ÜNİVERSİTELER BİZİMDİR!

Bu sloganı 70’li yıllardan beri hep duyarım. Üniversitelerde okuyan ideolojik sol marjinal grupların sloganıdır bu. Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanması münasebetiyle bugünlerde yine sık sık duyar olduk bu sloganı.

Böyle bir slogan karşısında onlara sormak lâzım:

“ - İyi, güzel de siz kimsiniz?”

Şimdi sizi analiz ederek biraz yakından tanımaya çalışalım. Devletin güvenlik kaynaklarından basına yansıyan haberlerde, provokasyon maksadıyla sizin içinize sızan kötü niyetli insanları ve kökleri dışarıda, ipleri başkalarının elinde olan marjinal grupları bir kenara bırakacak olursak, siz üniversite öğrencisi olarak sahi kaç kişisiniz?

Öyle ya, siz Boğaziçilisiniz, matematiği, hesap-kitap yapmayı çok iyi bilirsiniz. Söyleyin bakalım; Boğaziçi’nde okuyan öğrencilerin sayısal toplamına göre, grafikteki yüzdelik diliminiz kaçtır? Peki, yüzdelik diliminiz çok az olmasına rağmen, sesiniz neden bu kadar çok çıkıyor? Ama sizi tebrik ederim (!), örgütlü olduğunuz için sesiniz bu kadar çok çıkıyor. Ayrıca dâvanızda pek de haklı olmadığınız hâlde, hemencecik bir araya gelerek “mücadele platformları” oluşturmadaki başarı azminizi de kutluyorum (!).

Bu vesile ile, haklı oldukları hâlde hakkını savunamayan, örgütsüz oldukları için hakkını savunmada acze düşen, sayıları çok olduğu hâlde bir araya gelemeyen, dolayısıyla meydanı kötü niyetli insanlara bırakan sessiz yığınları da kınıyor ve onlara saygı duymuyorum. Unutulmasın ki; kötülüğün yayılması ve yaygınlaşması kötülerin çok olmasından değil, çok olan iyilerin aktif değil, pasif olmasındandır!.. Ya da başka bir ifâdeyle; aktif olan kötülerin aktifliği, pasif olan “iyiler” yüzündendir!..

“ Üniversiteler bizimdir!” diyen ve kendilerini “Z Kuşağı” olarak adlandıran ya da kendilerini bu şekilde niteleyen kötü niyetli insanların algı operasyonlarına kurban giden ve onların tuzağına düşerek  gençliklerini, ikbâl ve istikbâllerini heder eden bu bir grup Boğaziçili zeki öğrencilere yine soruyorum: Ortak hissedarlardan oluşan  bir şirket yönetiminde; bir kişinin veya bir grubun söz hakkı ve karar sürecinde alınan bir kararı veya  verilen bir  hükmü belirlemedeki yetkisinin oranı ve ağırlığı neye göre hesaplanır ve bunun oransal olarak değeri nedir?

Aynı soruyu; sizi istismar etmek için uğraşan, sizin üzerinizden siyasî ve ideolojik rant devşirmek için  didinip duran bazı Boğaziçili akademisyenlere, iç ve dış odaklı siyasî parti yöneticilerine, sivil toplum örgütlerine, yazılı ve görsel medya ile kartelleşmiş ve tröstleşmiş sosyal medya şirket, patron ve kullanıcılarına, sözüm ona uluslar arası “demokratik” kurum ve kuruluşlarına, her türlü terör örgütlerine, bu örgütleri kullanan ve yönlendiren başta ABD olmak üzere tüm Avrupa devletlerine de soruyorum.

Rektör atamasını bahane ederek günlerce eylem yapan ve protestolar düzenleyen sizler, sayısal olarak az olmanıza rağmen, neden karar süreçlerinde bu kadar çok “hak” iddia ediyorsunuz ve hakkınız olmayan payı daha fazla almaya çalışıyorsunuz? Ondan sonra da kalkıp demokrasiden dem vuruyorsunuz.  Bu adâlet mi? Bu ayıp değil mi?

Hâ eğer, “haklı olmak” sayılarla ölçülemeyecek olan bir değerdir, diyorsanız, prensip olarak buna katılırım, haklı olan bir kişi de olsa onun hakkını savunurum ve  gerçekten dâvanızda haklı olsanız, ben de ilkesel olarak yanınızda yer alırım. Ama meselenin özü ve spesifik olarak bu konuyla ilgili meselede (rektör ataması) iyi niyete sahip olmamanız ve amaçlarınızın da gerçekte farklı olması sebebiyle (geçmişteki benzer konu ve olaylardaki veri tabanınız, tavrınız, tutumunuz, hâl ve hareketleriniz, tecrübî olarak bize bu kanaati aşılıyor ve veriyor) maalesef yanınızda yer alamıyorum. Onun için benden “Taranta  Babu"ya mektuplar, selâm ve sevgiler!..

Ama şu noktada size hak verebilirim:

Her ne kadar rektör atamaları Anayasa, mer’î kanunlar ve sair mevzuat hükümlerine göre yapılmış  olsa da ve yine Anayasal olarak bu görev Sayın Cumhurbaşkanının yetkisinde ve uhdesinde olsa da; bu atamaların ahlâkî ve vicdanî normlar çerçevesinde ve yine kültürümüzde ve geleneklerimizde var olan değerler manzumesi, kıymet hükümleri ve hakikatler silsilesine göre mütâlâa, muhakeme, muhasebe ve murakabe edilerek yapılması gerekmez miydi? Bu normlar, adâlet nokta-i nazarından değerlendirildiğinde kanunların üzerindedir ve ma’şerî vicdanda da geniş ve yaygın bir şekilde mâkes bulur. Kanun dediğiniz nedir ki; nasıl konmuşsa, yeni bir ihtiyaç hâsıl olduğunda yine aynı şekilde değiştirilir ya da kaldırılır. Kaldı ki kanunlar, her zaman  adâletin tecelligâhı da değildir.

Bu bakımdan rektör atamalarında çok dikkatli olunmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanı rektör atamalarında neden AK Partiden aday ya da aday adayı olmuş kimseleri rektör olarak atıyor. Bu doğru bir yaklaşım mıdır? Sonuçları iyi hesap edilmeden ve sağduyulu kamuoyunun sesine kulak verilmeden, kim ne derse desin anlayışıyla rektör atamaları yapılırsa; sonuçta işte böyle bir takım lüzumsuz tartışmalara ve çatışmalara sebebiyet verilebilir. İstismarcılara da gün doğar.

Kaldı ki; bilim yuvası ve pedagojik özellikleri olan üniversiteler, böyle partili yöneticileri kaldırmaz ve bu üniversitelerde rektörler de huzur içinde görev yapamazlar. Çünkü bilim yuvası olan üniversitelerin yapısı buna müsait değildir.

Üniversiteler, devletin diğer bürokratik kurumlarına da benzemez. Hele de içinde yüzbinlerce enerjik, dinamik ve kanı deli akan gencin okuduğu bu kurumlardaki öğrencilerin, provokasyon ve ideolojik istismar alanlarında uzman olan kötü niyetli insanların tuzağına düşme riskinin yüksek olduğu, insanlarının da alabildiğine kutuplaştığı ve yoğun bir şekilde politize olduğu Türkiye gibi bir ülkede, bu gibi konulara daha fazla hassasiyet gösterilmesi hususunda sayılamayacak kadar büyük faydalar vardır. Yine zihniyetinize yakın kişileri ehliyetli, liyâkatlı ve adâletli olmak şartıyla rektör olarak atayabilirsiniz ama bunların illa da partili olma gibi bir zorunluluğu var mıdır? (Bu düşüncem, böyle olanlar için geçerlidir). Çünkü bu tür yaklaşım biçimi mâ’şerî vicdanı rahatsız eder.

Diğer yandan bizim ülkemizin insanları şark kurnazlığında usta oldukları için, bir yerlere gelebilmenin yolunun mutlaka bir partiden aday ya da aday adayı olmak olduğunu gayet iyi bilirler. Bırakınız partinizden aday oldu diye atamayı da, bilâkis böyle şark kurnazlarına çok daha fazla dikkat etmek gerekir. Çünkü işler tersine döndüğünde, gemi fırtınaya yakalandığında gemiyi ilk terk edecek olan yine bunlar ve bu gibiler olur. Siz bırakınız bunları da, ne pahasına olursa olsun gemiyi hiç terk etmeyecek samimi insanları ve kadroları bulup iş başına getirin. Yoksa, FETÖ örneğinde olduğu gibi daha çok sükût-u hayâle uğrarsınız. Kırk yıl uğraşır, zor temizlersiniz. Ancak, olan memlekete olur. Bir dost olarak benden söylemesi!..

Bu şekilde atanan birçok rektörün de, rektör olduktan sonra kendi yakın akrabalarını, kendi eş ve çocuklarını üniversitelerin idari ve akademik kadrolarına atayarak, kendilerini rektörlük makamına getirenleri nasıl da zor durumda bıraktıkları herkesin mâlûmudur. Bunların bir kısmı da bu nedenlerden dolayı YÖK tarafından görevden alınmışlardır.

Eskiden bunlar yapılmıyor muydu? Elbette ki yapılıyordu. Hem de âlâsı yapılıyordu. Ancak aradaki fark, bugünkülerin bunları çok acemice yapmaları. Ellerine, yüzlerine bulaştırıyorlar. Çünkü bu konularda tecrübeli değiller. Daha yeni yeni öğreniyorlar. Eskiler ise, bu konularda bayağı kaşarlanmış idiler. Sessiz ve derinden! Doğrusu  pek pervaları da yoktu!..

Şimdi “Üniversiteler bizimdir!” diyenlere tekrar dönecek olursak; yine sormak lâzım onlara; “- üniversiteler sizin tapulu mallarınız mı?” Hayır!.. Aslında üniversiteler ne sizin, ne de devletindir. Üniversiteler milletindir! Peki devletin buradaki konumu, durumu nedir? Devlet bilindiği üzere milletin siyasal olarak örgütlenmiş hâlidir. Kavramsal olarak da mücerret (soyut) bir varlık özelliği gösteren  ve hükmü şahsiyeti olan bir yapıdır. Devlet, oluşturulan kurumlar vasıtasıyla müşahhas (somut) bir yapıya bürünür. Ama devlette asıl olan, milletten aldığı meşru yetkilerle (demokratik seçimlerle vs.) yine millet adına görev yapan gerçek şahsiyetlerdir. İşte bu gerçek şahsiyetler, Anayasa ve mer’î kanunlar çerçevesinde devleti ve devlete bağlı tüm kurumları yönetirler. Çünkü millet adına tüm yetkiler onların elindedir.

Ama yukarıda belirttiğim gibi üniversiteler gerçekte milletindir. Çünkü halktan alınan vergilerle oluşturulmuşlardır ve bütün ihtiyaçları toplanan bu vergilerden karşılanır. Özel üniversiteler bundan müstesnadır. Zâten dikkat edilirse özel üniversitelerde bu tür eylemler yapılamaz ve bu tür sloganlar atılamaz. Yapanları ve atanları üniversite sahipleri (patronları) hemen kapı dışarı ederler ve kapının önüne koyarlar. Bunu kendileri de bildikleri için gıkları bile çıkmaz.

Ama ne yaman bir diyalektik ve paradoksal bir durum değil mi? Devlet üniversitelerinde fütursuzca eylem yapan ve slogan atan sözüm ona bu solcu ve sosyalist gençler, sıra vahşi kapitalizmin ürettiği sermayedar sınıfın (patronların) üniversitelerine gelince sesleri dahi çıkmıyor. İşte bu iki yüzlülüğü, bu riyakârlığı, bu samimiyetsizliği ve bu çelişkiyi gören millet de bunlara prim vermiyor.

Son Söz:

Ben bu makaleyi yazarken, bu sol marjinal gruplar bilerek ya da bilmeyerek târihî bir hata yaptılar. Üzerinde KÂBE motifi olan bir duvar halısını yere serdiler. İşte bu kendileri için sonun başlangıcıydı. Tâbiri caizse bunu yapmakla ayaklarına kurşun sıktılar. Neden? Çünkü bu toplumun sinir uçlarında ve   geleneksel olarak İslâm anlayışlarında sembollerin, hikâyelerin, masalların, menkıbelerin, halk inanışlarının, İslâm öncesi bir takım kült yapıların hâlâ büyük bir önemi ve değeri vardı. Bunu ya unuttular ya da bilerek göz ardı ettiler.   

Hâlbuki, bir Müslüman toplumda ve devlette semboller bu kadar kutsanırken ve dokunulmaz kılınırken (Kâbe’nin Kur’an’daki misyonuna ve ruhaniyetine saygı esastır); aynı Müslüman toplumda ve devlette,  Allah’ın Kur’an’da yasakladığı ve reddettiği ahlâk ve insanlık dışı pisliklere bu kadar ses çıkaran var mı? Bu da Müslümanlar olarak bizim açmazımız, çıkmazımız, iki yüzlülüğümüz ve samimiyetsizliğimizdir!..

Ne mutlu olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olanlara!..

Ne mutlu hak ve hakikat yolunun yolcularına!..

Selâm olsun onlara!.. Selâm olsun onlara!.. Selâm olsun onlara!..

06 Şubat 2021

İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.