendisi yokken bedenlerinde ve hâllerinde ne gibi değişiklikler olmuş, fehmetmeye çalışırdı. Bu vuslattan da büyük zevk alırdı. Daha sonra sıra diğerlerine geldiğinde, hepsiyle tek tek buluşarak hasret giderirdi.

Hele de bu fakir, sıcak yaz akşamlarının ıssız ve sessiz gicelerinde dut ağacının altındaki masanın sandalyesine oturup mehtabı seyrederken büyük zevk alır, derin derin hülyalara dalardı.

Ol gicelerde ılık ılık esen meltem yellerinin usul usul esintileriyle hafif hafif kıpraşan Selvi ağaçlarının yaprakları arasından süzülerek gelen ve dahi bu bahtsıza göz kırpan dolunayın ışıltılarına ise hiç doymazdı.

İşte bu minvâl üzre bu fakir-i fâni, ol hâlet-i rûhiye içre uçsuz bucaksız semâyı seyr ü âlem iderken, derin derin düşüncelere dalardı. Ve dahi Samanyolunda mes’ûd ve bahtiyâr bir şekilde tebessüm iderek parlayan küme küme yıldızların arasında yedi kandilli bir Süreyyâ yıldızı olmayı da çok arzu iderdi.

Şu husus da ilâve edilmiş olsun ki, ol bahçeyi karyedeki ahâlinin kısm-ı âzamı, bâhusus mürekkep yalamış genç takımı ziyâret ider, meşhur dut ağacının altında yakın dostlarla, komşu ve akrabalarla nice sohbetler, nice muhabbetler edilerek hemhâl olunurdu.

NOT: Devam edecek…

04 Aralık 2021

İlhan AKAR                                                        

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.