REKTÖR ATAMA YÖNTEMLERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI

Geçen haftaki makalemde, Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanması sebebiyle uzun süreden beri   yapılan tartışmalardan hareketle, bu tartışmaların arka plânında var olan gerçekleri de dikkate alarak rektör atama tartışmalarının nedenleri üzerinde durmaya çalışmıştım.

Bu makalemde ise, rektör atama yöntemleri ve çözüm yolları üzerinde durmaya çalışacağım.

Rektör Atama Yöntemleri:

Her şeyden önce şunu açıkça belirtmek gerekir ki; ilkesel olarak Dünyada mükemmel bir rektör seçme ve atama yöntemi yoktur. Olamaz da!.. Böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır! Neden? Çünkü insan denilen varlık, yaratma ve yaratılma sürecindeki mükemmelliğin dışında; akıl, zekâ ve irade düzleminde ontolojik olarak mükemmel olamayan bir varlıktır da ondan. Başka bir ifâdeyle insan; her an hata yapabilme özelliği olan, hevâ ve heveslerine ve her türlü nefsânî arzularına uyabilen, bir takım insanî zaafları olan ve zaman zaman bu zaaflarına yenik düşebilen, cüz’î irade bağlamında tasarrufta bulunarak bu tasarrufu paralelinde icraat yapabilen ve dahi kapasite olarak sınırlılıkları olan bir varlıktır.

Hâl böyle olunca; insan denilen varlığın kurduğu beşerî sistemler, oluşturduğu yapılar, dizayn ettiği kurumlar, bulduğu çözüm yolları, dolayısıyla uyguladığı rektör seçme ve atama yöntemleri de mükemmel olamazlar. Başka bir deyişle, bu seçme ve atama yöntemleri eksiksiz ve kusursuz değildirler. Öncelikli olarak bu noktanın altını çizmekte fayda vardır.

Kaldı ki; -teorik ve ütopik olarak söylüyorum– rektör atamalarında Dünyanın en “mükemmel” yöntem ve uygulamasını alıp getirin, - ideolojik ya da çeşitli sebeplerden dolayı eğer işlerine gelmezse - yine de birileri buna karşı çıkıp itiraz edecektir. Yeter ki insanoğlu, kötü ve art niyetli olmasın!.. Eğer kötü ve art niyetli ise, bir şeylerin altında “buzağı” bulur mu, bulur!.. Hele de kurt kuzuyu yemeye  karar vermişse; bir bahane icat eder mi, eder; yine de kuzuyu yer mi, yer!..

Aynı İblis (Şeytan)’in yaptığı gibi… İblis de Allah’ın, Allah olduğunu bildiği hâlde; Allah’ın “ Âdem’e secde et (itaat et, saygı göster)!” emrine rağmen, bu emrin de iman ettiği Allah tarafından verilmiş olduğunu bütün benliğiyle idrak etmiş olmasına rağmen, sırf kibrinden, hasedinden ve Âdem’e olan muhalefetinden dolayı bir bahane bulup, Allah’ın emir ve isteklerini yerine getirmekten imtina etti ve lânetlenip huzurdan kovulanlardan oldu. İşte İblis’in Âdem’e olan bu muhalefeti, zihniyet olarak bir “İblisleşme muhalefeti”dir.

Esasında geçen haftaki makalemde de belirttiğim gibi, bizdeki anlaşmazlıkları tetikleyen asıl muharrik,  siyasî ve toplumsal yapımızda var olup da henüz çözüme kavuşturulamamış temel sorunlardan kaynaklanmaktadır. Yoksa rektör atama biçimleri aslında bir detaydan ibarettir. 

Durum bu minvâl üzere iken, peki biz ne yapacağız? Tabii ki en iyisini yapmaya çalışacağız. Yani rektör seçim ve atama yöntemlerinde en rasyonel, en bilimsel, en âdil yöntemi bulup onu uygulamaya çalışacağız.

Peki bu iş Dünyada nasıl yapılıyor, bir ona bakalım mı?

Yukarıda belirtmeye çalıştığım nedenlerden dolayı, herkesin üzerinde ittifak edebileceği ve örnek gösterip uygulayabileceği ideâl bir rektör seçme ve atama yöntemi maalesef Dünyada yoktur. Bu işin klişeleşmiş, kalıplaşmış, normatif hâle dönüşmüş bir standardı da yoktur. Ama güzel uygulamalar yok mudur? Elbette ki vardır. İşte bize düşen görev, ya kendimiz en iyisini bulup uygulayacağız ya da Dünyada uygulanan en iyi yöntemi alarak kendi bünyemize adapte etmeye çalışacağız. Adapte etmeye çalışacağız diyorum; çünkü unutulmasın ki her ülkenin, her toplumun sosyolojik yapısı, kültür yapısı ve değerler manzumesi aynı değildir.

Yine unutulmasın ki; “yönetim” her ne kadar bir bilim olmasına rağmen (kaldı ki yönetim bilimi tarihinde; yönetimin bilim mi, sanat mı olduğu; ya da bilim ağırlıklı bir sanat mı olduğu hep tartışıla gelmiştir), bu bilim, fen bilimlerinde olduğu gibi – o da belirli şartlarda - yüzde yüz, kesin, değişmez kanun ve normlar içermez. Başka bir deyişle “yönetim bilimi”, sosyal bilimlerin ilgi alanına girer ve takdir edilir ki sosyal bilimler her ne kadar bilim sınıfında olsalar dahi ve yine aynı zamanda amaç, konu, metot açısından kendine özgü disipliner yapıları olsa bile; sosyal bilimler karakterleri icabı belirli oranlarda izâfi, relatif, göreceli, subjektif, değişken ve özneldirler.

Hâl böyle olunca, sosyal bilimlerin ilgi alanına giren tüm yönetimsel faaliyet ve eylemler -ki buna rektörlük seçim ve atama süreçleri de dâhil- normatif açıdan Dünya ölçeğinde bir standardizasyona kavuşturulamamıştır ve dahi bu nâ-mümkündür, muhâldir, yani imkânsızdır.

Tüm bu gerçekliklerden dolayı, bu ister Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğü için olsun, isterse başka rektörlük atama ve seçimleri için olsun, bu böyledir ve hakikat budur. Onun için Boğaziçi’nde olduğu gibi; “mutlak doğru yöntem budur, mutlaka bizim dediğimiz olacaktır, yoksa kabûl etmeyiz!” teraneleri ve dayatmaları hem bilimsel gerçekliklerle çelişir, hem de bu tür dayatmalar “Yeniçeri Ocağı”nın kazan kaldırmasına benzer. Tarihte Yeniçeri Ocağı’nın başına gelenler de bellidir.

Dünyadaki örneklere tekrar dönecek olursak; kimi ülkelerde rektörler o ülkenin parlamentoları tarafından, kimi ülkelerde eğitim ya da eğitim ve bilim bakanlıkları tarafından, kimi ülkelerde devlet başkanları ya da cumhurbaşkanları tarafından, kimi ülkelerde başbakanlar tarafından, kimi ülkelerde üniversitelerin mütevelli heyeti tarafından ya da bunların teklifiyle ilgili ve yetkili kurum, kuruluş, makam ve makam sahipleri tarafından, kimi ülkelerde o üniversitenin mezunları tarafından, kimi ülkelerde o üniversitenin tüm paydaşları (akademisyen, öğrenci, idarî personel) tarafından, kimi ülkelerde de üniversitelerin akademik kadroları tarafından seçilmekte ya da seçilerek yetkili  makamlar tarafından atanmaktadır.

Görüldüğü gibi, Dünyada tek tip bir rektör seçim ya da atama yöntemi yoktur. Her ülke yüzlerce - binlerce yıllık gelenekleri - görenekleri, sosyo - kültürel özellikleri, değer yargıları (kıymet hükümleri),  yönetim biçimleri, eğitim amaç, felsefe ve politikaları, bilim özgeçmişleri, bilimsel birikim ve tecrübeleri, yerleşik akademik gelenekleri, üniversitelerinin tarihî misyonları ve daha birçok özgün özellikleri çerçevesinde bu rektör seçim ve atama işlerini realize etmektedir.

Türkiye’de Rektör Atamaları:

Her şeyden önce şunu belirtmiş olalım ki; bir önceki makalemde de vurguladığım gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti genç bir Cumhuriyet’tir ve bu Cumhuriyet kuruluş tarihi itibariyle de henüz  yüzyılını doldurmamıştır. Ayrıca bu genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milletiyle birlikte bir gecede gökten zembille inmemiştir. Tabii ki bu coğrafyada tarihî bir geçmişi vardır; bu geçmiş, tâ Orta Asya’dan başlayarak silsile yoluyla günümüze kadar intikal eden bir geçmiştir.  Onun için şu andaki devletimiz olan genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, şanlı tarihimizde müstesna ve mümtaz bir yere sahip olan ve aynı zamanda da bir zamanların “Cihan Devleti” olan Osmanlı’nın bir bakiyesi konumundadır. Bunu inkâr etmenin ve bundan gocunmanın ne anlamı ve kime ne faydası vardır. Ayrıca aslını ve neslini inkâr etmek de haramzâdelerin işidir.

İşte bu genç Cumhuriyeti kuranlar, Osmanlı’nın 1770’lerden itibaren öncelikli olarak askerî eğitim alanlarında ve daha sonra da diğer alanlarda başlattığı ıslahat ve yenileşme çabalarını, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte daha da ileriye götürdüler ve hemen hemen her alanda, her konuda devleti ve toplumsal yapıyı radikal bir biçimde değiştirdiler ve dönüştürdüler.

İşte Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan bu değişim ve dönüşüm hareketleri, her sahada olduğu gibi eğitim alanında da oldu ve bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin eski adı olan ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden Dârülfünûn’un yönetim ve öğretim kadrosu başta olmak üzere yapısal olarak her şeyini etkiledi, değiştirdi ve dönüştürdü.

Bu değişim ve dönüşüm, İsviçre’den dâvet edilerek getirilen Prof. Albert Malche’ın hazırladığı rapor üzerine 1933 yılında yapılan üniversite reformu ile gerçekleştirildi. Bu reform ile İstanbul Üniversitesi adını alan İstanbul Dârülfünûn’daki akademik kadronun yarısından fazlası tasfiye edildi ve bunların arasında çok kıymetli tanınmış hocalar da vardı. Tasfiye edilen bu hocaların yerine özellikle Almanya Nazizm’den kaçan Yahudi asıllı birçok akademisyen, yeni kurulan İstanbul Üniversitesinde istihdam edildi.

Maarif Vekili Dr. Reşit Galip döneminde yapılan 1933 üniversite reformu, üniversiteye rektör atanmasından tutunuz da, üniversitenin amaç, yapı, eğitim-öğretim-yönetim gibi alanlarında ve akademisyenlerin tasfiyesinde radikal değişim ve dönüşümlerin zeminini hazırladı.

Daha sonraları yapılan 1946 ve 1981 üniversite reformları da benzer sonuçlar doğurdu. 1933 yılında olduğu gibi, 1960 ve 1981 yıllarında yapılan askerî darbelerden sonra da üniversitelerden çok sayıda akademisyen tasfiye edildi.

İşte bütün bu tarih ve süreçlerde, ülkemizdeki üniversitelerin rektörlüklerine kimi zaman doğrudan atama yoluyla, kimi zaman da seçim yöntemi ile rektörler atandı. Ama şurası bir gerçektir ki; üniversitelere rektör atanması da dâhil olmak üzere, eğitime dair diğer köklü reformlar (müspet  ve menfi manâda) hep olağanüstü dönemlerin konjonktürel atmosferi içinde yapılmıştır. Başka bir ifâde ile maalesef biz, normal zamanlarda bu önemli değişim ve dönüşüm hareketlerini (müspet olarak) pek gerçekleştiremiyor ve yapamıyoruz. Aynı Anayasa yapım çalışmalarında olduğu gibi. Biz yıllardan beri siviller olarak henüz sivil bir Anayasa yapmayı beceremedik. Böyle bir realite de, benim daha önceleri belirttiğim tezimi doğrulamış oluyor. Yani henüz genç bir Cumhuriyet olmamız hasebiyle, daha çözüme kavuşturulamamış birçok temel sorunumuzun varlığına işaret ediyor. Ayrıca süreç içerisinde cereyan eden olaylar, yine genç olan demokratik yapımızın da çok kırılgan olduğunu gösteriyor.

Çözüm Yolları:

Görüldüğü gibi gerek Dünyada, gerekse ülkemizin yakın tarihinde rektör atamaları ile ilgili olarak mükemmel, standart, tek tip bir rektör seçim ve atama yöntemi yoktur. Her ülkede farklı uygulamalar vardır. Her şeyden önce bu gerçeğin altını kalın çizgilerle bir kez daha çizmiş olalım. Her ülke kendi sistemi, mevzuatı, sosyo-kültürel yapısı, gelenekleri, eğitim amaç, felsefe ve politikaları çerçevesinde rektör atamalarını gerçekleştirmektedir.

Ancak, rektör atamalarında farklı yol ve yöntemler olmakla birlikte, hatta yeni yeni bir takım yöntemleri devreye sokmanın her zaman mümkün olabileceği gerçeğinden hareketle -ki bunlar dışarıdan profesyonel yöneticiler atamak, rektörün sadece idarî, mâlî ve teknik işlerle ilgili olarak yetki ve sorumluluk sahasını sınırlandırmak, üniversitelerin aslî görevi olan düşünce, fikir ve bilim üretme noktasında akademik bir özgürlük ve özerklik alanı oluşturmak, akademik kadroların seçiminde, oluşturulmasında ve istihdamında tam olarak bilimsel, rasyonel ve objektif kriterlere uygun bir zemin hazırlamak, bunları koordine edecek, denetleyecek ve uygulamaların sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için rehberlik edecek yeni birimler ve kurullar ihdas etmek, ya da görev, yetki ve sorumluluk sınırlarının yasalarla net bir şekilde belirlendiği bir tanesi sadece idarî, mâlî ve teknik konulara bakacak, diğeri ise sadece akademik konularla ilgilenecek eş düzeyde iki rektörlük makamı ihdas etmek ve benzerleri olabilir- yine de ilkesel ve demokratik bir yöntem olarak “seçim”, hemen hemen herkesin üzerinde konsensüs sağlayabileceği bir yöntem olarak kabûl edilebilir.

Ne var ki, seçim sistemini de çok fazla kutsamamak lâzım. Hele de demokrasi kültürünün gelişmediği, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla rayına oturmadığı ve insanların henüz demokrasinin bütün boyut ve buutlarını içine sindiremediği bizim gibi ülkelerde!..

Kaldı ki; seçim sonuçları bazı kişi ve çevrelerin hoşuna gitmezse, seçilen kişi birilerinin ideolojik ve politik düşüncelerine uygun değilse, hemen başlıyorlar iftiraya, karalamaya, yaftalamaya ve tezvirata. Kazan kaldırmalar, “istemiyoruz!” teraneleri, “kabûl etmeyiz!” naraları,” istifa et!” protestoları gırla gidiyor.

Şimdi, bu mudur sizin seçimden anladığınız? Şimdi, bu mudur ağzınıza pelesenk ettiğiniz demokrasi kültürünüz? Mâdem seçim seçim, demokrasi demokrasi diyorsunuz ve Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne yasalara uygun bir şekilde atandığı hâlde bir bahane bulup mevcut rektörü “istemeyiz!” diyorsunuz; diyelim ki iddianızda haklısınız! Mâdem seçim bu kadar iyi bir şey, demokrasi bu kadar güzel bir şey ve bunlar da bu kadar kutsal şeyler ise; o zaman neden ilkeli ve dürüst davranıp da ülkede yapılan genel seçim sonuçlarını içinize sindiremiyorsunuz ve neden “sandık her şey değildir!” diyorsunuz? Neden itiraz ediyorsunuz? En hafif deyimle bu ilkesizlik ve tutarsızlık değil midir?

İşte aynı konu ve yöntemle ilgili olarak iki farklı tutum sergilerseniz, çifte standart yaparsanız, o zaman da inandırıcılığınızı kaybediyorsunuz ve millet de bu özelliğinizden dolayı size itibar etmiyor, size prim vermiyor ve sizi samimi bulmuyor.

Kaldı ki; üniversitelerde daha düne kadar yapılan seçimlerde en yüksek oyu aldığı hâlde atanmayan, buna karşılık ancak bir-iki oy alabilen ve sonlarda yer alan bazı adayların, geçmişteki bazı Cumhurbaşkanları tarafından rektör olarak atandıklarını hepimiz bilmekteyiz. Bu durumda seçimin bir önemi kalıyor mu? Seçimlere katılarak oy veren akademisyenler birer figüran mı? Bu durum üniversite hocalarını aşağılamak ve onların izzeti nefisleriyle oynamak değil midir? Böyle bir uygulamanın adına demokrasi mi denilir, yoksa “demokrasicilik” oyunu mu denilir? Bu oyunun oynandığı üniversitelerde kurum kültürü ve şahsiyeti kalır mı?

Diğer yandan, üniversitelerdeki seçim süreçleri de evlere şenlik! Bu süreçlerde rektör adayları bol bol vaatlerde bulunurlar, herkese mavi boncuk ve gülücükler dağıtırlar, işleri bittikten sonra da selâm dahi vermezler. Hele de seçilip atandıktan sonra kendisine oy vermeyenlere neredeyse düşman olurlar. Gruplaşmalar, çatışmalar, kırgınlıklar, dargınlıklar, küskünlükler de işin cabası. Bütün bu yapılanlar ve olup bitenler tam da bize özgü bir demokrasi tipolojisi ne yazık ki!..

Ayrıca şu noktayı da göz ardı etmemek lâzım. Üniversitelerde seçim seçim diyerek yanıp tutuşanlar, çok iyi bilmekteler ki; onlarca yıldan beri istisnalar dışında kendilerinden olmayanlara asla geçit hakkı tanımamışlardır. Üniversitelerde ideolojik, politik, akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerine bağlı olarak  oluşturdukları bir nevi “kast” sistemiyle, “mutlu azınlık” ve “Boğaziçi Aşireti” dışında Anadolu insanına akademisyen olarak istihdam alanları açmamışlar ve kadroları hep kendileri doldurmuşlardır. Hatta sisteme zaman zaman “kaçak!” olarak girenleri de, yukarıda belirttiğim gibi çeşitli yol ve yöntemlerle, darbeler ve darbe yasalarıyla elemine etmişlerdir. Hatta eski bir YÖK başkanının “-ağzı çorba kokan köylülerin üniversitelerde ne işi var!” sözünü herkes hatırlar herhâlde. Bir zamanlar Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın bir vesile ile benzer ifâdeleri kullandığı gibi.

Dolayısıyla bu kadroların hâlâ hükümran olduğu üniversitelerde yapılacak olan muhtemel rektörlük seçimlerinde, sayısal olarak kimin kazanacağı önceden bellidir. Bu bakımdan âdil bir seçimin olabilmesi için, adayların eşit şartlarda start alması ve sonuçlarının da demokrasi kültürüyle herkes tarafından içselleştirilmesi gerekir.

Şimdi, Boğaziçililerin (istisnaları tenzih ederek, protesto eylemlerini yapan öğrenci ve akademisyen grubu baz alarak söylüyorum) algı operasyonlarıyla kamuoyuna yaptıkları propagandaya göre; kendilerinin ne kadar da demokrat, ne kadar da özgürlükçü, ne kadar da uygar, ne kadar da farklı görüş ve düşüncede olanlara saygılı oldukları iddiası herkesin mâlûmudur.

O zaman sormak lâzım: Robert Koleji’nde okuduğu hâlde ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak hocalık yaptığı hâlde, Prof. Dr. Mim Kemal Öke’ye siz ne dediniz ve O’na ne yaptınız? O kibar ve nâzik hocaya mahalle baskısı yaparak, mobbing uygulayarak (yıldırma) “- Senin milliyetçiliğinden hoşlanmıyoruz, Senin dinî tarafından hoşlanmıyoruz, Seni de burada istemiyoruz!” dediniz mi demediniz mi? Hani nerede sizin özgürlükçü anlayışınız ve demokrat yapınız? Hani nerede sizin liberal anlayışınız ve farklılıklara olan saygınız? İnanmıyorsanız Mim Kemal Öke’nin kendisine sorunuz ve konuşmaları da kayıt altına alarak, o çok iyi kullandığınız sosyal medyada kamuoyuyla paylaşınız da herkes gerçekleri apaçık öğrensin ve görsün.

Son Söz:

Doğru oturup, doğru konuşalım! İlim-bilim, demokrasi-özgürlük, liberalizm-uygarlık, gelenek-teâmül, içeriden-dışarıdan, seçim-atama; aslında bütün bunlar, yıllardan beridir dip dalgalar şeklinde derinden derine süregelen değerler ve çıkar çatışmalarının, rektör seçimleri ve atamaları üzerinden verilen kavgaların dışarıya vurum şeklidir. Başka bir deyişle, aysbergin görünen yüzü üzerinden yapılan ideolojik ve politik çekişmelerle alâkalı bir güç mücadelesidir.

Keşke; her konuyla ilgili olarak herkesin iyi niyetle ve dürüstçe üzerinde ittifak ederek anlaştığı, eşit şartlarda ve eşit kurallarla ve âdil bir biçimde bütün işlerimizi seçim yoluyla yapabilseydik!..

20 Şubat 2021

İlhan AKAR

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.