ELBİSTAN MÜKRİMİN HALİL LİSESİNDEKİ TALEBELİK YILLARIM VE SAYGIDEĞER HOCALARIM! (Beşinci Fasıl)

 Dört hafta önce yazmaya başladığım Elbistan Mükrimin Halil Lisesindeki talebelik yıllarıma dair hatıralarımı kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

Kardeşim Hatice’nin şimdi bağı var, bahçesi var. Çok şükür durumları iyi. Allah daha çok versin! Ama bağ ve bahçelerinin durumu, Kur’an’da geçen (Kalem Sûresi, 17-33. Âyetler) “Bahçe Sahiplerinin” durumuna benzemez inşallah!.. Duam odur ki; hiç kimsenin ki de benzemesin!..

Eğer benzerse; ne yazık ki kendilerine çok yazık ederler!.. Korkarım ki sanki bazıları benziyor gibi geliyor insana maalesef!..

Beyaz leblebiden bahsederken zihnimde yeni bir hatıra canlandı. Yeri gelmişken onu da sizlerle paylaşmak istiyorum:

Rahmetli babam nüfus memurluğu imtihanını kazanmadan önce, Adliyede hâkimin yanında zabıt kâtibi olarak çalışıyordu. Biz o sıralar Elbistan’ın en zenginlerinden olan Abdikler’in çarşıdaki mağazalarının arka sokağında bulunan mahallede (yanılmıyorsam Güneşli Mahallesi), o zamanki tâbirle Yamırha (Yemliha) Dede nâmıyla mâruf, yaşlı bir amcanın konakvâri (iki katlı) evinde kiralık olarak oturuyorduk.

Ben o zamanlar 4- 5 yaşlarında idim. Çünkü biz sokakta oynarken büyüklerimizin bize söyledikleri şu sözü çok iyi hatırlıyor ve hiç unutmuyorum: “-Haydi hepiniz evlerinize girin, kapıları kilitleyin, dışarıya da çıkmayın. Gâvurlar geliyor!..”

O yaşlarda bu sözlere hiçbir anlam verememiştim ama, yıl 1960 idi!..

Ancak büyüdükten sonra bu sözlerin şifrelerini çözdüm. Onun için de hiç unutmadım!..

Biz bu “Yamırha Dede”nin (herkes ve biz çocuklar böyle hitap ederdik ve rahmetli de çok iyi bir insandı. Allah gani gani rahmet eylesin!) evinde otururken, hiç unutmuyorum Elbistan’da şiddetli bir deprem olmuştu ve yanılmıyorsam en az bir ay kadar çadırlarda yaşamak zorunda kalmıştık. O zaman ikiz olan kardeşlerim Fatih ve Cengiz henüz yeni doğmuşlardı. Rahmetli babaannem (ebem) de bizde kalıyordu, hasta ve yatalak idi.

Yine hiç unutmuyorum ağabeyim Nevzat’ın önderliğinde (mahalledeki çocukların lideriydi) mahalledeki çocuklar hep birlikte Çarşı Câmii’ne namaz kılmaya giderdik. Câminin içinde saf tutmuş cemaatin arkalarındaki iç sahanlıkta biz de saf tutardık.

Ama çocukluk işte!.. İçimizden bazıları başlardı kikir kikir gülmeye. Câminin içinde muazzam bir sessizlik olduğu için gülüşmelerimiz hemen duyulurdu ve cemaatin kafası karışırdı. Cemaat selâm verdikten sonra içlerinden bazıları dalımıza biner ve bizi kovalarlardı. Biz de korkarak ve gülüşerek kaçışırdık!..

İşte o yıllarda mahalledeki ahvâl bu iken, ağabeyim yanılmıyorsam adı İsmet Paşa ya da Cumhuriyet İlkokulu olan Ceyhan nehrinin kenarındaki iki katlı ahşap bir okulda okurdu.

Ben de ona çok imrendiğim için, yaşım tutmasa da rahmetli babama çok ısrar ederek “-Ben de okuyacağım, beni de okula kaydettir” derdim. Babam “-daha yaşın küçük, olmaz” dese de benim ısrarlarıma fazla dayanamayıp okul müdürüne durumu izah etmiş ve “-Gayri resmi olarak öylesine gelsin gitsin, idâre et” diyerek müdürü ikna etmişti.

Benim okulla ve okul ortamı ile ilk kez tanışmam ve buluşmam, 5 yaşlarında iken işte böyle bir hikâye ile başlamıştı!..

Neyse, büyük bir sevinç ve heyecanla okula başladım ve çok mutluydum. Birinci sınıfın gerekleri, kazanımları ve eğitim-öğretim yaşantıları ile ilgili olarak her şeyi öğrenmiştim sanırım. Lâkin, sene sonu geldiğinde herkese karne verildiği hâlde bana verilmemişti. Şok olmuş, çok şaşırmış ve çok üzülmüştüm!.. 

Hiç unutmuyorum ağlaya ağlaya Ceyhan nehrinin üzerindeki tahta köprüden geçerek (bugünkü öğretmenevinin yanındaki köprü), rahmetli babamın Adliyedeki makamına gitmiş ve durumu anlatmıştım. Rahmetli babam durumu bildiği için, pek fazla etkilenmeyerek beni teselli etti ve bana bakır rengindeki metal kuruşlardan 5-10 kuruş vererek; “-Git ne alırsan al ye!” dedi.

Ben gözyaşlarımı sildim ve doğruca Çarşı Câmii’nin hemen karşısında bulunan leblebici amcaya gittim. Leblebici amcadan taze taze, mis gibi buram buram kokan, yeni kavrulmuş ve sıcacık kırık leblebiler aldım.

Ceketimin, pantolonumun bütün ceplerini doldurmuş, sıcak sıcak iştahla ve büyük bir zevkle yemeye başlamıştım. Gerçekten çok leziz idiler!..

O yaşlarda (5 yaş civarı) belleğimizde ve kognitif (cognitive; zihinsel-bilişsel) alanımızda soyut düşünebilme yeteneğimiz henüz tam olarak oluşup gelişmediği için, ben sınıf geçmeyi şöyle algılayıp yorumluyordum:

Bütün çocuklar (öğrenciler) okuldan, Gazeteci Ümmet’in gazete sattığı dükkânına kadar Ceyhan Nehri’nin kenarından yarışırcasına koşacaklar ve kim diğerlerini geçerse o sınıfı geçmiş olacak!..

Okul karnesini de gazoz şişelerine benzetirdim. Çünkü o zamanlarda gazoz şişeleri gibi şişelere yerel dilde telaffuz olarak “kanne” denilirdi!..

Yani bize karne vereceklerini söylediklerinde; ben “kanne” yani şişe vereceklerini tahayyül ederdim!..

NOT: Devam edecek…

21 Ağustos 2021

İlhan AKAR

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.