ARAPLAR VE BİZ

Geçen haftaki “Bilim ve Biz” adlı makalemde; bilimsel çalışmalar yapmak için 1995 yılında devlet bursuyla gittiğim Mısır’da, yaşadığım ve şahit olduğum bir takım konu ve olayların ancak bir kısmına temas edebilmiştim.

Bu makalemde de konu sıcak iken ve bir önceki makalemle de bütünlük oluşturması düşüncesiyle; yine Mısır’da yaşadığım ve şahit olduğum bir takım konu ve olaylardan hareketle, Mısır’ın tüzel kişiliğinin şahsında ve Mısır özelinde (çünkü Mısır kadîm bir medeniyet olarak; tarih, eğitim, bilim, kültür, demografik yapı ve siyaseten Arap ülkelerinin lideri konumundadır) Araplar ile Türkler arasındaki ilişkiye, daha doğrusu Arapların bize nasıl baktıklarının kısa bir analizini ve değerlendirmesini yapmaya gayret sarf edeceğim.

Tarihî kaynaklara göre Türklerle Araplar, meşhur “Talas Irmağı” savaşından önce de birçok kez karşı karşıya gelmelerine rağmen, esas tanışmaları ve kaynaşmaları MS. 751 yılında Araplarla  Çinliler  arasında cereyan eden işte bu “Talas Irmağı” savaşında gerçekleşmiştir. Bu savaşta Arapların tarafını tutan ve onlara yardım eden Türkler, savaşın kazanılmasından sonraki süreçlerde hızla Müslüman olmuşlar ve Abbasi saraylarında ve ordularında çok önemli görevler üstlenmişlerdir.

O gündür bu gündür İslâmiyet’in sancaktarlığını yapan Türkler, tarihî süreç içerisinde Araplarla hep temas halinde oldular ve aralarındaki ilişkileri bir şekilde bugüne kadar da getirdiler.

Günümüzde ise ilişkiler inişli-çıkışlı devam etmekte olup, bazı ülkeler hariç, diğerleriyle pek de aramızın iyi olduğu söylenemez. Tabiatıyla bu durumun, özellikle siyaseten olmak üzere birçok açıdan tarihî arka plânı vardır. Bunların merkezinde de; Osmanlı dönemindeki halifelik meselesi ve modern zamanlarda ortaya çıkan Arap milliyetçiliği ile I. Dünya savaşı sürecinde İngilizlerin ve Fransızların  kışkırtmalarıyla Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında aktif rol almaları yer almaktadır.

Meselâ, Mısır’da bulunduğum sıralarda halifelik meselesi ile ilgili olarak, Osmanlı padişahı Yavuz’un 1517 yılında halifeliği Mısır’daki Memlûklardan aldığı ve “kutsal emanetleri” İstanbul’a getirdiği için, O’na “Hırsız Padişah” diyorlardı.

Bir gün, Kahire Üniversitesi’nin kütüphânesinde bir doktora tezini inceledim. Doktora tezinde Türkler aleyhine yazılmış yalan-yanlış bir sürü “bilg(!)” vardı. Bu bilgilerin(!) kaynağına baktım, müsteşrik çıktı. Yani oryantalist. Müsteşriklerin gözüyle Türkleri, Osmanlıyı değerlendiriyordu. Örneğin, “Türkler zevklerine çok düşkünmüşler, ahlâkî zaafiyetleri varmış, hatta savaşa bile mûsikî (mehteri kastediyor) ile giderlermiş vs.”. Bu doktora tezinin ilgili sayfalarını fotokopi çektirip tercüme ettirdim ama, o zamanın şartlarında yanlış anlaşılır düşüncesiyle Türkiye’ye döndükten sonra makale olarak yayınlamadım. Bu dokümanı kütüphânemde hâlâ muhafaza etmekteyim.

Oryantalizm (Şarkiyatçılık) denilince kısa bir parantez açmak zorundayım:

Oryantalizm ya da Şarkiyatçılık; etimolojik olarak “doğu bilimi” demektir. Epistemolojik olarak ise; Batı toplumlarının (özellikle İngilizler ve Fransızlar başta olmak üzere, daha sonra da Amerika ve diğerleri) doğu toplumlarını (özellikle de Ortadoğu İslâm toplumlarını) din, dil, eğitim, kültür, sanat, tarih, siyaset, ekonomik ve etnik yapı vs. açısından inceleyen bilim dalıdır.

İşte Batılı bilim insanları, kendi devletlerinin maddi-manevi her türlü desteğini arkalarına alarak ve yıllarını vererek, doğu toplumlarının neyi var, neyi yok her şeylerini araştırarak öğrenirler ve sonra da bunları raporlaştırarak, kitaplaştırarak kendi devletlerinin yöneticilerine sunarlardı. Bu devletler de, bu raporlar ve kitaplardaki bilgiler marifetiyle bir nevi “swot” analizleri yaparak doğu toplumlarının zayıf ve zaaf yanlarını tespit ederler ve onları siyasî, askerî, ekonomik, sosyal, kültürel ve daha birçok açıdan sömürürlerdi.

Dolayısıyla Oryantalizm, Batılı devletlerin doğu toplumlarını sömürmek maksadıyla kullandığı “emperyal” nitelikli bir uğraş alanı idi. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler özellikle Edward Said’in “Orientalism” adlı kitabını okuyabilirler.

Bu konuda kısa bir anekdot:

 Bir gün, Kahire’de et-Tahrir meydanına yakın bir yerde bulunan ve oldukça büyük bir alanı kaplayan Amerikan Üniversitesi’ne gittim. Bu üniversitede sivil-asker üst düzey bürokratların ve zengin elit tabakanın çocukları okurdu. Zâten hâllerinden de belliydi. Üniversitenin içine girdiğimde bir kitap standıyla karşılaştım. Stantta bir sürü kitap sergilenmişti. İnceledim, hemen hemen hepsi oryantalistlerin yani müsteşriklerin yazdığı kitaplardı. Çoğu da Mısır üzerine yazılmıştı. Meselâ, “Mısır’da Sosyal Hayat”, “Mısır’da El Sanatları”, “Mısır’ın Ekonomik Yapısı”, “Mısır’da Beyin Göçü” gibi konularda yazılan kitaplardı. Anna Messiha Suzanna tarafından yazılan ve Mısır’daki beyin göçünü anlatan kitabı, eğitim ile alâkalı olduğu için satın almıştım ve hâlen de bu kitap kütüphânemde durmaktadır.

Ne hazindir ki; bir Arap ülkesinde Arapçayı yabancılara ücret karşılığında Amerikan Üniversitesi’ndeki görevliler öğretiyordu. Kahire Üniversitesi yakınlarındaki yabancılara Arapça öğretim merkezi olan “Medresetü’l Orman” ise, dillere destan idi (!). Ne okul, okula benziyordu; ne sınıf, sınıfa benziyordu; ne de eğitim, eğitime benziyordu. ( Gerekirse detaylarına ileride başka bir makalede girerim).

Düşünebiliyor musunuz; yıllar önce ( özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere ve 20. Yüzyılda da devam ederek) İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar başta olmak üzere, Almanlar, İtalyanlar ve diğer yabancı ülkeler, Osmanlı Devleti’nin hakimiyetinde bulunan coğrafyalarda nice okullar, kolejler, üniversiteler açmışlar. Bu tarihlerde; Kahire, Beyrut, İstanbul, İzmir, Tarsus, Harput, Mardin, Maraş, Merzifon gibi daha birçok Anadolu şehrinde, Amerikalı misyonerler tarafından yoğun bir şekilde  Amerikan kolejleri ve okulları açılmıştır. Meselâ, rektör atamasıyla ilgili olarak bugünlerde çok gündeme gelen Boğaziçi Üniversitesi’nin kökeni, 1863 yılında Amerikalılar tarafından İstanbul’da kurulan Robert Koleji’ne dayanır.

Osmanlı coğrafyalarında açılan bu eğitim kurumlarının, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasındaki rollerine ve faaliyetlerine iyi bakmak ve bunları iyi araştırmak gerekir.

Kahire’de bulunduğum sıralarda bir gün, “Osmanlı Araştırmaları Merkezi” başkanı tarihçi Prof. Dr. Muhammed Harb ile randevu alarak görüştüm. Muhammed Harb, tam bir Türk dostu ve Osmanlı âşığı idi. Zâten kendisi de doktorasını 1980 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde yapmış. Görüşmemizde kendisine; “- Üstad” dedim, “- sizin okullarınızın ders kitaplarında Türkler ve Osmanlılar aleyhine yazılmış bir sürü olumsuz ifadeler var. Bir Türk olarak bu durum beni çok rahatsız ediyor. Bizler ki; iki millet olarak tarihî, dinî, kültürel, ekonomik vs. ortak paydasında buluşan yüzyıllara sâri ortak bir geçmişimiz ve bugünümüz var. Siz tarihçi bir akademisyen ve hükûmetiniz nezdinde kıymete haiz ağırlığı olan birisi olarak, aynı zamanda da ‘Osmanlı Araştırmaları Merkezi Başkanı’ sıfatınızla, okullarınızdaki ders kitapları ve müfredat programlarınızdaki bize karşı olan bu önyargılı, olumsuz ve yanlış bilgileri ayıklama görevi herhâlde herkesten önce size düşmektedir” dediğimde; kendisi bana; “- haklısınız üstaz, ben de farkındayım ve elimden geleni yapıyorum” dedikten sonra, bana dönerek şöyle dedi: “- Peki üstaz, siz ders kitaplarınızda ve okullarınızda eğitim verirken Osmanlıya ve Osmanlı padişahlarına, meselâ II. Abdülhamid’e nasıl bakıyorsunuz ve nasıl değerlendiriyorsunuz?”. Hiç unutmuyorum; “hilâfet müessesesini ayrı bir değerlendirmeye tâbi tutmak kaydıyla ve saltanat sistemini de Kur’an’ın ve İslâm’ın özüne aykırı bulduğum rezerviyle”, bu soru karşısında devletim adına mahcup olmuştum.

Muhammed Harb ile olan görüşmemiz sona erdiğinde; Osmanlı ve Bosna-Hersek ile ilgili olarak kendi yazmış olduğu iki kitabını imzalayarak şahsıma hediye etmek nezaketinde bulundu. Rica ederek imzalı  birer takım daha aldım ve Türkiye’ye döndükten sonra faydalı olur düşüncesiyle bir takımını Mısır’a gitmeme katkısı olan  hemşehrimiz merhum Ordinaryüs Prof. Mükrimin Halil Yinanç’ın da manevî evlâdı olan tarihçi merhum Prof. Dr. Refet Yinanç beyefendiye, diğer takımını da yine Gazi Üniversitesi’nde tarihçi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Kâzım Yaşar Kopraman hocamıza takdim ettim.

Yine bir gün randevu alarak Kahire’de bulunan “Türk - Mısır Dostluk Cemiyeti” merkezine gittik. Cemiyetin başkanı emekli büyükelçi Osman Arnavut, bizi büyük bir muhabbetle karşıladı. Bizleri görünce gözleri doldu. Türkleri ve Türkiye’yi çok seviyordu. Masasında Türk ve Mısır bayrağı birlikte duruyordu. Bize; “ - Mısır devleti duymasın ama kalbim Türk, bedenim Mısırlı” demişti. Annesi Arnavut, babası Mısırlı imiş. Kendisi ilk konsolosluk görevini Türkiye’de yapmış ve büyükelçilikten emekli olmuş. Turgut Özal’ın Mısır’ı ziyaretinde birlikte çekilmiş fotoğrafları var. Bir müddet sohbet ettikten sonra, biz de birlikte fotoğraf çektirdik ve vedalaşarak ayrıldık.

Aslında Mısır halkı bizleri çok seviyor. Türklere “ahsenü’n nas” (İnsanların en güzeli, en iyisi) diyorlar. Bu hemen hemen bütün Arap ülkelerinde böyledir. Ancak ülke yönetimleri böyle değildir. Problem bu noktadadır. Siyasi Tarih açısından tarihî süreç içerisinde; özellikle İngilizler ve Fransızlar başta olmak üzere kimi ülkeler, çeşitli vaatlerle Arapları ve diğer halkları kandırarak Türklerin aleyhine kışkırtmalarıyla hilâfet yıkılmış, Osmanlı parçalanmış ve İslâm birliği darmadağın olmuştur.

Bugün de aynı ülkeler ve bunlara sonradan eklemlenen İsrail ve Amerika gibi ülkeler, benzer şeyleri yaparak Türkiye ve Arap ülkelerinin bir araya gelmelerini istememektedirler. Bazıları hariç olmak üzere, halkların iradesine rağmen ülkelerinin yönetimlerini bir şekilde ele geçiren baskıcı Arap yöneticileri de bu durumdan memnun gözükmektedirler. İlginç bir örnek vermek gerekirse, Mısır’da bulunduğum sıralarda devlet tarafından 1995 yılında 101 nolu bir kanun çıkarılmıştı. Bu kanuna göre seçimlerde oy kullanma yerleri askerî mıntıkalarda olacak ve seçimler de açık oy, gizli tasnif esasına göre yapılacaktı. Böyle bir uygulama, geçmişte kalmış yakın siyasî tarihimizdeki uygulamaları  hatırlatmaktadır.

Onun için şimdilik ve yakın gelecekte Araplarla birlikte hareket etmek çok zor gözükmektedir. Aslında İslâmî hassasiyetleri olan her Türkün maşerî vicdanında, Hz. Muhammed (as)’in Arap asıllı bir Rasûl  olması hasebiyle, O’nun aziz hatırasına hürmeten Araplara karşı önyargılı bir muhabbet vardır. Bu muhabbet, onlara karşı iyi niyetle açılmış peşin bir kredidir. Ancak, onların bu krediyi hak edip etmedikleri şüphelidir. Çünkü tarihî süreç içerisinde Hz. Ali’ye, Hz. Hüseyin’e ve Müslümanlar olarak birbirlerine yaptıkları ortadadır. Genelleme yapmamak kaydıyla; güvenirlik konusundaki zâfiyetleri açısından, Kûfe ahalisinin Arap halkları arasındaki  tutum ve davranışları sembolik olarak târihen sabittir.

İşte Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da, İslâmiyet’in Arabistan coğrafyasında doğması ve Rasûl’ün de bir Arap olması hasebiyle, her Müslüman gibi bilinçaltında Araplara karşı peşinen bir muhabbet beslemektedir. Bundan dolayı siyasî hayatında Araplara karşı hep yakınlık duymuş ve bunu da her vesile ile ispat etmiştir. Ama köprünün altından artık çok sular akmıştır ve bütün iyi niyetli yaklaşımlarına rağmen beklediği karşılığı pek de bulamamıştır. Onlardan umduğunu bulamayınca ve Arap baharıyla da işler tersine dönünce, siyasi konjonktürün etkisiyle de ister istemez farklı arayışlar içine girmiş ve gelinen noktada “İslâmcılıktan, Milliyetçiliğe” doğru hızlı bir yönelişe geçmiştir.

Aslında; siyaseten Hocası olan merhum Necmettin Erbakan gibi, Recep Tayyip Erdoğan da Arap ülkelerinde yapılacak objektif seçimlerde başkanlığa adaylığını koysa, muhtemelen çoğunda seçilir. Ama böyle bir şey mümkün olamayacağına göre; kardeşleri saydığı ve çok şey umduğu Arap ülkelerinin yöneticilerinden de darbeleri yedikçe, hatta tâbir-i caizse siyaseten sırtından hançerlendikçe;  yavaş yavaş “Kızıl Elma” mefkûresine uygun olarak “Turancılık (Türklerin Birliği)” hedefine doğru emin adımlarla ilerlemektedir.

Bu tezim bu bağlamda gerek İslâmcılara, gerekse Milliyetçilere pek inandırıcı olarak gelmese ve kabûl edilebilir bulunmasa da, hatta bu cenahtakilerin kutuplaşmış ve kamplara bölünmüş ideolojik ve fanatik taraftarlarına oldukça ütopik, uçuk, kaçık bir tez olarak gelse de; herkesin gözü aydın olsun ki,  “İslâmcı-Milliyetçi” karışımı ve  fırsatları siyaseten lehe çevirmede oldukça mahir ve başarılı olan, pragmatik karakterli yeni bir lider doğuyor ve bu liderin önderliğinde Türklerin geleneksel olarak İslâmî anlayışlarına da uygun olan, tasavvuf ve tarikat merkezli “Türk - İslâm Birliği”nin gerçek anlamda  temelleri atılıyor.

Hayırlı olsun!..

Son Söz :

Aslında ben, Sayın Cumhurbaşkanı’nın kişilik özelliklerinin analizini siyaseten en az 10-15 yıl önce, belki de daha fazla, bu şekilde yaptığımda “doğal olarak” hiç kimseye inandıramamıştım. Ülkemizdeki insanlar o kadar politize olmuş, politik açıdan o kadar kemikleşmiş ve keskinleşmiş ve stratejik olarak öylesine bir körlük yaşıyorlar ki; objektif olarak doğruları söylediğinizde sizi hemen yaftalıyorlar, etiketliyorlar, ötekileştiriyorlar ve aforoz ediyorlar. Bu tür önyargılı yaklaşımlardan bıktım, usandım ama, maalesef yapılacak fazla bir şey de yoktur. Elbette ki zaman tarihin aynasıdır; kimin haklı olduğunu gösterecektir, hatta göstermektedir  de…

Sayın Cumhurbaşkanı’nın milliyetçiliği konusunda; eğer milliyetçilik bir boyutu itibariyle vatana, millete en iyi şekilde hizmet etmek ve uluslar arası arenada ülkemizin menfaatlerini en iyi şekilde korumak ise; bu konuda Recep Tayyip Erdoğan’ın eline hiçbir siyasi zevatın  ve hiçbir kimsenin su dökmesi mümkün değildir. Ama fikrî ve ideolojik milliyetçiliği tekelinde tutanlar, hatta sloganik milliyetçilik yapanlar, hemen buna şiddetle itiraz edeceklerdir. Diğer yandan, tuhaf bir şekilde “kaderin cilvesi” midir, nedir, Sayın Cumhurbaşkanı gittikçe çok sevdiği Abdülhamid Hana benzemektedir.

Abdülhamid Han da vatanı için, milleti için gece-gündüz durmadan canhıraş bir şekilde çalıştı, nice hizmetler yaptı. Ama bu hizmetleri yaparken de; ülkeyi paramparça etmek isteyen devlet düşmanlarının  Osmanlıyı çepeçevre kuşattığı  zamanın siyasi konjonktüründe, yıkılmayı önlemek için gittikçe düşünce ve fikir özgürlüğü üzerindeki baskıyı artırdı, aşırı şüpheci oldu. Otoriter ve dirayetli yönetim anlayışı yıkılmakta olan Devlet-i Âlî Osmanî’nin ömrünü bir müddet daha uzattıysa da; fakat en nihâyetinde İngiliz, Fransız, Yunan, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap  ve Jön Türküyle hepsi birlikte “ittifak” edip, elbirliğiyle koca devleti yerle yeksan ettiler.

İşte Sayın Cumhurbaşkanı, bugün de iç ve dış şer cephesinin kendi aralarında “ittifaklar” kurarak, doğal olarak insanların en hassas olduğu adalet (hak, hukuk), hürriyet, din (sadece belirli grupların din anlayışlarının özgürlüğü değil, tamamının özgürlüğü), düşünce ve fikir özgürlükleri (açıktan eylem yapan terör örgütlerinin özgürlüğü değil) gibi konuları kolaylıkla istismar ederek devletin ve milletin başına belâ olmamaları ve tarihin de tekerrür etmemesi için, çok dikkatli olmak zorundasınız!..

Unutmayınız ki, ne Türkiye’den başka gidecek bir ülkemiz, ne de Anadolu coğrafyasından başka sığınacak bir yurdumuz vardır!..

09 Ocak 2021

İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.