BABALAR VE EVLÂTLAR

Her ne kadar makalenin başlığını bu şekilde koymuş olsam da, biraz sonra analizini yapacağım konunun önemi, hassasiyeti, vahameti, özelliği ve interaktif (karşılıklı etkileşim) olarak sonuçları gereği, aslında makalenin başlığı şöyle olmalıydı: “Evlâtlar ve Babalar”.

Çünkü işleyeceğim konunun mahiyetindeki “belirleyicilik” vasfı başlangıçta babalara aitmiş  gibi görünse de; sonuçları itibariyle aslında bu vasıf babalara ait değil, evlâtlara ait olan bir vasıftır. Diğer yandan perde arkasındaki gizli öznelerden bir tanesi de; hiç şüphe yok ki annelerdir.

Neden bahsediyorum?

Tabii ki evrile evrile gelen; önce “Cemaat”, sonra “The Cemaat”, daha sonra da “FETÖ”ye dönüşen yapıdan bahsediyorum.

Bu konu; Sosyoloji, Sosyal Psikoloji, Psikoloji, Para Psikoloji, Klinik Psikolojisi, Din Psikolojisi, Eğitim Psikolojisi, Din Sosyolojisi, Köy Sosyolojisi, Şehir Sosyolojisi, Aile Sosyolojisi, İktisat Sosyolojisi, Siyaset Sosyolojisi, Tarih, Siyasî Tarih, Dinler Tarihi, Mezhepler Tarihi, Tasavvuf Tarihi, Uluslararası İlişkiler gibi birçok bilim dalını çok yakından ilgilendiren bir konudur.  

Dolayısıyla bu konunun, bu bilim dallarının uzmanları tarafından multidisipliner olarak incelenmesinde halkın aydınlatılması açısından çok büyük faydaları olacaktır. Ben, adlarını verdiğim bu bilim dallarının bilgi ve bulgularından yararlanarak bir makalenin sınırlıkları içinde mezkûr konuyu kısaca analiz etmeye çalışacağım.

Bu coğrafyaya; Sosyoloji, Din Sosyolojisi, Tarih ve Dinler Tarihi açısından bakıldığında bu coğrafyanın bir inanç coğrafyası olduğu görülür. Öylesine bir inanç  coğrafyasıdır ki; neredeyse tüm kadîm dinler ve en eski medeniyetler bu coğrafyada neşet etmiştir. Yine bu coğrafya Dinler Tarihi ve Mezhepler Tarihi açısından incelendiğinde, nice farklı dînî ve mezhebî anlayışların süreç içinde ortaya çıktığı görülür.

Başka bir açıdan değerlendirildiğinde ise; bu coğrafyanın kimi zaman barış, huzur ve kardeşlik iklimine sahip olduğu, kimi zaman da nice acı ve gözyaşlarının yaşandığı bir iklim içinde olduğu görülür. Bu coğrafyayı karıştırmak isteyenlerin gözü hep buralardadır ve burada yaşayan insanları birbirine düşürmek için farklılıklarımızla alâkalı ne varsa hepsini kaşıyarak kullanmak isterler ve bunun için de ellerinden geleni acımasızca yaparlar. Onun için bu coğrafyada yaşayan insanlar hangi din, mezhep ve etnik yapıya mensup olursa olsunlar; çok dikkatli olmalarında büyük faydalar vardır.  

Bu giriş ve girizgâhtan sonra asıl meselemize gelelim:

Çok tabiîdir ki; bu ülkede yaşayan her anne ve baba çocuklarının okumasını, hem de en iyi okullarda okuyarak vatanına ve milletine faydalı birer evlât olmasını isterler. Bu son derece insanî, pedagojik ve yasal bir haktır.

Anayasaya göre bir sosyal ve hukuk devleti olan Devletimiz de, bu hakların garantörüdür ve bunları da yasalarla teminat altına almıştır. Ancak, asıl ve önemli olanın bu hakların teoride ve kâğıt üzerinde kalmaması, bilâkis gündelik hayatta dört başı mâmur bir şekilde uygulanmasıdır. Bu durum Devletin ödevleri ve görevleri arasındadır.

Fakat ne yazıktır ki Devletimiz, öteden beri bir sosyal ve hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirmede sıkıntılar yaşadığı için, birçok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da pratik hayatta bir takım boşluklar bırakmıştır. Takdir edilir ki; tabiat ve sosyolojik yasalar gereğince hayat boşluk kabûl etmez. Siz boşluk bırakırsanız, birileri gelir bu boşlukları mutlaka doldurur.

İşte Devletin eğitim alanında bıraktığı bu boşluklardan zekice, sinsice, kurnazca ve ustalıkla yararlanan FETÖ, bu ülkenin eğitim çağındaki çocuklarını ve gençlerini kurdukları tuzaklara düşürmekte fazla gecikmedi.

Dolayısıyla öteden beri bu ülkede Devleti yönetenler, bu konuda iki büyük hata yaptı. Bunlardan bir tanesi eğitim amaç, felsefe, politika ve insan yetiştirme sisteminde. Diğeri ise öğrencilerin yurt, barınma, korunma ve güvenlik gibi insanî ihtiyaçlarının yeterli düzeyde karşılanmasıyla alâkalı sosyal lojistik destek alanlarında.

Şimdi bunları tek tek ele alarak, her birini kısa kısa analiz etmeye çalışalım.

Eğitim Amaç, Felsefe, Politika ve İnsan Yetiştirme Sistemimiz:

Osmanlı Devleti’ndeki eğitim sisteminin değerlendirilmesini bir kenara koyarak söyleyecek olursak; Cumhuriyet’in başlangıcından itibaren dönem dönem ya da uzunca bir süre eğitimin amaç, felsefe, politika ve insan yetiştirme sisteminde büyük hatalar yapıldı. Bu coğrafyada yaşayan bu toplumun ekseriyetle Müslüman olduğu ve dininin de İslâm olduğu, ayrıca Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik olarak bir takım hassasiyetlerinin de bulunduğu gerçeği ya ihmâl edildi, ya görmezden gelindi ya da bilinçli olarak inkâr edildi.

Hangi maksatla yapılmış olursa olsun, kahir ekseriyeti Müslüman olan bir ülkede bu yapılanlar stratejik olarak bir hataydı. Ama buna rağmen; “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek” anlayışı, bu klişe ifâdede geçen kelime ve kavramların etimolojik ve epistemolojik (belki de Kur’an dili olan Arapçaya uygun olarak ‘lugâvî ve ıstılâhî’ demek daha uygun olur) olarak ihtiva ettiği mânalar, -eğer niyet başka değilse ve uygulamadaki yanlışları da bir kenara bırakarak söyleyecek olursak- bana göre  Kur’an’ın vermek istediği mesajlara son derece uygundur.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki; dinî mükellefiyetlerimizden sorumlu tutulabilmemiz için “hürriyet” esastır ve dahi “cüz’î irade” şarttır. Yine hepimiz biliyoruz ki; “Dinde zorlama yoktur”.

Diğer yandan, “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir!” özdeyişi de, -eğer niyet ve maksat farklı değilse ve salt pozitivist bir anlayışla söylenmemişse, ki kalplerde olanı ancak Allah bilir- yine bana göre; bu ifâdede geçen kelime ve kavramların etimolojik ve epistemolojik olarak ihtiva ettiği mânalar mûcibince Kur’an’ın verdiği mesajlarla çelişmez, bilâkis uygunluk teşkil eder.

Çünkü, yine hepimiz biliyoruz ki; her akıl sahibi insan için “ilim öğrenmek farzdır” ve Kur’an’ın tabiriyle “bilenlerle, bilmeyenler bir olmaz”.

Yalnız, yanlış anlamalara sebebiyet vermemek için şunu da açıkça belirtmek gerekir ki; yukarıdaki özdeyişten hareketle yapmış olduğum analizler muvacehesinde ulaşmış olduğum yargıları, “İdeolojik Pozitivizm”in kurucu babası sayılan Auguste Comte’un “Üç Hâl Kanunu” adıyla sistematize ettiği ve  insanlık düşünce tarihini evrimsel bir yaklaşımla felsefî ve sosyolojik temeller üzerine bina ederek oluşturduğu, “Seküler İnsanlık Dini”nin düşünceleriyle karıştırmamak gerekir.

Yoksa, bizim mürşidimiz o, bu değil; sadece ve sadece hem müfessir hem de müfesser olan Kur’an’dır. Ancak ilim, Kur’an’dan ayrılmaz bir parçadır. Bu mânada akıl ve ilim son derece değerlidir ve bu ikisinin yokluğu hâlinde Müslüman olmanın, hatta insan olmanın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Onun için bir açıdan bakıldığında Kur’an demek; akıl ve ilim demektir.

Şimdi bütün bunları ben neden söyledim?

Çünkü, yukarıda ifâde etmeye çalıştığım gibi, siz bir İslâm beldesinde “salyangoz” satmaya kalkışırsanız;  satamazsınız, bu tutmaz! Olsa olsa salyangozları çürütür, pazarı da kokutursunuz!..

Yani, yıllardan beridir bu ülkede eğitimin amaçları, felsefesi, politikaları ve insan yetiştirme sistemi adına -metafor olarak söylüyorum- “salyangoz” satılmaya çalışıldı. İşte bu salyangoz satma işi, bu milletin ruh kökleri ve değerler manzumesi nokta-i nazarından toplumda onarılmaz yaralar açtı ve doldurulması gereken bir sürü boşluklar bıraktı. Daha önce de söylediğim gibi; hayat boşluk kabûl etmez!..

İşte bu boşlukları iyi gören birileri (FETÖ ve türevleri), sözde İslâm adına bu mazlum milletin değer yargılarını (kıymet hükümleri) sinsice ve kurnazca istismar ederek, güya ahlâklı ve terbiyeli “altın nesiller” yetiştirmek için kurmuş oldukları “örümcek ağı” tuzaklarına, Devletin okullarda maneviyatı yüksek bireyler yetiştirmek hususunda bıraktığı boşlukları da çok iyi değerlendirerek ve bu boşluklardan Devletin ve toplumun tüm kılcal damarlarına bir zehirli kan misâli “Sızıntı” yaparak,  güya kaliteli eğitim vermek bahanesiyle (aslında her düzeydeki sınav sorularını çalarak sahte bir başarı hikâyesi yazdılar ve bunun reklamını da çok iyi yaptılar)  saf aile çocuklarını ve gençlerini bu örümcek ağı tuzağına ustalıkla düşürdüler ve bu tuzağın ağlarını da yıllardır sabırla ilmek ilmek örerek, bir daha bu tuzaklardan kurtulmamak üzere onları sıkıca sardılar, sarmaladılar.

Amaç; -bir zamanlar Hasan Sabbah’ın yaptığı gibi- ustalıkla ailelerinden koparılan bu saf ve tecrübesiz çocuk ve gençleri önce beyin yıkama süreçlerinden geçirerek “mankurtlaştırmak”, sonra da örgütün amaçlarına ölümüne “hizmet” edecek elemanları örgüte kazandırarak “çağdaş dâiler ve fedâiler” yetiştirmek idi.

Zâten örgüt liderinin en son yapmış olduğu beyanatlarına da bakılırsa; örgüt mensuplarının Amerikan, Alman, Yunan, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve daha bir sürü  çağdaş “haçlı kardeşleri” ile nasıl can-ciğer, sarmaş dolaş bir arada oldukları açıkça görülür.

Konuyu yakından takip eden herkesin bildiği gibi, aslında örgüt lideri ile rahmetli Erbakan’ın yıldızları hiç barışmazdı. Örgüt lideri Erbakan’dan nefret ederdi! Neden? Çünkü Erbakan, İmam-Hatip Liselerine büyük önem verirdi. İmam-Hatip Liselerinin yapısı ve müfredat programları da, bu okullarda okuyan çocukların beyinlerinin FETÖ tarafından yıkanarak mankurtlaştırılmasına pek müsait değildi. Onun için FETÖ, İmam-Hatiplerden kolay kolay eleman devşiremezdi.

“İşte 28 Şubat Süreci”, FETÖ – Amerikan üretimi bir senaryonun uygulanmasından başka bir şey değildi. Amaç; Erbakan’ı iktidardan indirmek ve İmam-Hatip Liselerine büyük darbeler vurarak bu okullara gitmek isteyen çocukları ve gençleri otomatikman FETÖ’nün kucağına ve tuzağına düşürmek idi. Nitekim  böyle de oldu!..

Bu bir projeydi (FETÖ’de proje hiç bitmez. Liderinin kafasının içinde kırk tilki dolaşır, kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmez); proje tuttu, Erbakan iktidardan düşürüldü, İmam-Hatiplerin ortaokul kısmı getirilen sekiz yıllık kesintisiz eğitimle kapatıldı, lise kısmından mezun olanlara katsayı engeli çıkarılarak ( üniversiteye giriş sınavlarında alınan puanlardan, diğer lise mezunlarına göre neredeyse otuz puana yakın kesinti yapılıyordu) üniversitelere girişleri hemen hemen engellendi, ayrıca okullarda tesettür yasağı getirilerek (FETÖ liderinin vermiş olduğu fetvaya göre tesettür bir teferruattan ibaretti ve zaten kendi mensupları gelen emir üzerine başlarını hemen açtılar) kız çocuklarının eğitim hakları  ellerinden alındı. Böylece mazbut ve muhafazakâr aileler çocuklarını ister-istemez bunların okullarına, dershânelerine, yurtlarına ve “ışık evleri”ne (neyin ışığı ise? Acaba bu evleri Allah’ın nuru mu aydınlatıyordu, yoksa İblis’in rehberliğinde zulmetin zifiri karanlığı mı kol geziyordu ışık evleri denilen bu karanlık dehlizlerde?) göndermek mecburiyetinde kaldılar.

Amaç buydu ve operasyon başarıyla gerçekleşti. “28 Şubat Süreci” bunların ekmeğine yağ sürdü. İHL eski câzibesini kaybetti. Dolayısıyla muhafazakâr ailelerin çocukları bunların tuzaklarına düşmüş oldu.

İşte eğitimin amaç, felsefe, politika ve insan yetiştirme sistemi ile ilgili olarak öteden beri Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışırsanız, gelinen nokta itibariyle olacağı buydu ve olması gerekenler de determinizm prensibine göre (neden-sonuç ilişkisi) oldu.

Devletin Öğrencilere Sağlamakla Mükellef Olduğu Sosyal Lojistik Destek Alanları:

Anayasanın dibâcesinde yer aldığı üzere Devletimiz, bir sosyal hukuk devletidir. Bu niteliği itibariyle Devlet, vatandaşlarının her türlü hukukunu korumak ve sosyal ihtiyaçları söz konusu olduğunda da bunları karşılamakla mükelleftir. Bu sorumluluk, devleti idâre edenlerin omuzlarında bir ödevdir ve bu ödevin yerine getirilmesi de anayasal olarak zorunlu bir görevdir.

Konu eğitim, söz konusu olan da öğrenciler olursa; devleti yönetenler ödev, görev ve sorumluluklarını yerine getirmede en az iki kez düşünmek zorundadırlar.

Konunun önemine binâen gereken hassasiyet gösterilmezse, işte yukarıda müzakere ederek ortaya koymaya çalıştığım sonuçlar kaçınılmaz olur ve bu durumdan da ülkede yaşayanlar olarak hepimiz büyük zararlar görürüz.

Onun için öğrencilerin eğitim süreçlerinde ihtiyaçları olan kalacak yer, yurt, barınma, korunma gibi tüm sosyal ve güvenlik ihtiyaçlarının Devlet tarafından yeterli düzey ve konforda karşılanması lojistik destek olarak şarttır.

Aksi takdirde her bakımdan örgütlenmiş ve birer “örgütsel güç” hâline gelmiş kötü niyetli oluşumların tuzaklarına çocuklarımızın düşmesi kaçınılmaz olur. İşte ülkemizde olanlar da böyle olmuştur.

Her ne kadar öteden beri Devleti yönetenlerin (eski-yeni) bu konularla ilgili olarak çok büyük suçları ve günahları olsa da, yine örgütsel yapıyla (FETÖ) bilerek ve isteyerek ilişkisi ve iltisakı olan bazı ebeveynlerin çocuklarını bilinçli bir şekilde örgütün okullarına, dershânelerine, yurtlarına ve evlerine göndermiş olsalar da; aslında ailelerin kahir ekseriyeti, Devletin öğrencilere lojistik destek sağlama konusundaki görev ve sorumluluklarını yerine getirmede acze düştüğünü görünce, çocuklarının istikbâllerini düşünerek(!) iyi niyetlerle bunlara gönderdiler.

Her ne kadar Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla örülmüş olsa da, aileleri bu konuda fazla kınamamak gerekir. Çünkü çocuklarının istikbâllerini düşünmek, her anne-babanın vazifesiydi ve  doğal olarak bu durum ailelerin en yumuşak karnıydı. Hele de Devlet üzerine düşen görevleri bihakkın yapmayınca veya yapamayınca; kötü niyetli örgütlere gün doğmuş oldu, bunlar da bu boşluktan faydalanarak ailelerin bu yumuşak karnını alabildiğine istismar ettiler ve bîçare Anadolu insanının iyi niyetini ve saf duygularını çocukları üzerinden kullandıkça, kullandılar; sömürdükçe, sömürdüler.

Elbette ki bu süreçte sadece aileler istismar edilmedi. Yaklaşık 40-50 yıldır bu ülkeyi idâre eden eski-yeni her renk, her tür ve her yelpazedeki sivil-asker yöneticilerin (Başbakanlar-Cumhurbaşkanları-Generaller ve istisnalar hariç olmak üzere tüm üst düzey yöneticiler) neredeyse tamamı istismar edildi ve bu yönetici ve siyasetçilerden hep destek gördüler. Öyle ki; yurt dışındaki okullarına ilgili devletlerin yardımlarını ve desteklerini alabilmek için, Başbakanlar, Cumhurbaşkanları, Dışişleri Bakanları bunların ellerine nice  tavassut ve referans mektupları tutuşturdular.

Yıllar yılları kovalayıp atı alanın da Üsküdar’ı  geçtiği anlaşılınca; “15 Temmuz 2016 Hadisesi”nin de vukû bulmasıyla birlikte, sanki “Kıyâmet” kopmuş misâli herkesin gözleri yerinden fırlar gibi oldu ve herkes şok geçirerek ne büyük bir felâketle karşı karşıya olduklarını ancak anlayabildiler. Artık her şey ayan-beyan ortaya çıkınca; kimileri bu yapıyla iltisaklı olduğunu inkâr etti, kimileri “ne istediniz de vermedik!” diye sitemkâr bir vaziyette hayıflanarak ve nedâmet getirerek Allah’tan ve milletten özür dileyip af talebinde bulundular ve yaptıkları büyük ama çok büyük hatayı telâfi edebilmek için başladılar bunlarla mücadeleye, kimileri de tilki uykusuna yatıp el altından bu örgütle ilişkilerini sürdürerek nice sinsi siyasî projelerini ortaklaşa hayata geçirmenin gayreti içine girdiler.

İşte aileler, hiçbir şeyden habersiz olan bu masum yavrularını ve çocuklarını büyük bir gönül rahatlığıyla neredeyse “eti senin, kemiği benim” anlayışıyla örgütün ellerine ve evlerine seve seve teslim ederken, tabiî olarak ilk etapta babalar ve anneler evlâtlarının geleceğini etkiliyor ve belirliyorlardı.

Daha sonraları ise; örgüt evlerinde, yurtlarında, okul ve dershânelerinde yıllarca kalan ve beyinleri ince ince örümcek ağlarıyla örülerek dokunan ve dahi yıkanarak mankurtlaştırılan bu gençler (özellikle üniversitelerde okuyanlar), ailelerine döndüklerinde anne-babaları başta olmak üzere tüm aile üyelerini “etkileme ve yönlendirme” görevini bu kez kendileri üstleniyordu.

Anne-babalar da zaman içinde güya çok “terbiyeli, ahlâklı ve başarılı” olan çocuklarının hatırına  onlara tabi oluyorlar ve onlar da (anne-babalar) zaman içinde örgütün yılmaz savunucuları olarak sahnede yerlerini alıyorlardı. Mesele indî, nefsî, kişisel ve evlât bağları açısından düşünüldüğünde, başka çareleri de yoktu.

Ama geleneksel Müslüman olan bu anne-babalar, inandıklarını iddia ettikleri kutsal kitapları olan Kur’ân-ı Kerîm’i sadece lafız değil, Allah’ın istediği şekilde mâna, maksat, murad ve hikmet bağlamında anlayarak ve kavrayarak okusalardı; örgütün bilerek ya da bilmeyerek temsilcileri olan evlâtlarının hatırı için, Allah’ın hatırını ve haklarını görmezlikten gelemezlerdi.

Dolayısıyla, işte bu yüzden makalemin başlığını “BABALAR VE EVLÂTLAR” olarak koydum ama, sonradan “belirleyicilik” rollerinin nasıl evlâtlara geçtiğini de gerekçeli olarak izah ettim.

Konuyu toparlayacak olursak;

1.       Eğitimin amaç, hedef, felsefe, politika ve insan yetiştirme sistemindeki program ve projeleri itibariyle Müslüman mahallesinde “salyangoz” satılması doğru değildir. Mahalle Müslüman olduğuna göre (istisnaî grupların tüm insanî hakları masundur), mahallenin sosyolojik özelliklerine uygun çözüm yolları bulma zorunluluğu vardır. Görüldüğü gibi daha önce bulunan ve uygulanan çözümler sadra şifa olamadı. Eğer akıl, ilim, özgürlük, adâlet, imkân ve fırsat eşitliği, kadınlar dâhil herkesin eğitim hakkından yararlandırılması, temel insan haklarına saygı duyulması, herkesin inancına saygılı olma ve inandığı dinin gereklerini yerine getirmede tam bir hürriyet ve güvenlik içinde olması, düşünce ve ifade özgürlüğüne saygılı olma, doğaya ve çevreye saygılı olma, herkesin ve her varlığın hakkını ve hukukunu koruma, dolayısıyla bu bağlamda yeniliklere açık, medenî, bilgili, ahlâklı, terbiyeli, seciyeli, şahsiyetli, haysiyetli ve karakterli nesillerin yetiştirilmesi gerçek mânada isteniliyorsa; bunun zemini ve garantisi temel ilkeler ve temel umdeler bağlamında Allah’ın kitabı Kur’an’da vardır ve bunlar Allah tarafından teminat altına da alınmışlardır. Buna inanmayan veya şüpheyle yaklaşan herkes, Kitabı önyargısız bir şekilde okuyarak bunun böyle olduğunu rahatlıkla görebilirler. Tabii ki her varlığın, her tabiat ve sosyal olayın kendi cevherî ve ontolojik yapısına uygun olarak özgün, orijinal ve nev’i şahsına münhasır yasaları vardır. Evrendeki tüm varlıklar ve cereyan eden bütün olaylar bu yasalara, bilimsel ilkelere ve yöntemlere göre incelemeye ve araştırmaya tabi tutulur ve sonuçlarına da saygı duyulur.

2.       Eğitim, 1. Madde bağlamında bütün boyut ve buutlarıyla Devletin işi olmalıdır. FETÖ örneğinde olduğu gibi bu iş, bin bir çeşit meşrep ve mezhepte olan cemaatlere ve tarikatlara bırakılmamalıdır. Çünkü; ne yazıktır ki Müslüman toplumlar olarak bizler, henüz bu medenî olgunluğa erişemedik. Kültürel ve geleneksel İslâm anlayışına sahip olan İslâm toplumları Allah’ın kitabındaki muhteviyattan çok uzaklaştıkları için, çağın bu girift ve karmaşık meseleleriyle baş etmede maalesef yetersiz kalıyorlar. Kaldı ki; siyasî, ekonomik ve özünden saptırılmış dinin gücünü ellerine geçiren tarikat, cemaat gibi dinî oluşumlar, ne oldum delisi oluyorlar ve topluma ve birbirlerine yapmadıklarını bırakmıyorlar. Eğer yaşanan örnekten (FETÖ) ders çıkarıp ibret almaz isek, muhtemeldir ki ileride daha beter durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Unutulmasın ki bu coğrafya, herkesin el attığı, cirit oynattığı bir coğrafyadır. Bu bakımdan çok dikkatli ve çok tedbirli olma zorunluluğu vardır.

Sözün Özü:

Tarih tekerrürden ibarettir derler;  ibret alınsaydı hiç tarih tekerrür eder miydi diye de Tarih’i târif ederler.

20 Mart 2021

İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.