AKADEMİK CÂMİA VE ÜNİVERSİTELER

Birkaç hafta önce, akademi ve üniversitelerin şahsında Türkçemiz ile ilgili bir makale yazmıştım. Bu makalenin hemen akabinde, biraz sonra kaleme alacağım makaleyi yazmayı düşünüyordum ama, araya başka konular girdi.

Şimdi bu makalemde, mezkûr başlıktaki konularla ilgili olarak düşüncelerimi ifade etmeye ve bunları analiz ederek değerlendirmeye çalışacağım.

Mâlûm olduğu üzere akademi ve üniversiteler; düşünce, fikir, bilim ve teknoloji üretmek açısından bir  ülkenin olmazsa olmaz kurum ve kuruluşlarıdır. Eğer; bu kurumlar vasıtasıyla çağın gereklerine göre yeni düşünce, fikir, bilim ve teknoloji üretemezseniz, kaçınılmaz olarak çağın gerisine düşmeye  ve bunları üreten ülkelere de bağımlı ve mahkûm olmaya mecbur kalırsınız.

O zaman da yöneten değil, yönetilen; yönlendiren değil, yönlendirilen; etkileyen değil, etkilenen; fâil değil, mef’ûl; özne değil, nesne; aktif değil, pasif olursunuz. Bundan sonra da beyne’l- milel (uluslar arası) câmiada ülke olarak  ne izzetiniz, ne şerefiniz, ne de haysiyetiniz kalır. Aynı Arap ülkelerinde olduğu gibi. Irak, Suriye, Mısır,  Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bu durumun tipik örneklerindendir.

Yeri ve zamanı geldiğinde de Amerika’nın yaptığı gibi hem canınızı alırlar, hem malınızı (petrol, gaz vs.) alırlar, hem de izzet ve şerefinizi alırlar. Size de birbirinizi öldürmek için milyarlarca dolarlık silah satarlar. Siz de Trump ile birlikte “beyaz küre” üzerine ellerinizi koyar; salt olarak iktidarda kalmak, tahtlarınızı ve krallıklarınızı korumak için, kâtillerine âşık yosmalar gibi arsız arsız hep birlikte kılıç dansı yaparsınız. Her şeyi açıktan söyleyen ve yapan Trump da, sizin için; “- ben olmasam tahtlarınızda bir hafta bile kalamazsınız” diyerek, sizi aşağıladıkça aşağılar.

İşte bu olumsuz ve can sıkıcı örnekleri yaşamamak için, yukarıda da vurguladığım gibi üniversitelerimizde düşünce, fikir, bilim ve teknolojiyi mutlaka üretmek zorundayız.

İyi, güzel de; bütün bunların üretilebilmesi ve yapılabilmesi için de, üniversitelerin etimolojik ve epistemolojik olarak evrensel (universal) yapısına uygun bir şekilde evrensel normlara haiz olması gerekir. Bu ne pahasına olursa olsun şarttır ve bundan da bilimin ahlâkı (etik değil), namusu, izzeti, şerefi, haysiyeti, şahsiyeti ve bilim özgürlüğü adına asla taviz verilmemesi gerekir. Bilim için sayılan bu vasıflar, aslında bilim adamı (bilim insanı) için sayılmıştır. Çünkü tabiatı (doğası) gereği bir “cevher” olarak bilim nötr, bu cevheri işleyen bilim insanı ise  akıllı, zeki, iradeli ve tercih yapabilen bir varlıktır.

Bu evrensel normlar da; hangi renk ve türde olursa olsun düşünce, fikir ve inanç hürriyeti çerçevesinde; ideolojik, politik, teolojik saplantılardan uzak, siyasi iktidarlar ve toplumdaki her türlü baskı gruplarının baskılarından ve dayatmalarından arındırılmış, salt olarak “bilim, bilim içindir; bilim toplum ve insanlık içindir” anlayışından hareketle, tamamen bilimin objektif kriterlerine uygun olarak akademik çalışmaların huzur ve sükûnet içinde yapıldığı, öğretim elemanlarının akademik kariyer yaparken ve akademik kariyer basamaklarında yükselirken maddî ve manevî olarak hiçbir endişe taşımadığı, ayrıca  akademi ve üniversitelere eleman alınırken ve akademik kariyer basamakları tırmanılırken zamanla üniversitelerde ideolojik, politik, teolojik saiklerle oluşmuş yönetsel ve akademik grupların ya da bunlara dışarıdan tesir eden kişi ve grupların belirleyicilik vasıflarının ortadan kaldırıldığı, yine aynı şekilde aile, akraba ve ahbap çavuş ilişkileriyle ve öteden beri kimi seçkinci sosyal grupların üniversitelerde oluşturduğu “kast” sisteminin etkisini de yok ederek, her şeyin yalın bir şekilde adâlet, ahlâk, ehliyet, liyakat, dürüstlük, şeffaflık, çalışkanlık ve bilgi temelinde oluştuğu ve oluşturulan normlar olmalıdır.

 Peki şimdi soruyorum:

Bizim akademi ve üniversitelerimiz böyle midir, değil midir? Bu evrensel norm ve kriterlere benzer tarafları var mıdır, yok mudur? İşleyişlerini ve çalışmalarını sürdürürken,  bu evrensel norm ve kriterlere uyuluyor mu, uyulmuyor mu?  Dün nasıldılar, bugün nasıllar? Herkes objektif bir şekilde elini vicdanına koysun ve lütfedip cevap versin!..

Konuyla ilgili olan ideolojik, politik, teolojik ve akademik çevrelerden hemen hemen hiç kimse, bu sorulara cesaret edip objektif bir şekilde cevap vermeyecektir ya da veremeyecektir. Çoğu zaman susulacaktır. Bu suskunluk, düşüncelerimde haklı olduğumun göstergesidir. Çünkü, sükût ikrardan gelir (sayılır).

Ama sizin adınıza ben net bir şekilde cevap vermiş olayım ki; yukarıdaki sorularımın karşılığı maalesef olumsuzdur ve belki bazıları çok küçük çapta istisna tutulsa bile, akademi ve üniversitelerimizin yapısı ve normları bilimin evrensel kurallarına uygun değildir.

Bu olumsuzluklar da sadece şimdinin sorunu değildir. Bugün de dahil olmak üzere yılların, hatta yüzyılların sorunudur.

Peki neden böyle oldu, niye böyle oldu?

Bugün akademik câmiada bilinen ve örnek olarak gösterilen Oxford, Cambridge, Sorbonne, Harvard gibi dünyanın önde gelen ve seçkin üniversiteleri henüz kurulmamışken, biz ki; Müslümanlar ve Türkler olarak ilim, kültür ve medeniyet tarihimizde nice “üniversiteler”, medreseler ve eğitim kurumları kurmuştuk. Bunları kurarken de referans kaynaklarımız akıl ve bilgi idi. Aklımızı kullanmanın önemini ve bilginin değerini de kutsal kitabımız Kur’an’dan öğrenmiştik.

Referans kaynaklarımız Kur’an, akıl, ilim (bilgi) olunca ve bunları da yüzyıllardır başat değerler yapınca, bu hususlarda kimse bizim elimize su dökemez ve bizimle yarışamaz oldu. Ne zamana kadar? Tâ ki bu değerlerden uzaklaşıp, bunları terk edene kadar!..

Bu yüzyıllarda Avrupa ne hâldeydi ve ne yapıyordu? Orta çağın karanlık dönemini yaşıyor ve skolastiğin çukurunda debelenip duruyordu. Neden? Çünkü kilisenin taassubu ve baskısıyla aklı ve bilgiyi rafa kaldırmışlar, hatta yasaklamışlardı. Hristiyan papazlar da cinlerle, perilerle uğraşıyor; halka  hikâye, masal ve menkıbe anlatıyor, kendi aralarında da meleklerin cinsiyetini tartışıp duruyorlardı.

Sonra ne oldu?

Sonra roller değişti. Avrupa belli bir noktadan sonra İslâm medeniyet coğrafyasındaki, özellikle de Endülüs İslâm medeniyet coğrafyasında kurulan üniversitelerden ve bu coğrafyadaki muazzam ilmî faaliyetlerden ve yine bu coğrafyada yetişen dünya çapındaki meşhur Müslüman âlimlerden alabildiğine faydalandılar, faydalanmasını bildiler.

Bu süreçten sonra Avrupa Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi İnkılâbı (Endüstri Devrimi) vs. derken bu günlere geldi ve gelinen noktada Batı, Batı oldu (The West is the West)!..

Peki bu süreçte bize ne oldu?

Yukarıda kısaca vurguladığım gibi ilimde-bilimde, kültürde, medeniyette biz, bir zamanlar dev idik. Neden? Çünkü o zamanlar aklı, bilgiyi ön plâna çıkarıyorduk. Düşünüyorduk, çalışıyorduk ve üretiyorduk. Orta çağ Avrupası’ndaki Hıristiyan papazlar gibi halka ne hikâye, ne masal, ne de menkıbe anlatıyorduk. Ne cinlerle, ne perilerle uğraşıyor, ne de meleklerin cinsiyetini tartışıyorduk.

Sonra bize bir hâller oldu. Avrupa bizden aklı kullanmayı öğrendi, ilim-bilim devşirdi ya da çaldı. Biz ise bir zamanlar onların yaptığını yaptık ve aklı, bilgiyi rafa kaldırdık. Sonra onların alışkanlıklarını alarak  ya da kendimiz üreterek; bu kez biz başladık yüzyıllardır halka hikâye, masal ve menkıbe anlatmaya. Hâlâ da giderek artan bir hızla, son sürat anlatmaya devam ediyoruz.

İşin ilginç, tuhaf ve acı tarafı da; bugünlerde kimi çevrelerce  çok muteber ve meşhur kabûl edilen sözüm ona “Müslüman din adamları” kisveleriyle din anlatanlar ve profesör, rektör ünvanlarıyla hikâye, masal ve menkıbe anlatanlar bunları yapıyorlar. Bunun adına da parlak ve yaldızlı sözlerle “Anadolu İrfanı” diyorlar ve milleti mışıl mışıl uyutuyorlar. Zâten millet de, mışıl mışıl uyumaya dünden ve gönülden razı! Çünkü “Anadolu İrfanı”nın  enjekte ve empoze ettiği Müslümanlık; “soft power” veya “akvaryum ya da tatlı su balığı”  Müslümanlığıdır ve geleneksel İslâm’a (kültür yoğunluklu millileştirilmiş din) da son derece uygundur. Ayrıca pek fazla dinî (İslâmî) sorumluluk yüklenmeyi de gerektirmez. Hakiki İslâm ise Kur’an merkezlidir ve okunduğu zaman görülecektir ki, hayatının her alanında ve davranışlarının her zerresinde muhatabına muazzam sorumluluklar yükler.

İşte bu sorumluluğu yüklenmeyi göze alamayan Müslüman, “Anadolu İrfanı” Müslümanlığını tercih eder. Mevlâna örneğinde olduğu gibi mûsikî eşliğinde meşk eder (semâ) ve kalbi mutmain olmuş bir şekilde huzur içinde vuslata erer. Ya da Alevi-Bektaşi geleneğinde olduğu gibi yine mûsikî eşliğinde semah yapar ve böylece tüm dinî sorumluluklarından kurtulmuş olur (!)…

Tabii “Anadolu İrfanı” denilince akan sular duruyor. Sanki bu söz, herkes tarafından büyülü, efsunlu bir sözmüş gibi algılanıp benimseniyor. Nasıl algılanmasın ve benimsenmesin ki; herkesin ma’şeri vicdanında mâkes bulan sihirli (!) iki kavramdır bunlar; “Anadolu” ve “İrfan”.

İşin ilginç ve şaşırtıcı tarafı da; bu kavramı kullananların da, bu kavrama muhatap olanların da, bu kavramın içine doldurulan din soslu hikâye, masal ve menkıbelerin de “İslâm”ın kendisi ve özü olduğunun zannedilmesidir. Böyle bir anlayışın “İslâm”ın kendisi ve özü olup olmadığını anlamak için, İslâm adına ballandıra ballandıra anlatılan bu din soslu menkıbeleri Kur’an’a sunmak ve Allah’ın âyetleriyle bir mukayesesini ve sağlamasını yapmak gerekir. Bakalım böyle midir, değil midir? Bunu yapmak şart ve elzemdir. Tabi bunu yapmaya cesaretleri varsa!..

Cesaret göstereceklerini pek tahmin etmiyorum. Çünkü bundan alan da razı, veren de razı. Böyle bir alış-verişten ve böyle bir  anlayış ve yapıdan, konumuna ve cüssesine göre herkes faydalanıyor ve hisselerine pay olarak ne düşmüşse, düşen payı da gönül rahatlığı içinde alıyorlar ve kullanıyorlar. Sosyolojik olarak kültürel yapımıza uygun tam bir şark kurnazlığı!.. Böyle olunca da doğal olarak Doğu, Doğu olarak kalıyor (The East is the East)!..

Şimdi insaf ehli, vicdan ehli herkese soruyorum:

Sizce; akademi ve üniversitelere gittikçe hâkim olan böyle bir anlayıştan, böyle bir akademi ve üniversite yapısından bir OXFORD, bir CAMBRİDGE, bir SORBONNE, bir HARVARD çıkabilir mi? Bırakınız çıkmayı da; ilk 10’a, ilk 100’e, ilk 500’e girebilir mi?

Gittikçe topluma ve üniversitelere hâkim olan; “Mars’ta ne işimiz var, boş işler bunlar”, “düşen uzay mekiğinin contasını biz söktük”, “olacak olan depremi kerametimizle biz önledik” diyebilen kerameti kendinden menkûl insanların, bu akıl, bilim ve İslâm dışı sözlerine rağmen, bunların korunduğu ve hükümran olduğu, yine bunlar eliyle  gerçek bilim insanlarının harcandığı bir ülkede ve akademi dünyasında ilim-bilim hiç gelişebilir mi?

Takdir, insaflı ve vicdanlı hakiki bilim insanlarınındır!..

Akademi ve üniversiteler ile ilgili bu görüş ve düşüncelerimi, yüreği ve vicdanı kirlenmemiş tüm bilim insanlarına ve tüm ülke yöneticilerine havale ve ithaf ediyorum!..

23 Ocak 2021

İlhan AKAR

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.