Uzun Çarşı’ya varmadan

Uzun Çarşı’ya varmadan

Sırrı Yinanç Parkı ile Candargazi İş Hanı’nın arasındaki yolda duralım. Bu yolun doğu tarafına doğru gidersek, karşımıza bugün bir kitapçı çıkar. Bu kitapçının yerindeki eski toprak binalar yıkılmadan önce bir kışlık sinema vardı; Yıldız Sineması. Sinemanın “Sinemacı Baren”e ait olduğu söylenir. 1960’lar başladı mı başlamadı mı tam hatırlayamadım bu sinema özellikle makine bölümü yanmıştı. Biz görmeye gittiğimizde film makinesinin tabanındaki mertekler yanınca yer seviyesine kadar düşmüştü. O zamanlar nüfusu 12.000 civarında olan Elbistan’da söylentiler anında yayılırdı. Yangından sonra şöyle bir rivayet yayılmıştı: Akşamın ilerleyen saatinde sinemada çalışanlar (mesela sonradan bekçi olan Graf da varmış) locada kendilerine içkili ziyafet çekerlerken -belki de mangal da yapmışlardır- bir yangın çıkar ve özellikle sokağa bakan kısmını sarar. O gün sinemada oynayan filmin adı da dilden dile dolaşmıştı: “Cehennemde Buluşalım.

Sırrı Yinanç Parkı’nın yerinde kuzey ve batı tarafları dükkân olan kerpiç, hepsi birbirine bitişik ve bir kısmı iki katlı bina vardı. Üst katı aşağıda verdiğim bilgilerden de anlaşılacağı gibi cami idi. Hemen önümüze gelen yerde yani Candargaziye bakan taraf ortalarda, yine aşağıda bilgilerini verdim) Çarşı ganesi vardı. Bunun az solunda yani Ulu Camii tarafında Karcı Hacı Ömer Köleli tahta bir tezgâhın üstünde kışın eştiği ve içine basa basa kar doldurduğu karlıklarından şilteler içinde eşekle getirdiği karları satardı. İsteyenin parasına göre göz kararı testere ile kesip verirdi. Buzdolabı olmadığı için halk sıcak yaz günlerinde cacığını, hoşafını, ayranını, misafirine ikram edeceği şerbeti, şurubu böyle satın aldığı karla soğuturdu. Yine o civarda yazları koca kavanozlarda renkli vişne ve limon suyu satılırdı. Yaşlı ve sesi pek çıkmayan birisi de sarı madenden kocaman güğümü arkasında, bardak koyacağı parçası önünde bazen “Lemun.. Lemun...” diyerek limonata bazen de meyan suyu satardı. Elli metrelik bir çember çizilse o bölge çarşının merkezi sayılırdı.

Parkın, bugüne göre sağ köşesinde Güccük Mamed’in (soyadı Cerit) kasap dükkânı vardı. Önceleri birlikte çalışırlarken vefatından sonra oğulları (Hacüsün, Baki, Orhan) çalıştırdı. Sanıyorum oğullarından bir İhsan Cerit kasaplığa elini bulaştırmadı. Onun yanında Leblebici Yusuf emminin dükkânı vardı; sonra bir bakkal dükkânı... Çeşitli esnafların dükkânı, fırınlar, lokanta, kalaycılardan oluşan dört tarafı yol/ sokak olan bir ada idi. Bugünkü balıkçının yerinde de bir başka fırın vardı. 1980’de onlara Maraş Çöreği yaptırmıştık da tadına doyamamıştık...

Bu adanın Dulkadiroğlu Caddesine bakan tarafında Karahanlara (Allef Mevlit Ahmet Karahan) ait iki katlı ev vardı.

Fırıncı İsmet’in (Eldeleklioğlu) ekmeği meşhurdu. Özellikle ramazanlarda yaptığı ve halkın “Camız dili” dediği 70-80 cm boyundaki uzun pidesine doyum olmazdı.

&

Bakın okuyucularımdan bu bölge için aldığım mesajlar ne kadar güzel, ilginç ve tamamlayıcı mahiyette. Ben tekrara fazla düşmemek için yazımın içinde özellikler esnafları sıralamadım.
Mesajlara geliş sırasına göre yer vermek istiyorum. Üçüne de canı gönülden teşekkür ediyorum:

Ömer Bey: (Soyadını yazmamış; ben Akıl olma ihtimali üzerinde duruyorum) Son yazınızda halden öncesine gidelim; Ulu Cami’den gelen sokağı doğuya doğru devam edelim; köşede Leblebici Yusuf’un dükkânı sokağa girince Çarşı Ganesi (Çeşme). Devamında Kudret Hacı’nın (Soyadı Alkayaoğlu’dur. Dr. Ahmet Alkayaoğlu’nun dedesi. A.B.) kalaycı dükkânı, Kudret Hacı aynı zamanda etrafı bakır tel sarılı güzel üçlü olta yapardı. Aynı sırada Hacı Recep oğlu İsmet kadayıf dökerdi. Karşıda Hıra Memo sebze satardı… Bu sokağın karşısı Yıldız Sineması’ydı ve yanmıştı. Sinemanın güney batısı (Pınar Konfeksiyonun olduğu yerler) Karcıların öreniydi; burada ‘gulle’, ‘mıh ‘ oynanırdı. Rakibin mıhını yatırıp gerilerek kendi mıhını, dikili kalmasına ve rakibinin mıhını öteletmeye çalışarak atardı. Mıhını atarken şunların birini söylerdi: ”Şu yatııın yonnuk ucu... Şu yatııın ortası... Şu yatııın depesi... Şu yatıın her niresi...” Kendi mıhını saplayınca yatan mıh söylenen yerden en az dört barnak sağa veya sola açılmalıydı; açılmazsa atan utuzurdu, açılırsa utardı. (Rakibin mıhı saplı duruyorsa onu kendi mıhını saplarken devirebilirse de kazanırdı. Arimçeli mıhlar olurdu, gullebi denilen mihler... A.B.)

Bu sokaktan tekrar çıkıp uzun çarşıya doğru giderken sağda (park olan boşluk) doğudan (Balıkçının karşısından) başlayarak bir yay çizelim. Başta Mehmet İdev ve Galalı Ali‘nin lokantası, ekmekçi İsmet Eldelekli’nin fırını; buradan cezaevine ekmek giderdi; “Hapisaane ekmea”, hemen yanında simit, datlımaya fırını vardı... (Lokantanın doğuya doğru uzantısında iki üç tane kalaycı vardı. Biri sağlıkçı Mehmet Tap rahmetlinin babasınındı. Mehmet de orada çalışırdı)

Mustafa Atasayar’dan: “Kasap Güccük Mamed ve dölleri Hacüsün, Baki, Orhan Cerit'i, Ketizmenli Kasap Hayro'nun döllerini, Hacı Fındık’ı, Ekmekçi Takout’u, Polik Duran’ı, Kolsuz Hatibi Bildirir’i, Çolak İbrahim’i, Gövşen Hacahmet’i, Keçebir Şükrü’yü, Kuşoğlu Ahmet’i, Kunduracı Mazhar Usta’yı, Kitiz Fahri’yi, Kitiz Mustafa’yı, Çıtak Remzi’yi, Kasap Hacı Mamet Güneş ve döllerini, Keçebir Cuma’yı, Keçebir Zilkifli’yi, Kasap Cuma ve oğlu Sallak Toraman’ı, Cehizlerin Kasabı’nı, Miniklerin Hısım Mammed Dal’ı, Bakkal Salih Dal’ı, Ulu Cami yolu üstünde, giderken sağda (evlerinin cümle kapısının önünde/içinde) kalaycı idi, kadayıfçı oldu Yusuf Aydoğan ve dölleri’ni, Yüncü Halil Dal’ı, Tilli Sıttık Çınkı’yı, Tilli Öğretmen Madam Ahmet 'in babasını... unutmayalım.”

Bunlar ve M. Baki Bolulu’nun gönderdiği şu notlar, bir önceki yazımın da tamamlayıcısı oldular.

Mehmet Baki Bolulu’dan: Kamyon Hacı merhumun dükkânı yanan, Baren’in sinemasına giden sokağın sağ başında idi. Hemen bitişiğinde Kudumî Mustafa'nın açık ekmek fırını, karşısında çeşme, çeşmeyi geçince de Kuduret Hacı’nın kalaycı kulübesi vardı. Önceki yazıda söz edilen Zekeriya Pişkin’in bitişiğinde Kardeşi Zülküflü’nün onun da yanında Cames Bond ve Şeref Yener'in babası, alnında bir yumru olan bakkal vardı. Hepsine de Allah rahmet etsin.

Camiden söz etmiştik; biraz daha bilgi vereyim: Bugünkü Sırrı Yinanç Parkı’nın yerinde olan kerpiç bina ve dükkânların üst katını oluştururdu. Doğu tarafında Karahanların Mevlüt Ahmet Efendi’nin evi vardı, kuzey ve kuzeydoğusu boşluktu. İkinci katta olduğu için halk ‘Çardak Camii’ derdi. Camiye Kuzey taraftan bir merdivenle çıkılarak varılırdı. Genişçe bir son cemaat yeri, küçük ve tahtadan bir minaresi vardı. 50’li yılların başına kadar (Mesela 1949 yılında Bektaş Karcı Hoca imamı idi) namaz kılınırdı. Çarşı esnafının bir bölümü namazlarını burada edâ ederdi.

Caminin batı ve kuzey taraflarının altında dükkânlar vardı. Güney taraf altının bir kısmında 1835 yılında Küçüklerin Hacı Ahmet Ağa tarafından yaptırılan kitabesi, yalağı, iki ganesi ve mermer sütunceleri (küçük sütunları) olan bir çeşme vardı. Bu çeşme, ‘Çardak Camii’nin güney duvarına girdirilerek yapılmıştı. Bundan da anlaşılıyordu ki çeşme, cami ile birlikte planlanıp inşa edilmişti.

Halk bu camii üç hatta dört isimle anmıştır. İkinci katta olduğu için Çardak Camii dediği gibi çarşı içinde olduğundan Çarşı Camii (ve Cami Atik ile karışmasın diye de buna Aşağı Çarşı Camii) ve nihayet Güccük Meametler Camisi” demiştir. Bu adı verilirken yaptıran Küçüklerin Hacı Ahmet Efendi’den ziyade ama onunla birlikte içinde uzun zaman görev yapan Küçüklerin (İngilizlerin) Mehmet Efendi’nin dikkate alındığı kesindir.

Çeşmeye gelince; kitabesine göre Hacı Ahmet Ağa tarafından Hicri 1251/ Miladi 1835 yılında yaptırılmıştır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi bugünkü Sırrı Yinanç Parkı’nın yerinde olan, iki katlı Çardak Camii’nin güney duvarına gömülü olarak ve cami ile birlikte inşa edilmişti. Yetmişli yılların ortasına kadar su akıtırdı. 1985-86’da belediyenin yol ve park yapım çalışmaları sırasında yıktırıldı. Halk Çarşı Ganesi derdi.

Bizzat gördüm; Teknesi mermerden tek parça ve üzeri desenli idi. İki ganesi vardı. İki yandaki iki küçük sütunun boyları ancak bir metre idi. Sağ yandaki sütunda oyma, sade, çok net görünüme sahip, şahlanmış nefis bir at figürü vardı. Bu sütunu, 2000’li yıllarda taziye amacıyla gittiğimiz Saraykent’te Baladırık değirmeninin üst tarafındaki dar sokakta bir evin kapısının önünde, toprağa yarı gömülü halde gördüm. Sorunca ev sahibi şu cevabı verdi: “Belediye çeşmeyle oradaki toprak binaları yıkınca, molozları Millet Bahçesi’ne taşıttırdı. Ben de taşıyanlardandım. Bu taşı (at) arabama yüklerken gördüm; atmaya kıyamadım, alıp buraya getirdim”. Birkaç yıl önce gidip müzeye kazandırmak istedim; maalesef yerinde yeller esiyordu...

Gelip dayandık Uzun Çarşı’ya...

RİCA: Uzun Çarşı’nın esnafını, beri baştan Köşkerler Çarşısına kadar, ‘Sağda şunlar, şunlar, şunlar vardı, solda şunlar, şunlar, şunlar vardı...” diye bilenlerin sıralamasını rica ediyorum. A.B.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Bilgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.