TECRÜBE İLE SABİT -22-  

Nem kaldı

‘Parsel parsel eylemişler dünyayı

Bir dikili taştan gayrı nem kaldı

Dost köyünden ayağımı kestiler

Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı’

Âşık M.Ş.

 

Bu dünyayı parselleyen aç-gözlülerden, hırsı şükrünü aşan para gözlerden, Karun'la aynı safta yer tutanlardan gayrisine, herkes toprağına gömülsün denecek olsa babasının tapıtı omuzunun üzerinde kalacak gariplere ne kalmıştır?..

Zenginin bedel olarak para ödediği, fakirin asker edildiği dönemin saltanatı hiç bitmemiş...

Çoğumuzun durumu; sınırda askerlik yaparak köyüne döndüğünde, konu komşudan ‘Hasan, hudutta askerlik yapanlar bol parayla dönüyormuş. Sen de epey para getirdin mi?’ diye soranlara, ‘Ne yalan söyleyeyim, çok para kazandım ama hepsini yüzbaşı yedi’ diyen askerden pek de farklı değildir.

Bu yazımda, sizlere;

‘Rezil olunmadan vezir olunmaz’ diyerek, ömrünü, vezir olacağı günü hayal ederek tamamlayan, çektiklerinin ahirette önüne günahlarının keffareti olarak çıkacağına iman eden; hayatına, en büyük zenginliğin kanaat olduğu inancıyla yön veren fakir fukara kesiminden Şıh Ömer -bizim köyün deyimiyle Şıh Omar Dayı'dan bahsedeceğim.

Bu Şıh Omar aynı zamanda, anadan dedemle dayı-bibioğullarıdır.

Laf aramızda, dedem de bir avuç ekecek yeri olmayanlardandır. Geçimini, on paracı olarak ektiği zenginlerin tarlasından elde ettiği gelirle çıkarmaya çalışır; o da yetmez, kışın Aşşâ'ya -Çukurova'ya- çalışmaya gider. Ancak, bu gitme para getireceği anlamına da gelmez. Çoğu kez bitsiz gidip bitli döner. Her dönemde olduğu gibi o dönemde de geçim derdi her derdin üstündedir, anlayacağınız.

Neyse, biz gelelim Şıh Omar'a...

Şıh Omar Dayı uzun-ince boylu, ak saç ve sakallı, masum görünümlü ve derviş edalı bir adamdır.

Bir sene, Eldelek köyünden, içlerinde Şıh Omar Dayı'nın da bulunduğu üç kafadar Maraşaltı'na çalışmaya giderler. Fakat bir türlü, para kazanacakları sağlıklı bir iş bulamazlar. Bir gün çalışır, bir hafta yatarlar. Tabii o bir günlük çalışmadan kazandıkları da, yarı aç yarı tok günlük iaşelerine zar-zor yetmektedir. Ve bunun böyle gitmeyeceğinin üçü de farkındadır.

Kara kara düşünürlerken Selim Ali'nin aklına bir fikir gelir. ‘Omar Ağam, sen şıh ol, biz de mürit... Şansımızı bir de böyle deniyelim. Ne dersin?’ der. Olur mu, olmaz mı derken bu işte karar kılarlar.

Ve ardından düşerler yola... Ora senin bura benim gezerlerken sonunda bir köye misafir olurlar. Köy halkı ‘Köyümüze şıh gelmiş. Muhtarın evinde misafirmiş’ diye birbirlerine duyururlar.

Akşama, muhtarın evi, derdini anlatarak çare arayan köylülerle dolar. Bilmem kaç yıldır çocuğu olmayanını mı dersiniz, evden öfkeyle çekip giderek yedi yıldır haber alamayan oğlan babalarını mı ararsınız... her birinin cüsün cüsün derdi vardır.

Bizim iki mürit talepleri alıp büyük bir temennayla şıh efendiye arz ederler. Şıh efendi de kimine dua eder kimine de birtakım tavsiyelerde bulunur. Bu arada vakit gecenin bir yarısı olur. Son olarak, oğlundan yedi yıldır haber alamayan gözü yaşlı bir babanın durumu arz edilir.

Bizim şıh efendi de yorgunluk ve uykusuzluğun da etkisiyle ‘Bu sabaha karşı hasretinize kavuşacaksınız’ deyiverir. Demesiyle birlikte de bir bayram havası yaşanır. Köylüler yeterince ikram izzetin yanı sıra bir sürü de hediyeye boğarlar bizimkileri.

Nihayet köylü evine çekilir, bizimkiler de yatağa...

Tam uyuyacakları sırada müritlerden Ali ‘Sen ne yaptın böyle Ağam, biz sabaha ne yüzle bakarız bu halkın yüzüne?’ der.

Omar Dayı da ‘Haklısın, ama isteyerek söylenilmiş bir söz değil, iradesiz ağzımdan çıkıverdi’ der.

Ve aralarında yaptıkları istişare sonucunda ‘Olmuşla ölmüşe çare yok... İyisi mi biz sabahı beklemeden yola revan olalım. Yatma vakti değil!..’ diyerek gecenin köründe evden çıkıp yola düşerler.

Epeyi giderler. Derken vakit sabaha dönmeye başlar. Artık yerler ağarmakta, gecenin karanlığı gündüzün aydınlığı ile yer değiştirmektedir.

Bizimkilerin telaşı aldıkları nefeslerle attıkları adımlara yansırken... Geriden gelen iki atlının kendilerine seslenmesiyle, kaygıları bir anda korkuya dönüşür.

Ve yapacak fazla bir şeyin olmadığı o anda, kaderin hükmüne boyun eğmenin en doğru şey olacağını birbirlerine salık vererek atlıları beklemeye başlarlar.

Nihayet atlılar yanlarına gelirler. Atlarından inen iki kişi bizim şıh efendinin ellerine sarılırlar. Bu duruma bir anlam veremeyen bizimkilerin gönüllerinde yeşeren ümit ışığı gözlerine de yansır.

Şıh efendi tevazu gösterip elini geri çekerek ‘Hayırdır?!’ diye sorar.

Adamlardan biri ‘Hayır olmaz mı şeyhim, dediğin gibi, yedi yıldır kayıp olan evladımız ailesine kavuştu. Bizlere böyle veda etmeden gidişinize gönlümüzün razı olacağını nasıl düşünürsünüz?’ diyerek konuya açıklık getirir.

Bu söz üzerine, bizim kafadarların göğüs kafeslerine sığmayan kalpleri rahata erer. Ve atlılarla gerisin geriye köye dönerler. Bir hafta daha ağırlandıktan sonra, çeşitli hediyeler ve azımsanamayacak bir para ile Eldelek'in yolunu tutarlar.

İki mürit arkada, şıh efendi önde yol alırlarken mola vermiş küçük bir kervana rastlarlar. Selam verilip alındıktan sonra, kervancı üç yolcuya nerden gelip nereye gittiklerini sorar. Müritler kaş göz işaretiyle şıh efendiyi işaretle ‘Biz bilmeyiz şeyhimiz bilir’ derler.

Kervancı da ‘İyi olacak hastanın ayağına doktor gelir derlerdi de inanmazdım. Şıh efendi bu deve yattı kalkmıyor. Yükünü diğer develere tay edecek olsam onların da yükü gereğinden fazla ağırlaşacak. Kervanın yola devam edebilmesi için bu devenin kalkması lazım. Bu hale bir çare?..’ der.

Gözlerin çevrildiği şıh efendi de ‘Bu iş için bir kaz yumurtası lazım. O da sizde bulunmaz’ der.

Kervancının gözleri parlar. ‘Olmaz olur mu?!..’ diyerek, meraklı gözlerle olayı seyretmekte olan ve başındaki bağdan gelin olduğu anlaşılan ağ benizli, kömür gözlü bir dilbere seslenir:

‘Ceren kızım, yükten bir yumurta getir!..’

Bunu beklemeyen şıh efendi işi bozuntuya vermez. Yumurta getirilip şıh efendiye verilir.

Şıh efendi okuyup üflediği yumurtayı ‘Yâ Allah, yâ Muhammed, yâ Haydar-ı Kerrar, Şâhı Merdan, Damadı Nebi Hz. Ali yetiş!’ diyerek devenin alnının çatına çarpar.

Olacak bu ya, deve o anda silkinerek kalkar.

Şıh efendi de dâhil herkes şaşkındır.

Kervancının sevinci ise görülmeye değerdir.

Bizimkileri memnun edecek kadar ikramda bulunan kervancı yoluna devam ederken gölgelerin uzunluğu asıllarını çoktan üçe katlamıştır.

 

Ezcümle, Allah yarattığı her canlıya yetecek kadar rızık yaratmıştır. Ancak, yeryüzünden eksilmeyen Kârunların iştahı yüzünden, bir kısım insanlar açlık derekesinde yaşamak zorunda kalmaktadırlar.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder

# son, olan, yol

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.