EMEĞE SAYGI

Slogan ve sloganik yaklaşımları pek sevmem ama, “emek” kutsaldır. Hangi türden olursa olsun; sol, sağ, muhafazakâr, ideolojik, politik, teolojik, ekonomik, hatta “İslâmî” orijinli de olsa; sloganik jargon ve retorik ile söylenen hiçbir şeyden hoşlanmıyor ve hazzetmiyorum. Bilmiyorum; bana çok samimi gelmiyor, hatta yapay, sanal, sahte ve riyakârmış gibi geliyor. Sloganların atfettiği ve ihtiva ettiği konular çok önemli ve değerli olsa da; iş slogana dönüşünce ruh gidip ceset kalıyor, öz kaybolup kabuk kalıyor, cevher yok olup âraz kalıyor, mazruf gidip zarf kalıyor ve mâna buharlaşıp yerine madde kalıyor.

Çünkü bir takım güç ve çıkar odakları; her türlü suflî emellerini gerçekleştirmek ve bin bir türlü menfaat elde edebilmek için, kitleleri manipüle ediyor, etkiliyor ve yönlendiriyorlar. Ne yazık ki; kitleler de bu tuzağa rahatlıkla düşebiliyorlar. Çünkü üzerlerinde muazzam bir algı oyunu oynanıyor ve algı operasyonlarına kurban ediliyorlar. Çünkü bu oyunu oynayanlar; iletişim tekniklerini, dezenformasyonu, insan psikolojisi ve sosyolojisini çok iyi biliyor ve çok iyi analiz ediyorlar. Şuurlu ve bilinçli olmayan insanlar da, maalesef bu oyunlara kolaylıkla gelebiliyor ve kurulan tuzaklara düşebiliyorlar.

Yeri gelmişken söyleyelim; Millî Eğitim Bakanlığı ne güne duruyor. Çocukları, gençleri bu konularda bilinçlendirecek ilgili dersleri okullardaki müfredat programlarına behemehâl koysunlar da, çocuklarımız ve gençlerimiz de  bu tuzaklara düşmesinler ve çok dikkatli olsunlar!..

İşte FETÖ örneği ve diğerleri karşımızda apaçık duruyor. Şimdi bu konularda devletin ve devletin ilgili kurumlarının hiç mi suçu, günahı, vebâli yoktur. Onlar, bu mazlum milletin çocuklarını tuzaklarına düşürürlerken; bu çocukları robotlaştırıp, mankurtlaştırıp Allah’ın, devletin, vatanın, milletin ve ailelerinin aleyhinde kullanmak üzere ince ince ağlarını örerlerken; devlet neredeydi, devlet ne yapıyordu, uyuyor muydu yoksa onlar da mı bunlara destek veriyorlardı?

Neyse, bu giriş ve girizgâhtan sonra gelelim asıl konumuza:

Emek kutsaldır demiştik…

Neden emek kutsaldır?

Çünkü; emekte alın teri, göz nuru vardır. Emekte mesai harcayarak çalışma vardır. Emekte sa’y ü gayret vardır. Emeğin özünde zamanı iyi kullanarak vakti israf etmeme vardır. Çünkü Allah, her türlü  israfı haram kılmış ve Asr Sûresi’nde de zamanın üzerine yemin ederek, sâlih amel yapmayı (emek vererek insanlığa faydalı işler yapmayı) teşvik etmiştir.

Emeğin temelinde insanın şerefi, haysiyeti, izzeti, şahsiyeti vardır. Çünkü emek vermeden başkalarının sırtından  asalakça, parazitçe geçinmek onursuzluktur. Emeğiyle geçinen insanın başı dik, sırtı pek olur. Emek, çalışmak demektir. Emek, üretmek demektir. Emek, ürettiğiyle insanlara faydalı olmak demektir. İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır. Çalışmak ibadettir. İki günü birbirine eşit olan zarardadır.

Emek verilerek üretilen her şeye eser denilir. Her eserin bir müessiri vardır. Müessirler eserleriyle gurur duyabilir, övünebilirler. Haklarıdır. Çünkü emek verdiler; eserlerine alın teri döküp, göz nuru kattılar. Dolayısıyla eserlerinin altına imzalarını atmak en tabiî haklarıdır. Meselâ; Rafael’ler, Van Gogh’lar, Picasso’lar, Mimar Sinan’lar, Hattat Hâfız Osman’lar, Ressam Osman Hamdi Bey’ler, Kahraman Maraş Abdülhamid Han Camii ve Sütçü İmam Üniversitesindeki o muhteşem hat sanatını icra eden Arif Yücel beyefendiler, bu minvâl üzeredir. Ama insanların sahip oldukları  akıl ve zekâlarıyla övünmeye hakları yoktur. Çünkü akıl ve zekâlarını çalışarak, emek sarf ederek elde etmediler. Onlar verili geldi. Ama akıllarını ve zekâlarını geliştirerek kullanmak bir emek ister. İşte bu noktada insanlar birbirlerinden ayrılırlar.

İnsanlık âleminde aklını kullanarak katma değer üreten (insanlara faydalı işler yapan) herkese saygı gösterilmelidir. Çünkü böyle bir yaklaşım, emeğe ve emeğin kutsiyetine gösterilen saygı ile doğru orantılıdır. Hangi iş kolu ve hangi iş türü olursa olsun farketmez. Yeter ki, meşruiyyet zemininde  genel ahlâka ve toplumsal vicdana uygun olsun. A’dan Z’ye insanlığa fayda sağlayacak tüm işler ve tüm meslekler bu minvâl üzeredir. Çünkü her birinin temelinde el emeği,  göz nuru vardır.

Emeğin kutsiyeti ve çalışmanın bir ibadet mesabesinde olması hasebiyle; Allah Azze ve Celle, kim olursa olsun, inançları ne olursa olsun, çalışan ve üreten tüm insanların haklarını teslim ediyor. Çünkü Allah âdildir. Yine inançları ne olursa olsun; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, deist, ateist farketmez, eğer çalışmıyor, üretmiyor, yan gelip tembel tembel yatıyorlarsa; Allah bunlara da vermez. İşte çalışmayıp tembel tembel yatan İslâm dünyasının hâl-i pür melâli, işte çalışarak üreten Batı dünyasının veya Çin, Japonya, Güney Kore, Singapur gibi Doğu dünyasının zenginlik ve refahı…

Bir tarafta güya her gün  Allah’a ibadet eden, dua eden, yalvarıp yakaran ama miskin miskin, tembel tembel yan gelip yatan ve Mısır’da olduğu gibi kahvehanelerde nargile çeken, Kahire’nin camilerinde sabaha kadar zikir çekip kendinden geçen Araplar, Yemen’de olduğu gibi ağızlarındaki acı ve uyuşturucu ottan dulukları şişerek kafayı bulan Müslümanlar, yine başka bir tarafta petro-dolarlarla keyf ve saltanat süren şahsiyetsiz Arap kralları ve şeyhleri... Diğer tarafta ise, doğru dürüst Allah ile bağları olmayan ama çok çalışan, çok üreten gayr-i müslimler…

Eğer Allah, âmiyâne tabirle torpil ve iltimas geçseydi, önce Müslümanlara torpil yapardı. Yaptı mı, yapıyor mu? Yapmadı ve yapmayacak! Çünkü Allah, mutlak adâlet üzeredir ve mutlak adâlet sahibidir.   Çünkü torpil yapmak, Allah’ın kendi koyduğu yasalara yani Sünnetullah’a aykırıdır. Allah kim olursa olsun çalışana verir, yine kim olursa olsun çalışmayana da vermez. Bakınız Allah ne diyor: “İnsan için yalnız kendi çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39). Yine; “Sonra ona emeğinin karşılığı tastamam ödenecektir!” (Necm, 41) denilmektedir.

Meselâ; üniversite ve diğer okul sınavlarında bazı câhil Müslüman anne-babalar, sınav öncesi Türkiye’nin birçok yerindeki yatır ve türbeleri ziyaret ederek, onlara yüzlerini gözlerini sürerek, artık kendilerine dahi faydası kalmamış ölmüş insanları vesile kılarak, çocuklarının üniversite ve okul sınavlarını kazanmasını istiyor, bekliyor ve kazanacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki önce fiilî dua, yani emek, çalışma ve eylem; sonra da kavlî (sözel) dua. Ne yaparsalar yapsınlar; eğer çocukları yeteri kadar ders çalışmamış, emek vermemiş, alın teri döküp göz nuru harcamamışlarsa; sınavları kazanmaları yine de mümkün olmamaktadır.

Ama diğer tarafta kimi anne-babaların çocukları, ateist veya dine karşı ilgisiz olmalarına rağmen; emek verip çok çalıştıkları için, yüksek puanlarla hatta sınavlarda ilk sıralarda yer alarak en iyi okul ya da üniversiteleri kazanabiliyorlar. Çünkü Allah hiç kimsenin emeğini yemez, hak edenin hakkını mutlaka verir. Filhakika kendi koyduğu yasalar böyledir. İmânî mesele ise ayrı bir konudur. O, Allah’ın hakkıdır. Allah bu hakkını bu dünyada kulundan istemektedir. Eğer kulu vermez ise, diğer dünyada hesap günü zâten alacaktır.

Ülkemiz İslâm toplumunda maalesef emeğin kıymeti pek bilinmemektedir. Emeğe yeterince değer verilmemektedir. Hatta toplumun ve devletin sırtından asalakça geçinenler ödüllendirilmekte, emek vererek ekmeğini taştan çıkaranlar ise, hak ettiklerini hak ettikleri kadar alamamaktadırlar. Örneğin, kişi çok çalışmış, emek vermiş okumuş, yıllarını vermiş ve doktor olmuş, hâkim olmuş, savcı olmuş, öğretim üyesi veya diğer meslek mensuplarından olmuş; bunların kıymetini ne doğru dürüst devlet  biliyor ne de toplum gereken değeri veriyor ve saygı duyuyor. Maddî  ve mânevî açıdan durumları ortada. Neredeyse devlet de, toplum da ellerinden gelse bedava çalıştıracaklar. Hani, alın teri kurumadan herkesin hakkını anında verecektik!.. Hepsi lâfta! Hep ötemeler, bugün git yarın gel demeler…

Batı toplumları bu konuda bizden daha iyiler. Rahmetli Akif, 1910’lu yıllarda Almanya’ya gidiyor da, dönüşte soruyorlar; “-Üstad; Almanya’yı, Almanları nasıl buldunuz?”. O da veciz bir şekilde cevap veriyor: “-İşleri dinimize benziyor, dinleri de işimize benziyor!” diyor. Maalesef böyle!..

Bizde doğru dürüst Müslümanlık mı kalmış? Hep yalan-dolan, aldatma-kandırma, düzenbazlık-sahtekârlık, haksızlık-hukuksuzluk, haksız kazanç-başkasının sırtından asalakça geçinme, angarya çalıştırma-emeğini sömürme, hile-hurda; ne ararsanız hepsi var!..

Diğer yandan, mânevî açıdan da gereken değer verilmiyor ve gereken saygı gösterilmiyor. Kişi dirsek çürütmüş, ömrünü vermiş doktor olmuş, şifa dağıtıyor; sen git hastahânede  onu döv, bunu döv, sağlık personeline şiddet uygula! Hiç olacak iş mi? Hiç emeğe saygı var mı? Bu durum A’dan Z’ye bütün meslekler için geçerlidir. İşçisinden, çiftçisinden, sanayide çalışan emekçisinden, şehirlerin anaforunda, zifiri karanlıkların girdabında, soğuk ve ayaz gecelerde çöplüklerden kâğıt toplayan, çalışmaktan elleri nasırlaşmış, elleri kapkara olmuş o güzelim insanlardan tutunuz da, statü olarak en üstte olanlara varıncaya kadar…

Ailesini, çoluk-çocuğunu nâmerde muhtaç etmemek için, namusuyla gece-gündüz demeden çalışan bu kardeşlerimizin; çalışmaktan nasırlaşmış, kararmış olsa da öpülesi elleri vardır. Çünkü, onların tertemiz yürekleri vardır. Çünkü, onların helâlinden kazanılmış, kazançları vardır. Bir de çeşitli yöntemlerle elde edilmiş helâl olmayan kazançlar vardır. Bu kazanç sahiplerinin görünüşte elleri pırıl pırıldır. Çünkü ellerini sıcak sudan, soğuk suya vurmazlar. Oturdukları yerden dünyanın parasını kazanırlar. Ellerine en kaliteli kremleri sürerler. Ciltleri bu bakımdan bembeyaz ve yumuşacıktır. Ama bunların yürekleri kapkaradır. Onun için bırakınız bunların ellerinin öpülmesini de, elleri tutulası bile değildir!..

Bir de son olarak şunları ilâve etmek de fayda vardır:

18. ve 19. yüzyıllarda İngiltere merkezli olmak üzere Avrupa ve Amerika’da başlayan endüstri devrimi ve sanayileşme süreci ile ortaya çıkan burjuvazi kapitalizm ve buna antitez olarak karşılık veren ideolojik sosyalizm, literatürde iş ve emek dünyasına yeni kavramlar üreterek soktular. Burjuva-Proletarya, Patron-Emekçi gibi. Tüm dünyada hakların alınması-verilmesi çerçevesinde burjuva sınıfı (patronlar) ile proletarya sınıfı (işçiler-emekçiler) arasında uzun mücadeleler ve çatışmalar oldu. Nihayetinde elde edilen bazı haklardan dolayı 1 Mayıs günü işçi-emekçi bayramı olarak kabul edildi ve 1889 tarihinden itibaren de her yıl tüm dünyada kutlanır oldu.

Ancak dünyadaki bu kutlamalar, provokatörlerin de etkisiyle fiili olarak çoğu yerde bayram olmaktan çıkarıldı ve bir çatışma ortamına dönüştürülerek kan dökülmesine ve ortalığın yakılıp yıkılmasına sebep oldu. Hâlbuki bu yakılan- yıkılan yerler de yine işçiler ve emekçiler tarafından emek verilerek, alın teri ve göz nuru dökülerek inşa edilmiş ve yapılmışlardı. Ama işte ideolojik yaklaşımların ve provokatörlerin gözü kör olsun, sonuçta böylesine istenmedik üzücü durumların ortaya çıkmasına sebep oluyorlar. Eğer amaç, vahşi kapitalizmin sömürgeci düzenini yıkmak ise; bu böyle orayı-burayı yakıp-yıkmak, kamu ve özel mülkiyete zarar vererek her yeri yağmalamak ve talan etmekle olmaz. Bu anlayış, yaklaşım ve eylem biçimi, tam da kapitalizmin arayıp bulamayacağı bir durumdur ve onların ekmeğine yağ sürmekten başkaca da bir işe yaramaz. Asıl olan, onların sömürgeci zihniyetleriyle  meşru zeminlerde mücadele etmektir.

Bu bağlamda şahit olduğum bir olayı nakledeceğim:

Bir zamanlar bir grup öğretim üyesi arkadaşımla birlikte, İngiltere’de bir üniversite yurdunda kalıyorduk. Anlaşma gereği bize sabah kahvaltısı ve akşam yemeği veriyorlardı. Milliyetçi orijinli bir arkadaş, çoğu zaman yemekleri gereğinden fazla alırdı (çünkü yemekhane biraz açık büfe tarzındaydı) ve sonra da onların çoğunu yemeden çöpe dökerdi. Onu böyle birkaç kez görünce; “-neden böyle yapıyorsun, yazık-günah değil mi? Bunlar Allah’ın nimeti, bunlarda da kuşun-kurdun hakları ve rızkları var” dediğim de; bana şöyle cevap vermişti:

“-Boş ver İlhan Hoca; bu İngilizler tarihte bize az kötülük yapmadı, şimdi onun intikamını alıyorum. Domuzdan bir kıl çeksen kâr” demişti.

Ancak böyle bir anlayış, böyle bir yaklaşım biçimi ve böyle bir mücadele tarzı -tâbirimi bağışlayın- kalleşçe ve bel altı vuruş şeklindeydi. Çünkü adamlar çalışmışlar, üretmişler tarihte endüstri devrimini gerçekleştirmişler. Ne demek istediğimi anlamak isteyenler, eğer yolları İngiltere’ye düşerse; Manchester şehrindeki “Bilim ve Endüstri Müzesi”ni gezip bir baksınlar. Buharlı lokomotiflerden, kara kara devasa tekstil makinalarına varıncaya kadar neler var. İşte bu makinaları 18. ve 19. Yüzyıllarda yapmışlar. Peki, biz o zamanlarda ne yapıyorduk? Uyuyorduk. Medreseler, miskinlerin tekkesi olmuştu. Medreseler, asker kaçkınlarının sığınağı olmuştu. Medreseler, müderrislere makam, rütbe ve maişet dağıtılan merkezler olmuştu.

Tabii ki üretemediğimiz için, İngiltere özelinde Batı’nın pazarı durumuna düşürüldük. Onlar tekstil makinalarında bir saatte binlerce elbise üretirken, biz iğne iplikle bir ayda ancak bir elbise diktik. Rekabet edemedik ve pazar konumuna düşmekten kurtulamadık.

İşte İngilizlerle, Batılılarla mücadele, onların yemeklerini çöpe dökmekle olmaz. Çalışmazsan, üretmezsen, onların silahıyla silahlanmazsan; işte böyle çocuksu, basit, trajikomik şeyler yaparsın. Peki, mücadele ya ne ile olur? Onlardan daha fazla çalışarak ve onlardan daha fazla üreterek!.. Laboratuvarlardan ve AR-GE merkezlerinden çıkmayarak!.. Kaldı ki biz, inancımız gereği savaşlarda bile bağa-bostana, Allah’ın nimetlerine zarar vermez, onlara saygıda kusur etmezdik. Böyle ahlâkı ve değerleri yüksek bir geçmişten geliyoruz. Geçmişte böyle iken, peki şimdi bize ne oldu?

Eyy Müslüman Türk Milletinin Evlatları!.. Titreyin ve Özünüze dönün!..

Eyy Müslüman Türk Milletinin Evlatları!.. Kardeşlik ve Dayanışma ruhuyla birleşin!..

Eyy Müslüman Türk Milletinin Evlatları!.. Çok çalışın, çok üretin ve nâmerde muhtaç olmayın!..

Çünkü, Avrupa Birliği ve Amerika’nın ambargoları bize diz çöktürmek için ortada durmaktadır. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, diz çökmeyeceğiz, pes etmeyeceğiz!..

Çünkü, artık dev uyanmıştır!..

Son Söz:

Emek kutsaldır ve emeğe saygı esastır!..

19 Aralık 2020

İlhan AKAR

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.