ELBİSTAN MÜKRİMİN HALİL LİSESİNDEKİ TALEBELİK YILLARIM VE SAYGIDEĞER HOCALARIM! (Dördüncü Fasıl)

 Üç hafta önce yazmaya başladığım Elbistan Mükrimin Halil Lisesindeki talebelik yıllarıma dair hatıralarımı kaldığım yerden yazmaya devam ediyorum.

Ortaokulda Nedim’in yanında daha birçok değerli sınıf arkadaşım vardı.

Bunlar arasında; Ahmet Kral (İzmir’de), Ahmet Barlas (İstanbul’da), Mehmet Eser (Ankara’da), Fatih Kabak (Ankara’da), Şeref Göksu ( Nurhak’lı), A. Haluk Geyikli, sonradan kayın biraderim olan yakışıklı Faruk Kara, Bahattin (herhalde rahmetli olmuştu), Rahmi, soyadı Karanlıktagezer olan bir kız arkadaşımız (adı sanırım Zeynep ya da Şükriye olacak), Kantarma’lı ya da Karahasanuşak’lı  yakışıklı ve uzun boylu olan mütebessim bir erkek arkadaşımız (yanılmıyorsam adı Hasan olacak) ile melikli, zeki, güzel ve sempatik olan bir kız arkadaşımız ve bağışlasınlar adlarını hatırlayamadığım daha birçok değerli dost ve kardeşlerimiz vardı.

Ortaokulda biz ilk iki sınıfı ana binada, üçüncü sınıfı ek binada okuduk diye hatırlıyorum. Ek binada “Çeyrek Müdür” diye tâbir edilen müstahdem Hüseyin amcamız vardı. Kısa boylu, göbekli, dirayetli ve disiplinli idi.

Teneffüs bittiğinde sınıfa giriş zilini eline alır ve binanın giriş kapısında sert ve etkili bir şekilde çalardı. Geç kalan olsun hele bir, yandığı andı!.. Herhâlde bundan dolayı kendisine “Çeyrek Müdür” demişlerdi!..

Ama aynı zamanda Hüseyin amca tonton, şeker gibi bir insandı. Yaşıyorsa hayırlı ömürler, vefat ettiyse Allah’tan rahmetler diliyorum!..

Ortaokulda okurken, ana binanın karşı alt taraflarında bir okul kantinimiz vardı. Hemen hemen her şey bulunurdu. Ben özellikle beyaz leblebiyi çok severdim. Hâlen de seviyorum.

Kantinden aldığım her şeyden, özellikle de beyaz leblebiden, en küçüğümüz olan kız kardeşim Hatice’nin hissesini mutlaka ayırır, dersler bitip eve döndüğümde kendisine büyük bir zevkle verirdim. Yoksa boğazımdan geçmezdi. Çünkü kardeşim Hatice’yi çok severdim.

Hatice ailede en küçüğümüz ve tek kız kardeşimiz olduğu için çok sevilirdi. Âdeta ailenin maskotu gibiydi!..

Şu an bu satırları yazarken, o yıllar tekrar zihnimde canlandı ve Hatice’nin çocukluğu gözümün önüne geldi. Ben duygusal bir insan olduğum için, bunları yazarken bile duygulandım ve göz yaşlarıma hâkim olamadım. Üç-dört hafta kadar önce kızının düğünü vardı ama, çok istememe rağmen çeşitli sebeplerden dolayı düğünlerine katılamadım.

Kardeşlik hakkını helâl etsin lütfen!..

Ben o zamanlar ortaokulda okurken Hatice sanırım 4-5 yaşlarındaydı. Benden 9 yaş küçük. Zâten hepimizin en küçüğüdür ve tek kız kardeşimizdir. Biz 5 kardeşiz. Ama aile maşallah tarihte İmparatorluklar kurmuş aileler gibiydi(!).

Rahmetli babamın adı Abdulkadir (yani mutlak kudret sahibi Allah’ın kulu ve tarihte Dulkadiroğlu Beyliği’ni kuran Dulkadiroğlu Karaca Beyle isim ve soy olarak benzeşirler. Zâten bizim sülâlemize “Karacalar” derler), bir kardeşimin adı Cengiz, bir kardeşim Fatih, ben de İlhan!.. Bir de ağabeyim Nevzat var tabii!..

Ağabeyim Nevzat İzmir’de yaşamaktadır ve eş durumundan artık tipik bir İzmirli olmuştur. İzmir’in Antropolojik ve Sosyolojik özelliklerini hücrelerine kadar yedirmiş ve bütün benliğiyle içselleştirerek özümsemiştir!..

Kırsal kesim ve köylerde doğup büyüyüp de sonradan İzmir gibi büyük şehirlere gidenlerin ve buralarda yaşamaya başlayanların çoğunda (Güzel İzmir’in “güzel insanları”nı istisna tutarım); kıymet hükümleri, değer yargıları ve yaşam felsefelerinde kültürel olarak muazzam değişiklikler olmaktadır.

Sosyolojik ve kültürel açıdan bu durum tam bir yabancılaşmadır. Evet, biliyorum bugünkü modernist konjonktüre direnmek kolay değildir ama, işin ilginç yanı çoğu insan bunu aşağılık kompleksiyle gönüllü olarak yapmaktadır. Yani Nurettin Topçu’nun dediği gibi “Gönüllü Esaret!” ya da Sokrates’in deyimiyle “Gönüllü Kölelik!”. İşte insanın içini acıtan taraf burasıdır!.. 

Evet, acı da olsa; Sosyolojik bir teşhis ve tespit olarak bu son derece normal ve beklenen bir durumdur. Çünkü herkesin bildiği gibi sıvı bulunduğu kabın şeklini alır!..

Ünlü Sosyolog Auguste Comte diyor ki; “Bireyin davranışlarını içinde yaşadığı toplum belirler!..”.

Sosyolojik bir realite olarak bu tez genelde doğru olsa da bireyin içinde yaşadığı topluma kayıtsız-şartsız ve itirazsız teslim olması yerine, keşke istisnâî bir tavır (müstesna minhu) ve mefkûrevî bir yaklaşımla (idealize edilmiş ülkü), aynı zamanda da inançlarımızla örtüşen Muhammedî bir duruşla, Nurettin Topçu üstadımızın da kavramsallaştırdığı gibi “İsyan Ahlâkı” düsturuna sahip olunabilseydi!..

“İsyan Ahlâkı” ruhuna sahip olabilmek için de en azından Mümtaz Turhan’ın “Cemiyet İçinde Fert” ve Hilmi Ziya Ülken’in “Varlık ve Oluş” adlı kitaplarına müracaat etmenin gerekliliğine inanılırdı.

Ama bu arada İzmir’in kültürel ve sosyal yapısına damgasını vurmuş yerli İzmirlileri ya da zaman içinde yerlileşmiş olan İzmirlileri de kutlamak gerekir!

Neden?

Çünkü Anadolu’dan gelen insanları yaşam biçimleriyle kendi potalarında eritmekte başarılı oldukları için!..

Biliyorsunuz Amerika’da bir deyim vardır: “The melting Pot (Ergime Potası)”.

Amerikalılar diyorlar ki; “Bizim sistem bir ergime potası gibidir. Dünyanın her tarafından gelen yabancıları bu potanın içine koyar, kendi sistemimizde eritir, sonra da onları Amerika’nın çıkarlarını tüm dünyada savunmak için kullanırız!..”

“Yani sarısıyla, siyahıyla, beyazıyla, dinlisiyle, dinsiziyle onları kültürel olarak potamızda eritir, süreç içerisinde Amerikalılaştırırız!..”.

Rengi, ırkı, dili, dini, değer yargıları ve adları ne olursa olsun, o artık bir Amerikalıdır ve Amerikan çıkarlarına hizmet edecektir!..

Ünlü Kırgız Edebiyatçısı ve Yazar Cengiz Aytmatov’un ifâdesi ile bu bir “Man kurtlaştırmadır!..”.

Artık bu tipler, kolay kolay iflah olmaz bir noktadadır!.. Aslına ve nesline dönüş ise hemen hemen imkânsız gibidir!..

Çünkü Müslümanın bozulması tereyağının bozulmasına benzer. Tereyağı bozulduğu zaman zehirler!..

Mensup olduklarını iddia ettikleri inanç sistemleri ile canhıraş bir şekilde savundukları ideolojileri, artık kendi şahıslarında ve yaşam biçimlerinde yerle yeksan olmuştur!..

Eskinin hatırına sadece dillerinde nostaljik bir söylem ve ağızlarında inandırıcılıktan uzak sloganik klişe ifâdeler kalmıştır!..

Kim bilir, belki bunlar da kalmamıştır!..

Ama inancımız gereği Allah’tan ümit kesilmez!.. Kulun dilemesi ve adım atması şartıyla Rabbim neylerse güzel eyler hiç şüphesiz!..

NOT: Devam edecek…

14 Ağustos 2021

İlhan AKAR

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.