AKADEMİK KARİYER SÜREÇLERİ VE ÜNİVERSİTELER

“Akademi adı, Atina yakınlarındaki Akademeia adlı bir zeytinlikten gelir. Bu zeytinlikte Eski Yunan düşünür Platon, matematik, doğa bilimleri ve yönetim biçimi gibi çeşitli konularda öğrencilerine ders veriyordu. Eflatun (Platon)'un MÖ 4. yüzyılda ders verdiği bu okul, tarihteki ilk akademi olarak kabul edilir.

Platon'un Akademi geleneğini, onun ölümünden sonra öğrencileri ve felsefesini benimseyenler sürdürdüler. Akademi’ye devam eden öğretmen ve öğrencilerin en çok ilgi gösterdikleri konular bilim, sanat, edebiyat ve müzikti.” (Kaynak, Vikipedi).

Kariyer: “Bir meslekte zaman ve çalışmayla elde edilen aşama, başarı ve uzmanlık” (Kaynak, TDK Sözlüğü).

Üniversite: “Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip, yüksek düzeyde eğitim, öğretim, bilimsel araştırma ve yayın yapan fakülte, enstitü, yüksekokul vb. kuruluş ve birimlerden oluşan öğretim kurumu” (Kaynak, TDK Sözlüğü).

Görüldüğü gibi, makalenin başlığındaki dört kavramdan üçü kendi dilimize yabancı. “Akademi”, “Kariyer” ve “Üniversite”.

Devam edelim:

Rektör, Dekan, Profesör (bir zamanlar ordinaryüs profesörlük de vardı. Meselâ, Mükrimin Halil Yinanç, Ordinaryüs Profesör idi), Doçent, Doktor (doktora yapmış olan), Asistan (Araştırma Görevlisi), Fakülte, Enstitü, Master (yüksek lisans), Lisans, hatta okul (Fransızca; école. İngilizce; school. Almanca; schule).

Eğitime dair bütün bu kelime ve kavramların hepsi bizim dilimize yabancı. Sadece birkaç küçük   örnek verdim.

Şimdi soruyorum:

“-Ülkemizdeki eğitim; özünde ve fiilî olarak  Türkçe mi yapılıyor, yoksa başka dillerde mi yapılıyor?”

Eskiden bizde okula mektep (p/b. P harfi Fars alfabesinde, B harfi Arap alfabesinde vardır. Dolayısıyla ‘mektep’in aslı ‘mekteb’dir)  denilirdi. Meselâ, eski Türklerde ve Osmanlıda okul öncesi ve ilköğretim düzeyinde eğitim veren Sıbyan Mektepleri vardı. Yine Osmanlının son dönemlerinde yükseköğretim düzeyinde eğitim veren, yani bugünkü üniversite eğitimine karşılık gelen Dârülfünûn ( İstanbul Üniversitesi’nin eski adı) vardı.

Medreseler ise, Osmanlı Devletinin daha ilk kurulduğu yıllardan başlayıp, yıkılışına kadar devam eden süreçte, her zaman ve her düzeyde açılan çok önemli eğitim-öğretim müesseseleri idi.

Esasen medrese kurma geleneği eski Türklerde vardı. Türklerin Orta Asya’dan çıkıp Batı’ya doğru akış sürecinde; daha Mâverâünnehir denilen coğrafyada, yani Nişâbur, Buhara, Semerkant, Horasan gibi şehirlerde, özellikle de 10. ve 11. Yüzyıllardan itibaren kitlesel olarak başlayan İslâmlaşma sürecinde atalarımız medrese kurmaya başlamışlardı. Selçuklular döneminde de birçok medrese kurulmuş, bunlar içinde en meşhurları Bağdat Nizamiye medreseleri idi.

Görüldüğü gibi Müslüman Türklerin kendi eğitim tarihlerindeki  bazı kurum ve kavramların yapısında; gerek mahiyet olarak, gerekse kavramsal olarak bazı değişmelere uğradığını çok kısa da olsa özetlemeye çalıştım.

Şurası bir hakikattir ki; tarihî süreç içerisinde kavimler, milletler çok değişik sebeplerden dolayı siyasal, sosyal ve kültürel olarak birçok değişime uğrarlar. Bu sebepler; din, dil, sosyal ve kültürel temaslar, ticaret, savaş ve fetihler, seyahat ve keşifler, kuraklık ve tabiî âfetler, göçler, ekonomik ve teknolojik gelişmeler vb. olabilir.

Türklerin tarihi de bu sebeplerden dolayı sürekli olarak değişmiştir. Sosyolojik bir determinizm olarak şurası bir gerçekliktir ki; dominant (baskın) sebepler (faktörler), sonuçların ne şekilde oluşacağını etkiler, belirler, şekillendirir ve yönlendirir. Çünkü, sebepler aktif (etkin/belirleyen), sonuçlar ise  pasif (edilgen/belirlenen)’ dir.

Türkler, tarihteki yolculuk serüvenlerinde çok değişik coğrafyalarda çok değişik kavim ve milletlerle karşı karşıya gelmişler, onları etkiledikleri gibi onlardan da etkilenmişlerdir. Bu kavim ve milletlerin en önemlileri Araplar, Farisiler ve Romalılardır. Araplarla olan temas neticesinde İslâmiyet’i benimseyen Türkler, daha sonra da Farisiler (İranlılar) ile sanatta, edebiyatta, şiirde, mûsikide, düşüncede, hatta kültürel İslâm’ın değişik versiyonlarında (mezhep, meşrep, bâtinî tasavvufî anlayış, türbelerin kutsanması,  mersiye geleneği ve çok çeşitli dinî ritüeller vs. bakımından) onlarla  hemhâl olmuşlardır. Bu her iki milletten etkilenen Türkler; din, dil, kültür, sanat, edebiyat ve eğitim gibi alanlarda önemli değişimlere uğramışlardır.

İşte bu etkileşim ve değişim neticesinde Türkler, kendi özlerinde var olan yiğitlik ve cengâverlik ruhuyla ve teşkilatlanarak devlet kurma gelenekleriyle yeryüzünde nice medeniyetler inşa etmişlerdir. Yukarıda da temas ettiğim gibi, eğitim alanında da nice medreseler ve mektepler açmışlar ve İbni Sina, Farabi gibi çok  önemli şahsiyetleri ve büyük âlimleri  yetiştirerek insanlık âlemine hediye etmişlerdir.

Daha sonra Osman beyin önderliğinde muazzam bir cihan devleti kuran Türkler, kısa sayılabilecek bir zaman dilimi içerisinde üç kıtada ve yaklaşık olarak yirmi iki milyon kilometrekare topraklarda hükümran olmuşlardır.  Ancak zaman içinde fetret, çöküş ve yıkılış dönemini yaşayan Osmanlı Devletinin yerine, işgâlci düşmana karşı milletçe  verilen topyekûn bir millî mücadeleden sonra genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.

Tabii ki bu genç Cumhuriyet, her alanda yeni bir anlayış, yeni bir felsefe ve yeni politik mülâhazalarla kurulmuştu. Bu politik mülâhazaların temelinde de, bütün kurum ve kurallarıyla “Batılılaşma” vardı. Batılılaşma, genç Cumhuriyetin bir “modernleşme” projesiydi. Aslında bu modernleşmeye, ikinci modernleşme projesi demek daha doğru olur. Çünkü birincisi, 18. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı’da başlamıştı. Aradaki fark; Cumhuriyet dönemi modernleşme projesinin, Osmanlı dönemi modernleşme projesine göre daha keskin ve daha radikal olmasıdır.

Bütün bu değişim ve dönüşüm faaliyetleri aslında Sosyoloji, Siyaset Sosyolojisi ve Siyasi Tarih açısından son derece tabiî ve normaldir. Çünkü; Sosyoloji açısından birinci kural; ‘Hayat Boşluk Kabûl Etmez!’, siz boşluk bırakırsanız birileri gelir mutlaka doldurur. Siyasi Tarih açısından da birinci kural; ‘Tarihi Galipler Yazar!’.

Osmanlı; özellikle Fatih, Yavuz ve Kanuni dönemlerinde o altın çağını ve parlak yıllarını yaşadıktan sonra, 1699 yılındaki Karlofça antlaşması ile birlikte ilk toprak kaybına uğramıştı. Bu tarihten sonra Osmanlı gittikçe belini doğrultmada epeyce zorlanırken, Batı ise Rönesans ve Reform hareketlerini realize edecek ve hızla Aydınlanma çağı ve Sanayi devrimini arka arkaya gerçekleştirecektir.

Devleti idare edenler, bu kötü gidişatı durdurabilmek için 1770’li yıllardan başlamak suretiyle, özellikle de askeri kurumlar başta olmak üzere birçok alanda Batılı usûllere göre ıslahat (yenileşme) çabalarına girişmişler; hatta Tanzimat Fermanının ilânı, Yeniçeri Ocağının kaldırılması, Kanûn-i Esasi (ilk anayasa)’nin kabûl edilmesi, birinci ve ikinci Meşrutiyetin ilân edilmesi gibi önemli reformları yapmaları ve radikal dönüşümleri gerçekleştirmelerine rağmen, yine de çöküşü ve yıkılışı  durduramamışlardır.

Osmanlı Devleti yıkılıp yerine genç Cumhuriyet kurulduktan sonra, bu değişim ve dönüşüm hareketleri daha fundamentalist (köktenci) bir anlayışla ve her sahada radikal  biçimde yapılmaya devam edilmiş ve yukarıda temas etmeye çalıştığımız gibi, bundan tüm eğitim kurumları ile birlikte üniversitelerimiz ve kavramları da nasiplerini almışlardır.

İşte, şu an için gelinen noktada her ne kadar eğitim bakanlığımızın kurumsal isminin başında “Millî” kelimesi olsa da; genelde eğitim kurumlarımızın tümünde, özelde de üniversitelerde, Anayasada yazdığı gibi resmi dilin Türkçe olması gerçeğini maalesef hayat fiili olarak tekzip etmektedir.

Aslında bu durum, anadili Türkçe olan ve Türkçe konuşan bir Türk olarak her ne kadar beni üzse ve bana acı verse de; sloganik ve ideolojik mülâhazalardan ve yaklaşımlardan arınmış bir akademisyen olarak bendeniz, meseleye objektif ve bilimsel yöntemlerle yaklaşmak ve bu açıdan bakmak, yine aynı şekilde olayları duygusallıktan uzak bir biçimde; bilimsel ilkelere, kriterlere, verilere ve parametrelere uygun olarak analiz edip öylece değerlendirmek zorundayım.

Meseleye bu açıdan bakıldığında, her ne kadar ben yukarıda sitem edercesine vurguladığım gibi;  genelde eğitimde, özelde de üniversitelerdeki kelime, kavram ve terimlerin bir çoğunun yabancı (ecnebi) dillerden dilimize geçme ve bunların da Türkçe imiş gibi yoğun ve yaygın bir şekilde herkes tarafından kullanıldığını eleştirel bir yaklaşımla ortaya koymama rağmen; yukarıda da belirttiğim gibi ‘hayat boşluk kabûl etmez’ ve ‘tarihi galipler yazar’ fehvasınca, başımıza gelenler; Sosyoloji, Siyâset Sosyolojisi, Sosyal Psikoloji, Tarih, Siyâsî Tarih, Bilim Tarihi, Eğitim Tarihi, Felsefe, Bilim Felsefesi, Eğitim Felsefesi, Felsefe Tarihi, Yönetim Bilimi, İktisat ve Ekonomi, hatta Dinler Tarihi, Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi ve Mantık gibi daha bir çok bilim ve bu bilim dallarının temel ilke, yöntem, usûl ve esasları açısından son derece normaldir ve beklenen bir durumdur. Zâten bunun tersini düşünmek ve iddia etmek, bilimin evrensel ilke ve kriterlerine de aykırı düşer.

İşte, siz yüzyıllardan beridir ictihad kapısını kapatırsanız (özgür düşünceyi ve aklı kullanmayı bir tarafa bırakarak, hatta yasaklayarak bilim üretmeye engel olmak) olacağı budur. Başka ne olabilir ve ne beklenebilirdi ki? Sonuç bizim açımızdan üzücüdür ama, bilimin ilkelerine, verilerine ve bulgularına da  son derece uygundur.

Siz bilime sırtınızı dönerseniz, aklı ve özgür düşünceyi yasaklarsanız, bilimsel eleştirilere tahammül edemezseniz, farklı düşünenleri linç edip boğarsanız, şu gelinen 21. Yüzyılın bilim, teknoloji, uzay ve  dijital çağında hâlâ son zamanlarda hızla güçlenerek hortlayan uçtu-kaçtı, şeyh-keramet, mesih-mehdi işleriyle yoğun bir şekilde uğraşırsanız, bunları yapanlara da alabildiğine imkân ve yol verirseniz, daha başımıza çok iş gelir ve Allah muhafaza bu günleri de arar oluruz. Hâlbuki Allah “0ku!”, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”, “Hiç düşünmez misiniz?”, “Hiç akletmez misiniz?”, “Herkese emeğinin karşılığı vardır” demesine ve uyarmasına rağmen!..

Makaleme yaşadığım ve şahit olduğum birkaç hatıramı naklederek son vermek istiyorum:

Birincisi;

Yıllar önce, Gazi Üniversitesinde okuyup da millî duyarlılığı yüksek olan gençler, üniversite kampüsünden (külliye ‘?’, yerleşke) başlayarak, Tandoğan’a (şimdi Anadolu Meydanı) kadar uzayıp giden yol üstündeki duvarlara, köprü altlarına ve boş buldukları her yere “Ya Türkçe Ya Hiç!” sloganını yazmışlardı.

Biraz öteye, Kızılay meydanına vardığınızda; mağaza ve dükkânlarda, alışveriş merkezlerinde numunelik olarak da olsa; bir tane Türkçe isimli kuruluşa rastlamanız, artık haber değeri taşıyan sıra dışı bir olay olur. Meselâ, bir yabancı turist ülkemize ve Ankara’ya gelse; geldiği yerin de Türkiye ve Ankara olduğunu bilmeden Kızılay’da gezse-dolaşsa, etrafındaki isimlere bakarak “-acaba burası Amerika’nın kaçıncı eyaleti, ya da İngiltere’nin kaçıncı vilâyeti” diye düşünüp kendi kendine sormaz mı? Sorar!..

Hatta bizim insanımız o kadar kendini kaybetmiş, o kadar aşağılık duygusu ve komplekse kendini düşürmüş ki; iş yerine “Ali’s Yeri”  yazabiliyor. Yine, sahip oldukları firmalarının adlarını “YU-MA-TU” (Yusuf-Mahmut-Tuncer kardeşler) ve “RODİ” (Ramazan Oğulları Dikimevi) olarak koyabiliyor.

Demek ki sloganlarla olmuyor, sloganlarla bir yere varılmıyor ve sloganlarla sorunlarımız çözülmüyormuş değil mi?

İkincisi;

Yine yıllar önceydi. Bir zamanlar Türk Dil Kurumu başkanı olan Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’un da katıldığı dil ile ilgili bir panelde (Kızılay’daki TOBB salonunda), panele ara verildiğinde hocaya sordum. “- Hocam siz başkan iken, bir vesile ile (yanılmıyorsam kurumun kuruluşunun yıl dönümü ya da Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe ile ilgili fermanı mucibince) Kızılay’a ekibinizle indiniz, Türkçe bir işyeri adı aradınız ama pek bulamadınız (çünkü televizyon haberlerine konu olmuştu) değil mi hocam?” dediğimde bana şu cevabı vermişti: “- Evet, akşama kadar aradık, fakat bulamadık; sadece arka sokaklarda bir tane bulduk, duvarına bir plaket çaktık, o da iki sene sonra iflas etmiş”, demişti.

Üçüncüsü;

Bir gün fakültede yüksek lisans dersim vardı. Öğrencilerime “Eğitimsel Liderlik” dersinde sunum yapmaları için daha önceden konu dağıtımında bulunmuştum. Bir öğrencim konu olarak Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu almıştı. Eğitimsel Liderlik dersinin konu içerikleri ve bu içerikleri oluşturan araştırmalar ve çalışmalar, genellikle hep Batılı eğitimciler ve akademisyenler tarafından yapılmış ve kitaplaştırılmıştı. Bizimkiler de bunları “mot a mot” (kelimesi kelimesine) tercüme ederek yayınlamışlar ve derslerde de öğrencilerimize referans kitaplar olarak tavsiye etmişler ve okutmuşlar. Ben de hem bunları okutur, hem de hep yabancılardan olmasın, gençler kendi değerlerine yabancılaşmasın ve kendi değerlerini de tanısınlar diye, bir Batıdan bir de eğitim ve bilim dünyasına  önemli katkılar sağlamış kendi tarihimizdeki büyük âlimler ve meşhur bilim insanlarımızdan da bazı seminer konuları verirdim.

İşte Oktay Sinanoğlu’nu ödev olarak alan öğrencim, derste tam sunum yapmaya başlayacakken Sinanoğlu’nun vefat haberini aldım. Çünkü kendisi hasta idi ve hastahanede yatıyordu. Bunun üzerine yerimden kalktım ve öğrencim sunuma başlamadan önce kısa bir konuşma yaptım.

Dedim ki;

“- Ey Sinanoğlu! Allah rahmet eylesin. Ruhun şad, mekânın Cennet olsun. Allah’a yürüdüğün şu dakikalarda aldım vefat haberini. Bilesin ki; biz şu an sınıfta seni anlatacağız, öğrencilerimize seni tanıtacağız. Eğitim ve bilim dünyasına yaptığın hizmetlerden bahsedeceğiz. Vefat haberini alır almaz seni anlatmak tevafuk oldu. Öğrencilerimizle birlikte seni anmak ve seni anlatmak nokta-i nazarından bir nebzecik de olsa, sanırım vazifemizi yapmanın buruk bahtiyarlığı içerisindeyiz. Tekrar ruhun şad olsun, sayın Hocam!..”

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun dünya çapında bir bilim insanı olmasının yanında, “Bye Bye Türkçe” adlı bir kitabı da vardı…

26 Aralık 2020

İlhan AKAR

 

 

  

 

   

 

 

  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.