BİLİM VE BİZ

Bu makalemde, akademik kariyer sürecindeki çalışmalarımı sürdürürken; yaşadığım, şahit olduğum ve başıma gelen bazı ilginç konu ve olaylardan bahsedeceğim.

Demokratik görünümlü oligarşik ve bürokratik bir yönetim biçiminin ve bürokratik formalitelerin alabildiğine hükümran olduğu bir dönemde, doktora çalışmalarımı (80’lerin sonu, 90’ların başı) yapıyordum.

Tezimin konusu, “Türkiye’de Öğretmen İstihdam Politikası ve Uygulaması” idi. 80’li, 90’lı yıllar  netameli yıllardı. Gerçi Türkiye’de netameli yıllardan bol ne vardı ki!.. O yıllarda henüz doğru dürüst bilgisayar yoktu, internet yoktu, “akılsız” cep telefonları bile yoktu. Sadece TUBİTAK’ın “TÜRDOK” denilen bir birimi vardı. Bu birim aracılığıyla dolar karşılığında yurt dışından  bilgi, belge getirttiriyorduk. Dolayısıyla bilgiye ulaşım ve erişim çok zordu ve zaman alıyordu. Üstüne üstlük bir de bürokratik formalitelerden dolayı iş hepten zorlaşıyor ya da zorlaştırılıyordu. Araştırmacılara da pek güven duyulmuyor ve yardım edilmiyordu. Neredeyse bilgi, belge kutsanmış ve tabulaştırılmıştı. Son yıllarda bilgiye erişim imkânı o kadar kolaylaştı ve o kadar arttı ki, gençlerin bunun kıymetini çok iyi bilmeleri ve çok iyi  değerlendirmeleri lâzım!..

İşte böyle olumsuz şartların hüküm sürdüğü bir zaman diliminde biz, çalışmalarımızı yapmaya ve sürdürmeye gayret sarf ediyorduk.

Tezimin konusu gereği Millî Eğitim Bakanlığı’ndaki verilere ve bilgilere çok ihtiyacım vardı ama, bunları bana vermemek için ilgililer ve yetkililer kırk dereden su getiriyorlardı. Detaylarına girmiyorum…

Bu süreçte bir gün, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nin kütüphanesine yeni yapılmış bir doktora tezine bakmak için gitmiştim. Daha kütüphanenin içerisine adımımı atar atmaz, sol tarafta kapının ağzındaki bir masada görevli olan bir memur, “- buyurun” dedi. Ben de meramımı anlattım. “- İzin belgeniz var mı?” Diye sordu. Ben de “- yok” dedim. (Çünkü bir üniversite kütüphanesinde, doktora yapan birisine, bir doktora tezine bakabilmesi için izin belgesi sorulacağı hiç aklımın ucundan dahi geçmemişti. Ben de idealist bir düşünceyle, ilim öğrenmek isteyen herkese bütün kapılar ardına kadar açılır ve her türlü yardım yapılır zannediyordum. Hele de bu bir üniversite kütüphanesi olursa…).

Bunun üzerine görevli bana, “- izin belgeniz yoksa bakamazsınız” dedi. Bakmak için o kadar ısrar etmeme rağmen, görevli yine de yok dedi. En sonunda şöyle bir teklifte bulundum kendisine. Dedim ki; “- madem öyle, o zaman sizin gözünüzün önünde şöyle ‘içindekiler’ kısmına bir bakayım, eğer işime yarayacaksa o zaman gidip izin belgesi alıp geleyim ki değsin. Yoksa neden boşa zaman harcayayım, neden formalitelerle uğraşayım”, diye rica ettim. Baktırdı mı? Hayır, baktırmadı. Çünkü devlet memuru âmirinden emri almış bir kere; hiç baktırır mı? El cevap; baktırmaz!..

Zâten tansiyonum alabildiğine yükselmişti. Kükredim! “- Bak arkadaş” dedim: “- Ben kimi zaman et yerim, et oburlardan sayılırım. Kimi zaman da ot yerim, ot oburlardan sayılırım. Ben hayatımda kitap, defter, doktora tezi yediğimi hatırlamıyorum kardeşim, yemeyeceğiz, sadece gözünüzün önünde ‘içindekiler’ kısmına bakacağız” dememe rağmen, yine de ‘imana’ gelmedi.

Canınız ne ister: Boynu bükülmüş, başı öne düşmüş, benzi sararmış, rengi solmuş bir ahvâl ve şerâitte olan bendeniz; ağır ağır indim fakültenin merdivenlerinden ve oldukça düşünceli ve morali bozuk bir vaziyette çıktım kapıdan dışarıya…

Yürüyorum yukarıdan aşağıya doğru; sanki karlı kayın ormanında… Yürüyorum, yürüyorum gündüzleri... Efkârlıyım, efkârlıyım!.. Yürüyorum gündüzleri!.. Yürürken düşünüyorum sanki Descartes’ı haklı çıkarırcasına!.. Soruyorum kendi kendime; ben var mıyım? Yürürken sorguluyorum her şeyi: İlim-bilim, üniversite-eğitim, özgürlük-bilgi, akıl-mantık, varlık-yokluk… Bütün bu olanlardan sonra üzülüyorum ülkem adına, memleketim adına, bilim adına, düşünce adına, özgürlükler adına, üniversiteler ve eğitim adına!..

Mukayeseye imkân vermek için tez çalışmamda Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin eğitim sistemlerindeki durumu da tespit etmeye çalışıyordum. Bunun için bu ülkelerin elçiliklerine gittim. Onların yetkilileri ile görüştüm. Bana çok yardımcı oldular ve epeyce bir doküman verdiler.

Yine bir gün, Kavaklıdere’deki “American Library”ye telefon ettim. Çalışma konumu söyledim. Beni arayacaklarını söylediler ve birkaç gün sonra da arayarak kütüphaneye davet ettiler. Daha kapıda nezaketle ve saygıyla karşıladılar ve beni bir masaya götürdüler. Masada çalışma konumla ilgili ne varsa; kitap, ansiklopedi ve sair dokümanlar, hazır vaziyette beni bekliyorlardı.

Başka bir gün, Çankaya - Gazi Osman Paşa’da “British Council”e gittim. Direktörüyle görüştüm. Konuyu anlattım. “ -Biraz zaman verebilir misiniz, İngiltere’den doküman getirttireceğim” dedi. “ -Ne zaman gelir” dedim. “-Yaklaşık bir hafta” dedi. Ben havalara uçtum. Çünkü bir aya dahi razıydım. Nitekim referans kitap ve dokümanlar bir hafta sonra geldi.

Ve yoğun çalışmalardan sonra tezimi bitirdim doktor oldum, tez de kitap olarak yayınlandı.

Kısa bir zaman diliminden sonra Dünya Bankası, YÖK ve bazı üniversitelerin işbirliği ile uluslar arası bir proje çerçevesinde kısmet oldu İngiltere’ye gittim. Bir üniversite kütüphanesinde, yapılmış araştırmaların en son nüshaları çoğaltılarak bir seksiyonda raflara dizilmiş ve bir de yazı asılmıştı: “İsteyen alabilir” diye. Ne kapıda duran bir bekçi, ne izin belgesi soran ve seni sigaya çeken bir görevli; hiç kimse yok. Üstelik yayınlar da ücretsiz. İşime yarayanlardan birer nüsha aldım. Dikkatimi çekmişti, kütüphaneleri de yirmi dört saat açıktı.

Daha sonra MEB bursuyla 1995 yılında Mısır’a gittim. Kahire’de birkaç ay kaldım. Yukarıda belirttiğim gibi, mukayeseye imkân vermek için tezimde Amerika, bazı Avrupa ülkeleri ve Japonya’daki öğretmen istihdam politikalarına da yer vermiştim. Yine farklı mukayeselere imkân vermek için, kadîm bir kültür ve medeniyete sahip, aynı zamanda da demografik ve siyaseten Arap dünyasının lideri konumunda olan Mısır’daki eğitim sistemi ve öğretmen istihdam politikaları nasıldı, işte bunları araştırmak için Mısır’a gitmiştim.

Kalacak yeri ve diğer resmi işlemleri uzun uğraşlar sonucunda hallettikten sonra (çünkü Mısır’da bürokratik formalitelerin, insanlara güvensizliğin, kuralsızlığın, rüşvetin şahı vardı. Hele de  Türkler söz konusu olduğunda; resmi kurumların nezdinde bu formaliteler ve zorlaştırmalar kat be kat artıyordu. Zâten Türkiye’ye döndükten sonra “Bukra-Yarın” yani bugün git yarın gel! Anlamına gelecek bir makale yazdım. Bu yarınlar maalesef kolay kolay bitmez, günlerce sürerdi. Aslında halk bizleri çok seviyordu. Türklere “Ahsenü’n-Nas” yani ‘insanların en güzeli, en iyisi’ diyorlardı.) ilk işim, araştırmalarıma yardımcı olunur düşüncesiyle Kahire’deki Türk Büyükelçiliğine gitmek oldu. Zâten  Kültür Ataşesine bir arkadaşımın selâmını getirmiştim ( Kendisinin amcası daha sonraları kurulacak olan AK Parti hükûmetlerinin ilk İçişleri bakanlarından birisi olacaktır. O günlerde Kahire büyükelçimiz olan Yaşar Yakış beyefendi de, yine AK Parti hükûmetinin ilk Dışişleri Bakanı olacaktır. Kahire’de okuyan öğrencilerin bazı sorunlarını görüşmek ve teklif ettiğim bir projeyi de hayata geçirmek için,  makamında kendisiyle bir saate yakın özel bir görüşme yapmış ve memleket meselelerine dair bazı konuları müzakere etmiştik). Ben araştırma konumla ilgili olarak bilgi, belge alabilmek  için Mısır Eğitim Bakanlığına verilmek üzere dilekçemin ekinde yer alacak resmi bir yazıyı Eğitim Müşavirliğinden talep ettiğimde, Kültür Ataşemiz bana “- İlhan hocam hiç boşuna uğraşma, bunlar sana bilgi, belge vermez” demişti.

Böyle bir söz, ilk etapta bana çok tuhaf ve çok garip gelmişti. İçimden, neden vermesinler, herhâlde Ataşemiz olaya önyargılı bakıyor diye düşünmüştüm ama, işin sonunda O haklı çıktı. Neyse, benim ısrarlı ricalarım karşısında elçilik antetli, Eğitim Müşavirliğimizden resmi bir yazıyı alarak, dilekçeme de ekleyerek Mısır Eğitim Bakanlığına verdim. Bakanlıktan, “- tamam, biz sana bilgi vereceğiz” dediler.

Günler günleri kovaladı, aylar ayları kovaladı; ne gelen var, ne de giden!.. Tabi ben haftada bir, on beş günde bir telefonla arayarak ya da bizzat giderek soruyordum; “- tamam vereceğiz” diyorlardı. Derken bu oyalama, yanılmıyorsam yaklaşık dört ay kadar sürdü. Baktılar ki benden kurtulamayacaklar, en sonunda bana bir sayfadan daha az bir bilgiyi, resmi armalı antetli bir kağıtla ‘lütfedip’ verdiler. Hâlâ hatıra olarak bu yazıyı saklarım. Kültür Ataşemiz gerçekten haklıymış!..

Kahire’deki çalışmalarımı sürdürürken, bir gün, Kahire’nin ortasından geçen Nil nehrinin kıyısındaki Millî Kütüphânelerine gittim. İçeriye girerken epeyce bir sorgu-suâlden geçtikten sonra, nihâyetinde kütüphânenin içine duhûl ettik. Ben hemen başladım kitapları incelemeye. Ve çalışma konumla ilgili bir kitap geçti elime. Kitap, öyle el yazması falan gibi çok kıymetli bir kitap değildi. 1989 yılında Mısır ile bazı Avrupa ülkelerinin katılımlarıyla Kahire’de düzenlenen uluslar arası bir sempozyumda sunulan tebliğlerin ve alınan kararların kitaplaştırılmış hâliydi. Benim işime yarayacağı için, kitaptan 4 sayfalık bir bölümü fotokopi çektirmek istedim. Görevliyi buldum, meramımı anlattım. Görevli “- tamam” dedi ve bana matbu bir kâğıt uzattı. “- Bu kâğıdı doldur, imzalat, ondan sonra gel fotokopiyi çekelim” dedi. Ben sevindim; kâğıdı aldım, doldurdum ve baktım ki 10 kişinin imzası gerekli. Hemen görevliyi buldum dedim ki; “- 10 kişinin imzası…”, “- evet” dedi, “- herkese ayrı ayrı imzalatacaksın!”.

Canınız ne ister? Acı acı kafayı gözü sağa-sola salladım ama, bilginin hatırına bir şey de diyemedim ve boynu bükük bir vaziyette başladım koşuşturmaya. Bina çok katlı, oldukça büyük bir binaydı. İmzalatacağım görevlilerin kimisi birinci katta, kimisi onuncu katta, kimisi beşinci katta, kimileri de diğer  katlardaydı. Kan-ter içerisinde sekizini buldum, imzalattım. Geriye iki kişi kalmıştı ama, onlar da  yerlerinde yoktu.  Epeyce zaman kaybetmiş olarak nâçar döndüm görevlinin yanına.

Dedim; “- ikisi yok yerinde”. Görevli; “- olmaaz!” dedi. Zâten benim tansiyonum çıkmış, sinir tepeme fırlamış; “- kardeşim bu ne iştir, bu nasıl bir şeydir, bu nasıl bir ıstıraptır?” vs. şeklinde görevliye yüklenince; görevli kâğıdı elimden aldı, ikisinin yerine de imza atarak; “- sen zemin kata git, ben geliyorum” dedi. Kitabı elime vermedi, çünkü hiç kimseye güvenleri yoktu, özellikle de bizim işimizi zorlaştırıyorlardı. Neyse, zemin kata indim, görevli elinde kitap biraz sonra geldi. Hemen fotokopiyi çekip verdi mi dersiniz? Hayır, vermedi. “- Git, hazineye para yatır gel, öyle” dedi.

Mecburen, uzakta bir yerde olan hazineye (vezne) para yatırmaya gittim, yatırdım, makbuzu aldım ve döndüm. Böylece nice hâllerden sonra, büyük mücadele ve uğraşlardan sonra, 4 sayfalık bir fotokopiyi 4 saatte çektirebildim desem, inanır mısınız? ( İnanılması zor ama; şaka değil, gerçek!..). Hazineye yatırdığım paradan ayrı olarak, bir de fotokopi parası aldılar. Bunun üzerine çok canı sıkılan ben, makbuzu kendilerine uzatarak; hiciv babında ve kinayeli olarak; “- bu da benden sizin hükûmetinize hediyem olsun!” dedim ve oradan ayrıldım. Ne demek istediğimi anladılar, hatta ayrılmadan önce biraz münakaşa dahi ettik.

Şimdi aziz dostlar!

Bütün bunları ben neden anlattım? Herhâlde lâf ü güzaf olsun ya da makale dolsun diye anlatmadım. Kıssadan hisse; ülkelerin her alanda neden ileriye gittiklerinin veya neden geri kaldıklarının hicranını, serencamını, serüvenini ve hikâyesini bir nebzecik de olsa mukayeseye imkân vermek için anlattım.

Yine aynı şekilde; ülkem adına, ilim adına, medeniyet adına, insanlık adına ve izzetini kaybetmiş İslâm toplumları adına, yüreğimdeki hüzün dolu hissiyatıma birazcık da olsa tercüman olur mu acaba diye anlattım.

Ve bütün bu konularla ilgili olarak, acaba içimdeki yâreme merhem bulunur mu umuduyla ve niyetiyle  anlattım ve yazdım bütün bunları…

Türkiye’ye döndükten sonra, o zamanlar için şöyle bir kanaat oluşmuştu bende: Dedim ki kendi kendime (o yıllar için); “- Mısır bizden 50 yıl geride, biz de İngiltere’den 25 yıl gerideyiz!..”

Ama hakkı teslim edelim:

Günümüz şartları itibariyle Mısır muhtemelen yerinde sayıyor, hatta daha da geriye gitmiş olabilir. Çünkü sürekli darbeler Mısır’ı bitirdi. İngiltere ve Avrupa Birliği ülkeleri çok zor dönemlerden  geçiyor. Türkiye ise son yıllarda yapmış olduğu ataklarla gökyüzünde parlayan bir yıldız olarak, 21.Yüzyılın Müslüman Türk asrı olacağının işaretlerini veriyor.

Tabii ki çok çalışır ve birliğimizi, dirliğimizi korur isek…

02 Ocak 2021

İlhan AKAR

  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder

# Ankara

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.