REKTÖR ATAMALARI

Rektör atamaları öteden beri bizim üniversitelerde hep sorun olmuş, atama süreçlerinde ve atamaların akabinde büyük tartışmalara yol açmış, aynı zamanda bir takım memnuniyetsizliklerin doğmasına da zemin hazırlamıştır.

Peki, neden böyle olmaktadır? Şimdi bu nedenlerin arka plânında bulunan gerçekleri dikkate alarak    biraz bunları analiz etmeye çalışalım.

NEDENLER:

1.Bilimin Tek Amaç ve Değer Olarak Görülmemesi:

Üniversiteler, aslında ve özünde düşünce, fikir ve bilginin üretildiği bilim yuvaları ve merkezleridir. Böyle olmalıdır ve işin tabiatı gereği de böyle olmak zorunluluğu vardır. Bu bakımdan üniversiteler salt olarak bunlara odaklanmalıdır.

Her şeyden önce; bilimsel bilgi nasıl üretilir, bunun derdine düşülmelidir. Özgün fikirler ve telif eserler nasıl husûle getirilir, bununla ilgilenilmelidir. Muhtelif ürünler bazında nasıl patent hakları elde edilir, bunlar ortaya konulmalıdır. İnovasyon çalışmaları nasıl yapılır, bunun değerlendirilmesi gerekir. Üretilen düşünce, fikir ve bilgi ile topluma ve insanlığa nasıl faydalı olunur, bunun kaygusuna düşülmelidir. Ve en nihâyetinde bu konularda dünya ile nasıl rekabet edilir, bunların düşünülmesi gerekir.

Peki, bizim üniversitelerde bunlar tam olarak yapılıyor mu, yapılmıyor mu? Üniversite yönetimleri, üniversitelerdeki bilim insanları, ülkeyi yöneten devlet ricâli ve ülkemizin insanları olarak topyekûn hepimiz;    bilimin tek amaç ve değer olarak görülmesi ve son derece hayatî bir öneme hâiz olarak algılanması nokta-i nazarından yeterli bir yetkinliğe, yeterli bir olgunluğa, yeterli bir bilince sahip miyiz, değil miyiz? Bilimin önemini tam olarak kavrayabildik mi, kavrayamadık mı? Bütün bunları içimize sindirebilmiş, içselleştirebilmiş ve hücrelerimize yedirebilmiş miyiz, yedirememiş miyiz?  Objektif bir şekilde bu sorulara cevap aramak zorundayız. İstisnaları tenzih ederek söylüyorum;

Maalesef ki; hayır!..

Eğer bu soruların cevabı evet olsaydı; şimdi bugünün Türkiye’sinin yerinde, bir zamanların Cihan devleti olan ve üç kıtada, yedi iklimde, 22 milyon kilometrekare topraklarda bin bir çeşit ırk, renk, din, dil ve etnik yapıdaki milletleri 600 küsur sene adâletle yöneten  Osmanlı Devleti gibi kavi bir devlet olmaz mıydı? Çünkü Osmanlı’nın zirvede olduğu dönemlerde; İlmiye, Kalemiye ve Seyfiye sınıfı ilhamını Allah’ın Kur’an’daki “Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu?” âyetinden alıyorlardı ve mefkûre müşterekliğinde aynı hedefe kilitlenmişlerdi: “İ’LÂ-YI KELİMETULLAH”!..

2.Sistemsizlik:

Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir Osmanlı bakiyesi olduğu ve Osmanlı maarif teşkilâtının yapısı,  amaç ve politikaları, felsefesi ve insan yetiştirme düzeni ile Osmanlı’nın yerine kurulan bu genç Cumhuriyet’in eğitime dair bu unsur ve özellikleri arasında muazzam farkların olduğu, o günden bu güne eğitimle ilgili yüzlerce düzenleme, değişiklik ve reformlar yapılmış ve neredeyse aradan da yüz yıl  geçmiş olmasına rağmen, biz hâlâ bu konuları çatışmacı bir üslûpla yoğun bir şekilde konuşuyor ve tartışıyorsak, bu durum, bizim eğitimle ilgili bir sistemi henüz düzgün bir şekilde kuramadığımızın, daha doğrusu bir eğitim sistemimizin olmadığının göstergesidir. Bunun adına da “sistemsizlik” denilir.

Evet, görünüşte bir “Millî Eğitim Sistemimiz” ve ilgili Bakanlık (MEB) ve bir “Yüksek Öğretim Sistemimiz” ve ilgili kuruluş (YÖK) var ama, sistemler sürekli olarak hep sorun üretiyorlarsa bunun adına “sistem” mi denilir, yoksa “sistemsizlik“ mi?

Peki, bunlar neden böyle oluyor? Çünkü toplumsal sistemimiz, adâlet sistemimiz (Anayasal ve yasal mevzuatlar), idarî (yönetim) sistemimiz henüz tam olarak rayına oturmuş değil de ondan. Geçmişten gelen çok derin ve temel sorunlarımız var. Çünkü Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşüm ve değişim süreçlerinde çok sancılar yaşandı. Bu sancılar bir şekilde hâlâ devam ediyor. İşin tabiatı gereği, toplumsal dönüşüm ve değişimler kısa süreli ve sancısız olmaz. Etkileri de rektör seçimleri dâhil, her konuya yansır. İşte bütün bu tartışmaların perde arkasında, bu değişim ve dönüşüm süreçlerinin sancıları yatmaktadır.

Bu bağlamda, Osmanlı’dan bize miras olarak kalan siyasî, ictimâî (sosyal), dinî, terbiyevî (eğitim), etnik ve benzeri birçok konunun henüz çözüme kavuşturulamamış meseleleri “Gordion’un kör düğümü” gibi karşımızda durmaktadır. İşte Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanması meselesi, sembolik olarak Boğaziçi özelinde ve Boğaziçi ölçeğindeki bu kör düğümlerden bir tanesidir. Bu meselede “Boğaziçi Aşireti” zafer kazanıp dolayısıyla bu ve buna benzer “kör düğümlerin” çözümsüz kalmasına mı yol açılacak, yoksa “Gordion’un kör düğümü”nü bir kılıç darbesiyle çözen “Büyük İskender” gibi yerli ve millî bir kahraman mı çıkıp  bu kör düğümleri çözecek, bilmiyorum? Elbette ki zaman, her şeyi apaçık olarak gösterecektir!..

3.Yabancı Devletlerin ve Küreselcilerin Müdahalesi:

İlk etapta yabancı devletlerin ve küreselcilerin rektör atamalarıyla ne ilgisi var denilebilir. Ancak şurası unutulmasın ki burası Türkiye’dir ve Türkiye bir Osmanlı bakiyesidir. Bu bağlamda Türkiye’nin jeopolitik, jeostratejik, jeoekonomik konumu ve durumu ile bu coğrafyada olup biten her şey, yabancı güçleri her zaman ilgilendirir ve onların iştihasını kabartarak ilgisini çeker.

İşte Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanması meselesinde olduğu gibi Avrupa Parlamentosu’ndan ABD’sine, BM’sinden Soros’cu küreselcilerine varıncaya kadar hepsi koro hâlinde vakit geçirmeden hemen harekete geçtiler. Çünkü Boğaziçi bir semboldü, bu sembol kurumun başına rektör atanma meselesi onlar için bulunmaz muazzam bir kozdu ve içinde yüzbinlerce gencin okuduğu üniversiteler de bir kıvılcım ile harekete geçirilebilecek çok stratejik ve  kırılgan kurumlardı.

Zâten emperyalist güçler, her zaman olduğu gibi oyunlarını gençler üzerinden  kurarlar ve ilk önce onları hareketlendirirler. Algı operasyonlarında, dezenformasyonda, istismarda ve ortalığı birbirine katmada son derece profesyonel ve uzmandırlar. Peki, bunlar böyle olduğu hâlde onların eline koz mu vermek lâzım? Tabii ki hayır! Bu bakımdan çok dikkatli olunmalıdır!..

4.Sosyal ve Kültürel Doku Uyuşmazlığı:

Bilindiği üzere Boğaziçi Üniversitesi’nin kökleri Osmanlı’nın son dönemlerinde kurulan Robert Koleji’ne kadar gider. O günden bu güne üniversitenin sosyal ve kültürel dokusu ve zaman içerisinde oluşturulmuş kurumsal kültürü ile bu milletin binlerce yıldan beri oluşmuş sosyal ve kültürel dokusu arasında kan, can ve ruh uyuşmazlığı vardır. Zâten yapılan bu eylemler vesilesiyle kendileri ve kendilerini destekleyenler; “Boğaziçi’nin kendine özgü sosyal ve kültürel dokusu, kurum kültürü, gelenekleri, teâmülleri, ilkeleri ve değerleri  vardır” derken, aslında zımnen bunu kastetmektedirler.

Ama doğruyu söylemektedirler ve maalesef durum budur, gerçek böyledir. Onun için dışarıdan, kendilerine göre yabancı bir organizmadan yapılacak olan/yapılan bir “doku nakline” tahammülleri yoktur. Bütün fırtına buradan kopmaktadır/koparılmaktadır ve gerçekte amaçları farklı olan kötü niyetli iç ve dış çevreler, rektör atamasını da bahane ederek bir bardak suda kopardıkları fırtınayı, Amerikan patentli “El Nino” kasırgasına dönüştürmeye çalışmaktadırlar.

5.Devleti ve Ülkeyi Yönetecek Kadroların Üniversitelerde Yetişmesi:

Üniversiteler, yapısı ve doğası gereği ileride devleti ve milleti yönetecek kadroların yetişme/yetiştirilme alanlarıdır. Çünkü bunlar, her yıl yüzbinlerce üniversite adayı gençler arasından seçilerek gelmekte ve mezun olduktan sonra da yarınların yetkili ve etkili yöneticileri yine bunlar olmaktadır. Hele de bu üniversiteler Boğaziçi, Galatasaray, Bilkent, ODTÜ, İTÜ gibi Türkiye’nin seçkin üniversiteleri olunca, konu daha da stratejik bir önem ve hassasiyet kazanmaktadır. Özellikle de Boğaziçi ve Galatasaray üniversitelerinin kökleri Robert Koleji ve Galatasaray Lisesi’ne dayanırsa!..

Bir dönemin okumuş insanları çok iyi bilir ve hatırlar ki; o zamanın Türkiye’sinde sloganik olarak şöyle bir söz vardı: “Önce Mülkiye sonra Türkiye!”

Mülkiye; Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin eski adı idi ve kuruluş amacı da devleti yönetecek kadroların buradan yetiştirilmesiydi. Nitekim büyük ölçüde uzun süre böyle de oldu. Birbirleri arasında çok tutkundular. Devlet yönetiminde sanki bir “kast” sistemi oluşturmuşlardı ve dışarıdan kimseye de pek geçit vermiyorlardı. Özellikle devletin mülkî idâre ve güvenlik (valiler-kaymakamlar-emniyet âmirleri), hâriciye (dış işleri mensupları-büyük elçiler) ve üniversite yönetim kadroları (rektörler ve dekanlar) genellikle bunlardan oluşurdu.

Bir de bunlara daha önceki askerî akademilerden zamanın ruhuna uygun olarak mezun olan kurmay subayları ekleyin, işte o zaman yandı gülüm keten helvası! Alın size sarı zeybek İzmir havası ya da Erzurum ata barı!..

6.Üniversitelerin Beyin Yıkama Fabrikaları Olarak Görülmesi:

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluş felsefesi, ilkeleri ve inkılâpçı yapısıyla ideolojik bir devletti. Bu ideolojinin adı da, mahiyetinde ve kökeninde “Batıcılık ve Türkçülüğün” olduğu “Cumhuriyet İdeolojisi” idi. Bu ideoloji, artık devletin resmî ideolojisi olmuştu. Tabiatıyla inkılâpçı bir devletin temelinde resmî bir ideolojinin bulunması kaçınılmaz olarak zorunluydu.

Hâl böyle olunca ister istemez Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin okullarında ve üniversitelerinde bu resmî ideolojiyi öğrencilere aktarmak ya da onlara dikte veya empoze etmek şarttı. Bunu başarabilmek için de eskiyi yani Osmanlıyı kötülemek, işin tabiatı gereği mecbur idi. Bu bağlamda yeri gelmişken ve Cumhurbaşkanı iken Süleyman Demirel’in bir sözünü hatırlatmak isterim. Sayın Demirel demişti ki; -mealen- “Biz aslında Osmanlıya çok haksızlık ettik. Ama Cumhuriyet’in kökleşmesi için Devlet olarak bunu yapmak mecburiyetindeydik!”.

İşte bugünkü çatışmaların temelinde ve perde arkasında, Osmanlıya yapılan haksızlıkların mevcut iktidar tarafından üniversiteler nezdinde iade-i itibar yapılmak istenmesi sebebiyledir. Başka bir ifâdeyle, aslında çatışmanın temelinde ideoloji ve değerler çatışması vardır. Rektör atanma şekline itiraz ise, sadece bir bahanedir ve işin görünen yüzüdür. Bu bağlamda şu soru çok önemlidir: Zihniyet ve prototip olarak üniversitelerde nasıl bir gençlik yetiştirilecek? İşte bütün kavga bu soruya verilecek cevabın içinde gizli olan hususiyetten kaynaklanmaktadır.

7.Üniversitelerdeki İdeolojik Yapılar, Aşırı Politizasyon ve Kutuplaşmalar:

Kapitalizm ve ona antitez olarak doğan Sosyalizmin, daha sonraları da özellikle Fransız İhtilâli’nin tetiklemesiyle ortaya çıkan Milliyetçilik akımlarının, tüm dünya üniversitelerinde okuyan gençliği etkilediği gibi, ülkemizin üniversitelerinde okuyan gençliği de yoğun bir şekilde etkiledi. Bu etkileşim bir şekilde hâlen de devam etmektedir.

Özellikle 1960’lı yılların sonlarından başlamak üzere 1980 askerî darbesine gelinceye kadar, ülkemiz üniversitelerinde gençler arasında yoğun ve korkunç çatışmalar oldu. Beş binden fazla genç hayatını kaybetti, bir o kadarı da sakat kaldı. Üniversitelerdeki eğitim neredeyse durma noktasına geldi. Çok acılar yaşandı. Tâbiri caizse bir nesil böyle hebâ olup gitti. İşte bünyesinde birçok sorun taşımasına rağmen YÖK, bütün bu olumsuzlukları önlemek için kuruldu.

Üniversitelerde cereyan eden bu olaylar sebebiyle akademisyen hocalar da bundan çok etkilendi. Onlar da kendi aralarında kutuplaştılar ve gençler gibi ideolojik kamplara bölündüler. Bu hocaların bir kısmı ideolojik olarak gençleri tahrik ettiler, anarşik olayların vukû bulmasına ve olayların büyümesine zemin hazırladılar. Vatana, millete ve insanlığa faydalı olacak düşünce, fikir ve bilgilerin üretim merkezi  olması gereken bu güzide kurumlar, maalesef anarşik olayların, ideolojik çatışmaların ve aşırı politik kamplaşmaların merkezleri oldular. Her zaman olduğu gibi başta Amerika olmak üzere bir takım dış güçler, bu olayları ve kamplaşmaları sürekli olarak körüklediler ve provoke ettiler.

İşte bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan hâdiselerin arka plânında bu ve buna benzer sebepler yatmaktadır. Yoksa mesele salt rektörlük atamasıyla ilgili değildir. Yıllar içerisinde kazanılmış mevzilerin korunması ve bu mevzilere yabancıların(!) yaklaştırılmaması meselesiyle ilgilidir.

8.Üniversitelerin Akademik ve İdârî Personel İçin Kadrolaşma Zemini  Olması:

Akademik ve idârî personelin kadrolaşması açısından üniversiteler her zaman câzibe merkezleri olmuştur. Şu nokta unutulmasın ki; ülkeyi yönetecek kadrolar üniversitelerden çıkacak ve tabiatıyla  onları eğitecek olanlar da akademik kadrolar olacaktır. Bu kadroların niteliği, siyasal tercihleri, dünya görüşleri, değer yargıları neyse; öğrenciler de pedagojik, politik ve sosyal etkileşim modellemeleriyle   aşağı yukarı benzer görüş, düşünce ve niteliklere sahip olacaktır. Onun için bu husus, bir ülkenin   şekillenmesi açısından son derece önemlidir.

Ayrıca akademik kadro, sahip olduğu bilgi ve beceri potansiyeli ile Devlet yöneticilerini ve toplumu etkilemede oldukça stratejik bir görev ifa ederler.  İşte üniversitelerdeki rektör atamaları bu açıdan da çok önemlidir. Boğaziçililerin çırpınmalarının nedenlerinden bir tanesi de budur.

9.Üniversitelerin Siyasî ve Maddî Rant Kapısı Olarak Görülmesi:

Yukarıda vurgulamaya çalıştığım özelliklerinin yanında üniversiteler, genel ve katma bütçeden aldıkları paylarla ve daha birçok konudaki büyük imkânlarıyla, rektör olmak isteyen akademisyenlerin her zaman ilgisini çekmiştir. Onun için birçok akademisyenin gözü rektörlük makamındadır. Çünkü bu makam, rektörlük koltuğuna oturanlara siyasî, maddî ve popüler olmak açısından geniş imkânlar sunmaktadır.

Sözün Özü:

İşte, yukarıda saymaya çalıştığım nedenlerden dolayı; gerçekte idealist bir felsefeyle, düşünce, fikir ve bilim dünyasına hizmet etmek  gayesiyle bu makamlara talip olanların sayısı, maalesef ki yok denecek kadar azdır!..

13 Şubat 2021

İlhan AKAR

NOT: Rektör atama yöntemleri ve çözüm önerileri gelecek haftaki yazıda değerlendirilecektir.

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.