AKADEMİK KARİYER BASAMAKLARI VE ÜNİVERSİTELER

Son haftalarda akademi ve üniversiteler üzerine iki makale yazdım. Bu makalemde de, yine akademi ve üniversitelerle ilgili bazı konuları siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

Geçen haftaki makalemde de temas etmeye çalıştığım gibi, bir ülkenin kalkınabilmesi ve ileriye gidebilmesi için, o ülkenin akademisinde ve üniversitelerinde üretilen düşünce, fikir, bilgi ve teknolojinin son derece hayatî bir öneme ve değere haiz olduğu yadsınamaz. Bu inkâr edilemez bir gerçekliktir.

Ayrıca, ünlü tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve konu ile ilgili bazı tarihçilerin eserlerinde belirtildiği gibi, Osmanlı devlet teşkilâtındaki şu üç sınıf, her ülke için olduğu kadar, ülkemiz için de her dönemde büyük önem arz etmiştir. Bunlar; İlmiye (Âlimler), Kalemiye (Bürokratlar, devlet adamları) ve Seyfiye (Askerler) sınıfıdır.

Osmanlı’da bu üç sınıfın kaliteli ve kuvvetli (ehliyetli, liyâkatlı, ahlâklı, adâletli) olduğu zaman dilimlerinde devletin de çok güçlü ve bir cihan devleti olduğu, ancak bu üç sınıfın zayıfladığı veya çöktüğü dönemlerde ise devletin de zayıfladığı ve çöktüğü görülmüş olup, bu târihen sabittir. Çünkü bu üç sınıf, interaktif (karşılıklı etkileşim) bir şekilde birbirini etkiler.

Sistem Sorunu:

Bu durum, “yönetim sistemi” ile alâkalıdır. Erbâbı bilir ki; “sistem” yapısal olarak bir bütünlük arz eder. Sistem; işleyişi gereği kendisine bağlı alt sistemlerden ve yine kendisinin de bağlı olduğu bir üst sistemden oluşur. Bu bağlılık ve bağımlılık, makro ve mikro düzeyde devam eder gider. Sistem, alt sistemler ve üst sistem arasında sürekli olarak interaktif bir ilişki vardır. Bu sistemlerin herhangi birinde meydana gelecek bir ârıza veya bir sorun, sistemin tamamını olumsuz bir şekilde etkiler.

Bu bağlamda sistem özelliği gösteren yukarıda bahsettiğim İlmiye, Kalemiye ve Seyfiye sınıfının interaktif bir şekilde birbirini etkilediği târihî olguyu ve gerçekliği günümüz Türkiye’sine aktarır ve uyarlarsak, bizim de zayıflayarak çökmememiz için çok dikkatli olmak zorundayız. Tarih tekerrürden ibârettir derler. Tarihi tekerrür ettirmemek için de, tarihte cereyan eden olaylardan ders çıkarıp ibret almak gerekir ve dahi bu şarttır.

Yeni Açılan Üniversiteler:

Son zamanlarda ülkemizde çok sayıda üniversite açıldı. Sanırım üniversite açılmayan vilâyetimiz kalmadı. Hatta birçok şehrimizde birden fazla üniversite var. Sayısal olarak son yirmi yılda üniversitelerin sayısı neredeyse üçe katlandı.

Prensip olarak üniversite açmak her zaman iyidir. Nihayetinde üniversiteler de birer eğitim kurumudur. Sathî (yüzeysel) olarak değerlendirecek olursak, bir eğitim kurumunun açılmasının nesi kötüdür. Şöyle bir söz vardır: “Bir okul açan, bir hapishane kapatır!”. Zâten bizim inanç kültürümüzde; “bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum!” anlayışı da mevcuttur. Kaldı ki; konunun sosyolojik, psikolojik, pedagojik, didaktik, ekonomik ve benzeri hususlar açısından bir sürü faydalı boyutları da vardır. Ayrıca Amerika, Avrupa, Japonya gibi kalkınmış ülkelerde de çok sayıda üniversite vardır. O hâlde üniversite açmak son derece stratejik ve önemli bir konudur.

Hâl böyle iken; bir bina yapıp, kapısına da ‘burası üniversite’ demenin ilim-bilim açısından pek de kıymeti harbiyesi yoktur. Bir üniversite kurulurken asıl olan şey, bilimin evrensel normlarına ve üniversite olmanın temel amaç ve şartlarına uymaktır. Burası önemlidir ve bu noktaya odaklanmak gerekir.

Ancak her şeye rağmen bu bir adımdır. Bilimin evrensel kriterlerinden taviz vermemek kaydıyla, bu adımları iyi niyetle ve müspet bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Bazı çevrelerin ideolojik ve politik saiklerle her zaman yaptığı gibi, yapılan her iyi şeye ve her güzel hizmete önyargıyla karşı çıkmamak gerekir. Açılan bu üniversiteleri “Tabela Üniversiteleri” diye yaftalayarak aşağılamak, insaf ve vicdan sahibi her insanı rahatsız ettiği gibi, hakkaniyet ölçüleri çerçevesinde bizi de rahatsız eder. Böyle bir anlayış ve yaklaşım;  iz’an ve insaf sahibi insanlara yakışmadığı gibi, hakkaniyet ölçüleriyle de bağdaşmaz.

Her şeyin bir başlangıcı vardır. Hiçbir üniversite dört başı mâmur bir şekilde gökten zembille inmez. Hemencecik dünya çapında üniversitelere de dönüşemez. Ama dönüşmesi ve gelişmesi için çok çalışılması ve sürekli olarak desteklenmesi gerekir. Doğal olarak bu gelişim ve dönüşüm zaman alacaktır. Çünkü bu bir süreçtir.

Bina, derslik, laboratuvar, araç-gereç gibi fizikî imkânları oluşturmak işin kolay tarafıdır. Asıl ve önemli olan, üniversite mefhumuna uygun bir felsefe ve zihniyet inşâ etmektir. İşin can alıcı ve zor tarafı işte budur. Peki bana sorarsanız, bu yapılmakta mıdır? Bütün gözlemlerime ve gördüklerime göre bu yapılmamaktadır, hatta bırakınız bu yeni kurulan üniversitelerde bunun yapılmasını da, eski, köklü ve yıllanmış üniversitelerde birazcık var olan böyle bir olgu ve gelenek dahi, bazı çevreler tarafından yok edilmeye çalışılmaktadır. İşte işin acı olan tarafı budur.

İnsan Yetiştirme Düzenimiz:

Öte yandan hayatî bir öneme sahip diğer bir konu, insan yetiştirme düzenimizle alâkalıdır. Bu üniversitelerde (tüm üniversiteler dâhil) her şeye sorgusuz-suâlsiz itaat ve biat eden, “gassal elinde meyyit” gibi olmayı içine sindirebilen bir zihniyete sahip insanlar, bireyler, öğrenciler ve akademisyenler mi yetiştireceğiz; yoksa aktif bir şekilde düşünebilen, sorgulayan, itiraz eden, eleştirel düşünceye sahip ve eleştirel düşünceye açık olabilen; akılları, beyinleri, dimağları, bugünkü pedagojik ve psikolojik tabirle kognitif (bilişsel) alanları ilimle mücehhez olan; teakkûl, tefekkür, tezekkür, tedebbür edebilen; ehliyetli, liyâkatli, ahlâklı, adâletli, şahsiyetli, seciyeli, edebli ve terbiyeli olan; ayrıca bu milletin ruh kökleriyle barışık vatanperver öğrenciler ve akademisyenler mi yetiştireceğiz?!..

İyi niyetle söylenmiş olmasına rağmen, öyle hamâset nutuklarıyla ve sloganik bir şekilde “dindar” nesiller yetiştireceğiz söylemleriyle maalesef bu işler olmuyor. Olmadığını üniversitelerdeki öğrenci ve akademik kadrolar üzerinde yapılacak olan objektif araştırmalar ve yapılacak tarafsız gözlemlerle herkes yakından görebilir ve anlayabilir. Onu için dindar (dini-dar) nesiller değil de; ilimle iştigâl eden, zamanının önemli bir kısmını bilimsel çalışmalara ayıran (yemek yemeyi dahi zaman kaybı olarak niteleyen Fuat Sezgin’ler gibi), dürüst, karakterli, şahsiyetli, şerefli, haysiyetli, Müslümanlığı oradan-buradan değil de, Allah’ın Rasûlü’nün yaptığı ve Cat Stevens (Yusuf İslâm)’ın dediği gibi Kur’an’dan öğrenmiş olan “Hakiki Müslüman Nesiller” (öğrenci ve akademisyenler) yetiştirmek esas olmalıdır.

Tezler Konusu:   

Bugünlerde YÖK’ün yüksek lisans ve doktora tez çalışmalarıyla ilgili olarak savcılığa yaptığı bir suç duyurusu vardır. Bu duyuruda YÖK haklıdır. Çünkü son yıllarda hakikaten dışarıdaki kuruluşlara, şirketlere, ofislere tez hazırlatmak ya da tezin çeşitli aşamalarında bunlardan yardım talep etmek moda oldu. Maalesef böyle bir sektör oluştu. Bu da akademik kariyer basamakları açısından niteliğin düşmesine sebep oldu. Aslında bu durum, akademi ve üniversiteler açısından utanç verici bir durumdur.

Ama böylesine olumsuz ve istenmeyen bir sonucun ortaya çıkmasında sadece yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilerin mi suçu-kabahati vardır, yoksa sistemin kendisinde ve özünde  mi bir ârıza veya bir sorun vardır? Bunun çok iyi analiz edilmesi gerekir.

İşin erbâbı ve uzmanları çok iyi bilir ki; gelinen nokta itibariyle genelde eğitimin, özelde de yükseköğretimin, yani akademi ve üniversitelerin ruhu ölmüş, geriye cesedi kalmıştır. Çünkü öz gitmiş, kabuk kalmış; cevher gitmiş, âraz kalmış; mazruf gitmiş, zarf kalmış; mahiyet gitmiş, satıh kalmış; eşyanın (varlığın) tabiatına (ontolojik yapısı/fıtrat kanunları) nüfuz etmek gitmiş, zevâhiri (görüntüyü) kurtarmak kalmış; cereyan eden olayların sebepleri üzerinde durmak ihmâl edilmiş, sonuçlarına takılıp kalınmış; olguların künhüne vâkıf olmak gitmiş, şekilcilik bâki kalmıştır.

Hâlbuki bilimsel çalışmalar orjinaldir, böyle de olmak zorundadır. Yapılan bilimsel çalışmalarla bilim dünyasına yeni fikir, düşünce ve açılımlar (inivasyon) getirmek zorunluluğu vardır. Ülkeler ancak böyle kalkınabilirler ve böyle ileriye gidebilirler. Medeniyetler ve uygarlıklar ancak böyle inşâ edilebilir. Ama genellikle bizde şekilcilik ve tekrar vardır. Her ne kadar “et tekraru ahsen, velev kâne 180” denilmişse de, tekrarla ilgili bir darb-ı mesel daha vardır; “benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” şeklindedir.

İşte bizim üniversitelerde öğrencilere yüksek lisans ve doktora tezleri yaptırılırken genellikle tekrara düşülüyor. Çünkü benzer tezler çok yaptırılıyor ve şekilcilik ön plâna çıkarılarak özden, esastan taviz veriliyor. Denilebilir ki; son yıllarda uygulanan “Turnitin” ve benzeri tarama programlarıyla biz bu benzerliklerin ve tekrarların önüne geçmeye çalışıyoruz. Ama bu noktada da “hile-i şer’iyye” yapılıyor. Aynı ya da birbirlerine benzer tez konuları farklı kurumlarda ve farklı sahalarda (yerleşim merkezlerinde) yapılınca sanki orijinalmiş gibi algılanıyor, yorumlanıyor, değerlendiriliyor ve tez savunularak kabûl edilip resmiyet kazanıyor.

Kaldı ki; veri elde etmek için araştırmalarda kullanılan anket sorularını ihtiva eden ölçek, ya yabancılardan tercüme edilerek birebir aynen uygulanıyor, ya da yurt içinde geliştirilen ölçekler müellifinden izin alınarak çoğu kez yine birebir aynen uygulanıyor. Zâten bir ülkede tercüme faaliyetleri, telif faaliyetlerinden fazla ise; bu durum o ülkenin bilimde nerelerde olduğunun göstergesidir. Bu bakımdan asıl olan tercüme değil, teliftir; yani yerli, orijinal ve özgün eserler üretmek zorunluluğu vardır.

İşin özüne ve bilimsellik açıdan çalışmanın orijinal olmasına yoğunlaşmamız ve odaklanmamız gerekirken, bu öz ve orijinalite ihmâl ediliyor ve yine yabancılardan devşirilen ve adına “APA” denilen oldukça detaylı tez yazım kurallarına, şablon formalitelere ve işin içinden çıkılamaz  onlarca şekilsel kriterlere tezler kurban ediliyor. Bu tezler görüşülmeden (savunulmadan) önce, Enstitülerdeki tez   inceleme komisyonları tarafından şekilsel olarak noktasına, virgülüne varıncaya kadar detaylı  bir şekilde inceleniyor. Eğer tezler; bu incelemeden “geçti” onayını alamazlarsa, tezin görüşülmesi için  jüri komisyonu da kurulamıyor.

Şimdi soru şu:

Özü ihmâl ederek, şekilsel yönden bu kadar titiz davranan ve formalitelerin bataklığında boğulan Türkiye Cumhuriyeti Millî  Eğitim Sistemi, yükseköğretimi, akademisi ve üniversiteleri neden dünya çapında bilim insanları yetiştiremiyor? Neden dünya çapında bilim insanları çıkaramıyor?

Evet, tabii ki çalışmalarda bir sistem, bir disiplin olacaktır. Zâten bilim demek, sistematik çalışma ve disiplin demektir. Doğal olarak bilimsel çalışmalarda belirli bir şekil, form, düzen ve intizam olacaktır. Ancak özün, şekle kurban edilmemesi lâzımdır. Asıl olan zarf değil, mazruftur.

İkinci Soru:

Peki, akademik kariyer basamakları tırmanılırken; dimağları şekilcilik baskısıyla esaret altına alınan bu genç akademisyen adayları ve akademisyenlerden çok önceleri, yüzyıllar öncesinde; ilmî mes’ûliyet ve ilmî hürriyetin âlimlerin yüreğinde ve vicdanında olduğu zaman dilimlerinde, ilimle iştigâl eden âlimleri formalitelerin baskı altına almadığı devirlerde, olanca haşmetiyle şekilciliğin bu kadar hükümran olmadığı dönemlerde, acaba dünya çapında ne kadar gerçek âlim yetiştirmişiz, bir bakalım mı?

Avrupalılar tarafından modern tıbbın babası sayılan ve kendi dillerinde “Avicenna” dedikleri İbni Sina’yı mı, büyük filozoflar Farâbî, İbni Rüşd, el Kindî’yi mi, büyük  âlim  İmam Gazzalî’yi mi, meşhur sosyolog ve tarihçi İbni Haldun’u mu, Ali Kuşcu, el Harezmî ya da Bîrûnî’yi mi, hangi birisini zikredelim ve sayalım?

Ya şimdikiler?!..

Son Söz:

Demek ki şekilcilikle, aşırı formalitelerle bir şey olmuyormuş!.. Demek ki kabuk değil, öz önemliymiş!.. Demek ki zarf değil, mazruf önemliymiş!.. Demek ki hamamda suyu alıp baştan aşağıya şeklî olarak dökmek yetmiyormuş! Arşimet gibi suyun özüne, cevherine, fıtratına, ontolojik olarak yapısına ve tabiatına nüfuz etmek gerekiyormuş!..

30 Ocak 2021

İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.