ALBUSTANDA BİR KARYE

(Dördüncü Fasıl)

Üç hafta önce yazmaya başladığım “Albustanda Bir Karye” adlı hikâye denemesini kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

Bu fakir-i fâninin çocukluk yıllarında her şey bol idi. Yağlar- ballar, peynirler- kaymaklar, yoğurtlar- ayranlar, horozlar- tavuklar, etler- yumurtalar, üzümler- pekmezler, erikler- dutlar, elmalar- armutlar, sebzeler- meyveler ve dahi niceleri…

Hepsi de ilaçsız, katkısız, hormonsuz ve dahi tamamen tabiî oldukları içün, ol dünya nimetlerinin tatları da çok nefis, leziz ve hoş olurdu.

Zâten bundan nâşî ol nimetler olduğu gibi görünür, göründüğü gibi de olurlardı. Çünkü ben’î âdem, mâzide onların tabiatıyla henüz oynamamış idi.

Ve dahi cümle ahâli kanaatkâr, sebatkâr, hayırhah, diğerkâm, cömert ve şükran-ı medyûn idiler. Şimdikiler gibi açgözlü, cimri, bencil, müsrif, hayırsız ve şükürsüz değillerdi. Aralarındaki yardımlaşma duygusu ve imece usûlüyle meselelerini kolaylıkla hallederlerdi.

Karye ahâlisinin ictimâî hayatı çok renkli idi. Koyun sürülerine koç katım zamanı bir şenlik ve bayram havası içinde geçerdi. Koçların sırtları rengârenk boyalarla boyanır, boyunlarına süslü püslü takılar asılırdı. Yemekler, börekler, çörekler, hedikler (nohut ve buğdayın karıştırılarak kaynatılması ile elde edilen atıştırmalık yiyecek) hazırlanırdı ve cümle ahâliye dağıtılırdı.

Rahmet-i Rahmana kavuşan bu ben’î âdemin memuriyetten önce babasının da sürüleri var imiş. Bu sürülere bekçilik yapan “Gevro” nâmında yiğit mi yiğit, iri mi iri bir de çoban köpeği varmış.

Hatta bir gün rahmetli babacık yazıda ekinlere bakıp eve döner iken alaca karanlığa kalmış. Bu sırada yakınlardan geçen sürülerin çoban köpekleri rahmetliye saldırmak içün şimşek hızıyla kendisine yaklaşırken, rahmetli o alaca karanlıkta “Gevro, Gevro” diye seslenivermiş. Rahmetlinin sesini tanıyan Gevro, sahibini koruma saik ve sevk-i tabiîsiyle hemencecik dönmüş ve diğer köpekleri durdurmaya çalışmış. O sırada yetişen çobanlar rahmetliyi kurtarmışlar.

Eğer Gevro, sâir köpekleri oyalamasa ve çobanların yetişmesine imkân vermese imiş, rahmetlinin işi pek zormuş. Çünkü rivâyet odur ki, bu köpekler arasında daha önceden Karye ahâlisinden bir ben’î âdemi öldüren çok azılı bir köpek de var imiş.

Hatta Ali Kâhyaların köpeği olduğu söylenen bu azılı köpek bir gün ebeme (babaanneme) de saldırmış. Çok yiğit olan ebem, âni bir hareketle köpeğin sırtına atlamış, var gücüyle boğazını sıkmış, boğuşurlarken çobanlar yetişerek ebemi kurtarmışlar.

Bu fâni çocukluğunda, emektar köpeğimiz olan Gevro’nun son demlerine yetişmiş, dedesinin yeşil çayırlarında hasta mı hasta, yaşlı mı yaşlı, zaif mi zaif, ak düşmüş saçlarına, kurt düşmüş yaralarına mahzun mahzun gezinirken, ahvâline ve dahi hâli pür melâline bu dünya gözüyle şahit olmuştu.

Gevro’nun ahvâli, sanki “Saldım çayıra, Mevlâm kayıra!” vecizesinde olduğu gibiydi. Veyahut da Şair Şeyhî’nin “Harnâme”sine biraz benziyordu.

Köpeklerden bahsetmişken, “Gümüş”ten söz itmeden geçmek bu fâni içün yakışık almaz…

Çocukluğumuzda dedemlerin yiğit mi yiğit, cesur mu cesur, gözünü budaktan esirgemeyen, akranlarından daha büyük çoban köpekleriyle dalaşmayı dahi göze alan “Gümüş” nâmında orta boy ve sarı renkte bir köpekleri vardı.

Gümüş, bu fakirin en iyi arkadaşı, âdeta can yoldaşı idi. Til-i Kebir’den, Til-i Sagir’e gidüp gelir iken, sürekli olarak bendenize yoldaşlık iderdi.

Yolda oynaşır, yarış yapardık. Tarlalarda bizi görüp de kaçışan cırıl cücüklerinin dalına biner, o kadar hızlı koşardı ki onları ha yakaladı ha yakalar olurdu.

Bir gün, Til-i Kebir’deki eski evimizin olduğu sokakta birlikte yürürken, Çürükler’in beyaz renkteki büyükçe bir köpeğiyle karşılaştı. Vakit geçirmeden hemen dalaştılar. Birbirleriyle kıyasıya har dalaşırken, çocukluk işte, bu fakir Gümüş’e arka çıkmak içün rakibine bir tekme savurdu amma velâkin olan bu fakire oldu.

Beyaz köpek bendenizin ayak bileğinden yakaladı ve ısırdıkça ısırdı. Ayağım kan revan içinde kalmıştı. Ellerim yerde, tek ayağım havada emekleye emekleye yakın olan evimize zor avdet itmiştim.

Zavallı anacığım evlâdını bu hâlde gördükde dayanamayup başladı feryad ü figana!

N’oldu sana?!.. N’oldu sana?!..

Bu tıfıl olanları anlatınca çok üzüldü ve karyedeki eski tedavi usulleriyle yaralarıma merhem olmaya çalıştı. Epeyce çekmiştim ve neticede aksak kalmadan iyileşmiştim amma velâkin dört adet köpek dişi izi de bu fakire beyaz köpekten hâtıra olarak kalmıştı.

Karyedeki çocukluk günlerimiz oldukça renkli ve sevinçli geçerdi. Çok mutlu ve huzurlu idik. Pancardan, çamurdan, ağaç dallarından kağnılar, arabalar, motorlar yapardık. Söğüt dallarından düdükler yapar öttürürdük. Buğday saplarından ve dikenlerin sivri uç kısımlarından enjektör iğneleri yapar, büyüklerimizin kollarına yalancıktan iğne yapardık.

Bahar aylarında dağlarda, tarlalarda çiğdem, nergis toplar; kengerden, çıtlıktan beyaz ve esmer renkte sakızlar yapardık.

Yaza doğru buğdaydan, güze doğru da nohuttan firikler (buğday ve nohut daneleri dallarıyla, buğday sapları yakılarak üzerinde yarı pişmiş hâle getirilirdi) üter, âfiyet üzere yerdik. Çok lezzetli ve neşeli olurdu. Ellerimiz külden, kül rengine dönerdi.

Ayrıca bir de tarhana firiği vardı. Tarhana, güzün buğday daneleri ile ekşimiş yoğurt katığından yapılmış bir yiyecek idi.

Büyük kara kazanlarda buğdaylar kaynatılarak pişirilir ve katık ile karıştırılarak büyük torbalara konulurdu. Bir gece soğukta bekletildikten sonra avuç içi sıkımı hâlinde damlardaki buğday saplarının üzerlerine serilerek dizilirdi.

Daha tam kurumadan hafif sararınca biraz yumuşak hâlde yenilirdi ve çok nefis olurdu. İşte buna tarhana firiği denilirdi. Tarhana iyice kuruyunca da çok sert olur ve kış aylarında ya tek başına ya cevizle birlikte ya da ılık suda ıslatılarak yenilir ve çok besleyici olurdu.

Çok nadirattan da olsa haramiliğe karşı damlarda geceleri yatılırdı. Dedemlerin damında dayımlarla birlikte bendenizin de yatmışlığı vardı.

Topraktan yapılmış dam sulanır, toprak mis gibi kokardı…

Etraf ıssız ve sessiz!..

Sadece ağustos böcekleri mûsiki icra ederdi. Gökyüzü pırıl pırıl parlak, mehtap sanki göz kırpardı insanın gözlerine... Ve samanyolunda küme küme yıldızlar, âdeta yarışırlardı salmak için o rengârenk ışıklarını insanın yüreğine…

Bâzen de üvezlerden (sivrisinek) korunmak içün, cimindirik tâbir edilen etrafı ince ve yüksek şallarla kaplı yataklarda yatar idik damlarda. Yatmadan önce bir taraftan tarhana yer, bir taraftan da günevik (ayçiçeği) çekirdeği çitlerdik. Çok hoş ve zevkli olurdu. Sonradan da mis gibi bir uyku çekerdik gecelerin zifiri karanlığında…

Bu fakir, o güzel çocukluk günlerini hâlâ yâd ider yaşlanmış hâtıralarında!..

Ol günlerde Karye ahâlisinde sevgi, saygı, terbiye, muhabbet var idi. Büyük, küçüğünü bilir; küçük de büyüğünü bilirdi!..

İctimâî hayattaki komşuluk münâsebetleri de çok güzeldi. Herkes iyi günde, kötü günde birbirlerinin yardımına koşar, sevinçlerini ve hüzünlerini paylaşırlardı.

Ya şimdi?!..

NOT: Devam edecek …

20 Kasım 2021

İlhan AKAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.