ALBUSTANDA BİR KARYE (Üçüncü Fasıl)

 

İki hafta önce yazmaya başladığım “Albustanda Bir Karye” adlı hikâye denemesini kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

Bahçedeki siyeçlerin (takrîben bir metre boyunda küçük taşlardan örülmüş bahçe duvarı) içinde, otların arasında ve dutların altında yarısı ala, yarısı kara veyahut tamamı kara, yeşil ve kızıl renkte yılanlar da çok olurdu. Bunların kimisi de zehirli idi. 

Bir yaz günü yine çocuklarla birlikte bahçede oynar iken, dut ağacının altında kıpkızıl bir yılanın olduğunu fark ittik. Herhâlde yılan derisini yeni değiştirmiş, parıl parıl parlıyordu. Sanırım dışarıya su içmeye çıkmıştı.

Daha önce de dedemin ağılında bulunan koyunlardan her gün bir tanesi görünüşte sebepsiz yere ölüyordu. Rahmetli Hacı dayımla ağıla duhûl ittiğimizde, her gün bir tane koyunun şişerek öldüğünü görüyorduk. Vücutları da yemyeşil oluyordu. Anlam veremiyorduk. Bir gün önce çok sağlıklı olan koyunlar acaba neden ölüyordu? Toplam beş koyun beş günde arka arkaya ölmüşlerdi.

Yine bir gün dayımla ağıla girdiğimizde, çatıdaki merteklerin (kalın selvi veya ardıç ağaçlarından yapılmış döşemeler) arasında kıpkızıl bir yılanın olduğunu fark itmiştik. İşte bu yılan, bahçede gördüğümüz yılandı…

Dayım hemen eline bir bel aldı ve merteklerin arasındaki yılanı öldürmeye çalıştı amma velâkin yılan kaçtı gitti, merteklerin arasına gizlendi.

Sonra dama çıktık. Dayım, toprak çatıyı merteklerin uç kısımlarının geldiği hizadan kazarak yılana ulaşmaya çalıştı fekat nâfile! Elimiz boş dönmüştük. Koyunlar ölmeye devam ediyordu…

Biz çocukların bahçedeki dut ağacının altında gördüğümüz yılan, işte bu kızıl yılandı. Yılanı görür görmez rahmetli dedeme hemen haber vermiştik.

Dedem, biz çocuklara “taş atın, öldürün!” diyordu amma velâkin kendisi elindeki belle hiçbir şey yapmıyordu. Bu arada yılan, önümüzden hızla geçerek ağıla doğru akıp gidiyordu. Biz taş atıyorduk fekat isâbet ettiremiyorduk.

Derken yılan, siyece iyice yaklaşmıştı. Zâten siyeci aşsa, otların arasından kaybolup gidecek ve çok yakın olan ağıldaki yuvasına erişecekti.

O arada dedem uyandı ve siyece tam girmek üzere olan yılanın beline elindeki belle vurdu. İki büklüm olan yılanın baş kısmından yarısı şaha kalktı ve kısa bir müddet sonra yılan ruhunu Çalap’a teslim itti.

Sonra Hacı dayımla birlikte biz çocuklar, tepemsi bir yere çukur kazarak yılanı içine koyduk ve ağusu (zehir) da kimseye zarar vermesin diye üzerine kireç dökerek toprağa gömdük.

O günden sonra ağılda hiçbir koyun telef olmamıştı. Belli ki müsebbibi zavallı kızıl yılandı!..

Dedemlerin bahçesinde irili-ufaklı rengârenk çok kuş olurdu. Kanatları ve gövdesinde sapsarı ve simsiyah renklerin olduğu güzel mi güzel, özel mi özel Ayıntap (Antep) bülbülleri, üveyikler, ala ve kara sığırcık kuşları, çeşit çeşit mitmirtiler, çalı kuşları, sakalar, serçeler, güvercinler hatta güze doğru dağlardan sökün idüp gelen kara kara, koca koca yaprak kuşları var idi.

Avcı hikâyelerine benzemesin ama bu fakir-i fâni çocukluğunda iyi avcı idi. Sapanla kuş avlar, attığını gözünden vururdu. İnanmayanlar Karyedeki akranlarıma suâl idebilirler.

Bâhusus, yağlı mitmirtileri avlar, cızbız iderek âfiyet üzre yerdim. Mitmirtiler çok leziz olur, tadına doyum olmazdı.

Ayıntap bülbüllerini ve üveyikleri avlamak çok zor idi. Çünkü bu kuşlar çok temkinli ve ürkek olup, ağaçların en üst dallarına konarlardı.

Dedemlerin bahçesine kuşların çok gelmesinin sebebi; hem bahçenin tenha bir mekânda oluşu hem de bahçede çok sayıda meyve ve dut ağaçlarının bulunuşu idi. Kuşlar, husûsiyetle dutları çok sever ve bol bol yerlerdi.

Yine bir gün, komşu bahçelerden sahibi Çiçeklioğlu nâmındaki bir ben’î âdemin ol bahçesinin altındaki ulu söğüt ve selvi ağaçlarının dibinde refîkim Rifat ile uzanmış sırtüstü yatar iken ve dahi gökyüzünü seyr ü âlem iderken, bir de ne göreyim; ulu söğüt ağacının en tepesine bir üveyik kuşu gelip konmasın mı?

Hemencecik ve usulca yerimden kalktım, sapanıma taştan mermiyi yerleştirdim, nişanımı aldım, gez-göz-arpacık ve atış…

Zavallı üveyiği vurmuştum amma velâkin üveyik ağacın altına düşmedi. Jet hızıyla pike yaptı ve kamikaze dalışıyla biraz ötedeki değirmen arığı diye tâbir edilen buz gibi Kevgilli suyunun içine çakılıverdi.

Hemen koştum ve belime kadar gelen suyun yüzeyinde yüzmekte olan üveyiği alıverdim. Üveyik canlıydı. Zavallının kanadı kırılmıştı. Uçamıyordu. Çok üzülmüştüm ama yapılacak başka bir şey de yoktu. Çünkü ben bir avcıydım…

Üveyiği aldım, rahmetli babama götürdüm. O da bismillah deyup kesiverdi ve av niyetiyle üveyiği yemek durumunda kalmış idik. Bilenler, bilir. Üveyik eti çok lezzetli olur.

Yukarıda bahsettiğim, güzün dağlardan sökün edüp gelen ve bahçelerdeki ağaç dallarına kesif bir şekilde konan çok sayıdaki yaprak kuşlarını da Karye ahâlisindeki avcılar tüfenkleriyle avlar ve âfiyet üzre yerlerdi.

Bu kuşlar, yaban kuşları oldukları ve dahi Karye ahâlisi tarafından henüz bilinmedikleri içün, aynı zamanda da ol kuşların gagalarının biraz eğri, pençelerinin de kartal pençelerine benzemelerinden nâşi, Karyeye ilk geldiklerinde yenilip-yenilmeyeceği hususunda farklı fikirler serdedilmiş, amma velâkin Karye İmamı Hocâfıs (Hâce Hâfız) tarafından verilen fetva üzerine herkes gönül rahatlığı içinde bu kuşları yemiş idiler.

NOT: Devam edecek…

13 Kasım 2021

İlhan AKAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder

# olan

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.