MÜSLÜMAN TOPLUMLARIN İKİ TEMEL SORUNU (RADİKAL İSLÂMCILIK VE TARİKATCI MÜSLÜMANLIK)

MÜSLÜMAN TOPLUMLARIN İKİ TEMEL SORUNU

(RADİKAL İSLÂMCILIK VE TARİKATCI MÜSLÜMANLIK)

 

Görünen o ki ve bütün göstergeler gösteriyor ki; Müslüman toplumlar bu iki temel sorunu çözemedikleri müddetçe, ne yazık ki bir yere varmaları pek de mümkün gözükmüyor. İşin ilginç tarafı, her iki sorunun temelinde de paradoksal olarak “cehâlet, akılsızlık ve ilimsizlik” yatmaktadır. Yine paradoksal olarak her iki anlayışın merkezinde bütünüyle Kur’an yoktur. Sadece “-mış” gibi yapıyorlar. Kur’an’dan işlerine gelen âyetleri alıyorlar ve istismar ederek alabildiğine kullanıyorlar. Bu parçacı yaklaşım da onları hiçbir yere götürmüyor. Fizik kanunlarına göre zıt kutuplar birbirini çeker misâli, bunlar da birbirlerinden beslenerek hayatiyetlerini sürdürüyorlar. Birisi hiperaktif derecesinde aşırı aksiyoner, diğeri hiperpasif derecesinde aşırı atalet ve kaderci. Birisi ifrat, ötekisi tefrit mesabesinde.

Ama şurası unutulmasın ki; tam da bu durum, İslâm düşmanlarının ve Batılı güçlerin işine yarıyor. Onlar da; Müslümanların bu zaafından ve yumuşak karnından faydalanarak, alabildiğine Müslüman toplumları birbirlerine düşürüyorlar ve bölerek sömürdükçe sömürüyorlar, semirdikçe semiriyorlar. İşin acı veren tarafı da; Müslümanların hâlâ bunun farkında olmamaları, uyumaları ve dostça kendilerini uyaranları da ötekileştirip dışlamalarıdır. Heyhat ki; bu durumun daha yıllarca devam etme endişesi ve tünelin ucunda felaha kavuşacak bir ışığın da peyda olamama hâli, ihtimâli ve gerçeği!..

Şimdi bu her iki anlayışı da biraz daha yakından irdelemeye ve analiz etmeye çalışalım. Ama öncelikli olarak şunu belirtelim ki; bu her iki akım, tarihî kökleri itibariyle yüzyıllar ötesine gitmekte ve tarih sahnesine çıkışları bakımından aralarında pek de fazla bir zaman dilimi bulunmamaktadır.

RADİKAL İSLÂMCILIK:

Bu akım ya da bu anlayış, ilk çıkışından günümüze gelinceye kadar tarihin çeşitli zaman dilimlerinde bir takım değişim ve dönüşüm geçirse de; tarih sahnesine çıkışı, İslâmiyet’in erken dönemlerinde Ali ile Muâviye arasında cereyan eden “Sıffîn Savaşı” ile başlar. Bu savaşta; “hakem olayı” uygulamasından sonra her iki tarafın da yaklaşımını kabul etmeyen bir grup Müslüman, “Harûrâ” denilen bölgede toplanarak, tarihe “Hâricîler” adıyla geçecek yeni bir “İslâmî” anlayış oluşturdular. Bu anlayışın temelinde oldukça sertlik ve hoşgörüsüzlük vardı. Bu öylesine sertlik ve hoşgörüsüzlük ki; Hz. Ali’yi dahi mescitte namaz kılarken katletmeye kadar işi götürüyor ve çığırından çıkarıyordu.

Hâlbuki hakem olayını Hz. Ali’ye dayatanlar da onlardı, sonuca itiraz ve isyan edenler de yine onlar oldular. Onlar bu olayda, “Lâ hükme illâ lillâh (Allah’tan başka hüküm sahibi yoktur)” anlayışına sahiptiler ve Kur’an’a lafzî ve parçacı bir şekilde yaklaşıyorlardı. Kur’an’a bütüncül bir açıdan değil de; anlayışlarına uygun düşecek bazı âyetleri cımbızlayarak alıyorlar ve bu âyetlerin maksat, murad ve hikmetlerini göz ardı ederek, sadece sathî ve yüzeysel ilk anlamlarına göre hüküm veriyorlar ve gereğini yapıyorlardı.

Hemen hemen  literatürdeki tüm kaynaklar; bunların çölde yaşayan sert, haşin, korkusuz, acımasız, anlayışsız, hoşgörüsüz ve kaba bedevî Arap kabilelerinden oluşan insanlar olduklarını içeren bilgilerde hemfikirdirler.

Tarihin çeşitli dönemlerinde ve günümüze gelinceye kadar, hatta günümüzde de bu anlayışın ve akımın değişik versiyonlarını her zaman görmek mümkündür. Meselâ; klasik dönem Selefî âlimlerinin ve müctehid imamlarının itikâdî, fıkhî, ilmî ve fikrî çalışmalarını bir kenara koyarsak, özellikle İbni Teymiyye ile başlayan ve modern zamanlarda Vehhâbîlik hareketi ile oldukça siyasî bir hüviyete bürünen Selefîlik anlayışı ve akımı böyledir. Yine günümüzde; özellikle Afganistan, Irak ve Suriye’nin de işgal edilmesiyle birlikte tarih sahnesine çıkan dinî, siyasî ve ideolojik tandanslı el-Kaide, IŞİD (DEAŞ) ve türevleri de böyledir.

TARİKATCI/CEMAATÇİ MÜSLÜMANLIK:

Yukarıda ifade ettiğim gibi; gerek tarikat, gerek cemaat anlayışları ve akımları da İslâmiyet’in ilk  dönemlerine kadar gider. Zaman içerisinde kurumsallaşarak, kurumsal bir yapı ve kimliğe bürünerek, aynı zamanda da muazzam bir örgütlenme içine girerek günümüze kadar evrile evrile gelmişler, siyasetle olan ilişkileri ve siyasî iktidarların da kendilerine verdikleri her türlü destekle, günümüz  İslâm toplumlarında dinî, siyasî, ideolojik, bürokratik ve ekonomik olarak alabildiğine güçlenmişlerdir.

Kimi Müslümanlar, İslâm’ın erken dönemlerinden itibaren İslâm’ı en iyi bir şekilde yaşamanın yolunun, dünyadan elini eteğini çekerek “zühd” bir hayat yaşamak olduğundan hareketle, “zâhid” olmayı tercih etmişlerdir. Daha sonraları tasavvuf inancıyla da birleşen bu anlayış, zaman içerisinde Antik Yunan’ın panteist düşüncesinden, Hint mistisizminden, İsrailiyattan, Pavlusyan Hıristiyanlıktan da etkilenerek eklektik bir yapıya kavuşmuş ve giderek tarikatlar ve cemaatler şeklinde kurumsallaşmıştır.

Bu anlayışı ve akımı etkileyen ve yönlendiren kutup, şeyh, velî, gavs, gavs-ı âzam, hazret, hoca, hoca efendi gibi sıfatlarla  tanınan ve bilinen çok önemli önder ve şahsiyetler, bu cenahta yetişmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Cüneyd-i Bağdâdî, İmam-ı Gazzâlî, Hâris-el Muhâsibî, Abdülkâdir-i Geylânî, Muhyiddin ibn’ül Arabî, Niyâz-i Mısrî, Bâyezîd-i Bistâmî, İbrahim Ethem, Ahmed er- Rıfâî, Ahmed el- Bedevî, Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Saddreddin Konevî,  Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş-ı Velî, Abdal Mûsâ, Bahâeddin Nakşibend, Hacı Bayrâm-ı Velî, Pîr Sultan Abdal, Erzurumlu İsmail Hakkı, Said-i Nursî vb.

Günümüze gelindiğinde; bir zamanlar 70’li yıllarda 72 fraksiyona bölünen sol örgütler gibi, Allah’ın “fırkalaşmayın!” diye buyurmasına rağmen Müslümanlar da 72 fırkaya (hizip) bölünüp, “Fırka- i Nâciye (Kurtulmuş Fırkası)” olarak addettikleri 73. Fırkanın da kendileri olduğunu iddia ederek, İslâmiyet’i tekellerine alıyorlar ve Müslümanlığı hiç kimseye bırakmayarak en iyi Müslümanların kendileri olduğunu zannediyorlar.

Günümüz Türkiye’sinde devrim kanunlarına göre hâlâ yasak olan tarikat ve cemaatlerin yerine kurulan vakıf ve dernekler, iktidarın da kendilerine sağladığı özgürlükçü ortam ve imkânlardan alabildiğine yararlanarak, fiilî olarak aynı şeyleri yapmaya devam ediyorlar. Ama ne hikmetse aynı iktidar; düşünen, ilim ve fikir üreten beyinlerin arkasında özgürlükçü bir şekilde yeterince durmuyor ve onlara gereken desteği vermiyor. Koca koca İlâhiyat profesörlerinin (-ki bazılarının sıkıntılı ve üslûp bakımından hoş olmayan bazı sözlerini bir kenara koyarak ve yine muhteva olarak  bazı görüşlerine katılmadığımızı da beyan ederek, insanın hatadan münezzeh olamayacağı hakikatini de göz ardı etmeden, resmin küçüğüne değil de büyüğüne bakarak, aynı zamanda da küçük sularda boğulmadan okyanuslara açılarak, sözün sadece lafzına değil de mâna, maksat, murad ve hikmetine sarılarak ve dahi bu bütünlük içerisinde düşünüp mütalâa ederek  ) , ilkokul mezunu, ortaokul mezunu tarikat ve cemaat şeyhleri ve hocaları tarafından itibarsızlaştırılarak sistemden elemine edilmelerine ses çıkarmıyor.

Acaba Neden?

Hemencecik akla gelen iki temel sebepten midir yoksa?

1.       Üniversite öğretim üyeleri yalnız ve kimsesiz insanlardır. Düşüncelerinden, fikirlerinden, ilimlerinden ve kalemlerinden başka hiçbir şeyleri yoktur. Sadece bir tek oyları vardır. Adet olarak yalnızca “bir” oy!..

2.       İktidar sahipleri, tarikat ve cemaat sahipleriyle paralel mi düşünüyorlar acaba? Bir de bunların “oy deposu” olduklarını stratejik olarak ve Siyaset Sosyolojisi açısından gözden ırak tutmuyorlardır herhâlde.

Bütün bu olup bitenlerden sonra, bir akademisyen olarak aklıma Orta çağ Hıristiyanlık Avrupa’sının karanlık skolastik yapısı ve acımasız engizisyon mahkemeleri geliyor. Zavallı Galileo’ya yapılanlar ve O’nun başına gelenler!.. Bir de faşist Hitler Almanya’sında yapılanlar ve dünyaca ünlü Yahudi bilim insanlarının Türkiye dâhil diğer ülkelere kaçmak zorunda bırakılmaları. Yine aynı şekilde bu kez işin tersine dönüp, dünyaca ünlü filozof ve düşünür daha sonra da Müslüman olan Roger Garaudy’ye, yazdığı bir kitaptan ötürü Yahudilerin baskısıyla Fransa’da yapılan zulümler!.. Ayrıca bizim yakın tarihimizde, ikisi de dünyaca ünlü Profesör bilim insanları olan Fuat Sezgin ve Oktay Sinanoğlu’na yapılanlar. Aynı zihniyetin, hasbelkader akademisyen olan bendenize, üniversite denilen güya özgür ortamlarda; hür ve serbest düşüncenin, fikirlerin, inançların olduğu ve oluştuğu ve dahi bilimin serbestçe üretildiğini zannettiğimiz  “universal” boyutlarda olması gereken bu kurumlarda yapılanlar ve başımıza gelenler, bu meyanda benzer şeylerdir.

Şimdi bütün bunları dikkate alarak, başta iktidar sahipleri olmak üzere toplumun tüm kesimleri; ilgililer, yetkililer, fikir çilesi çekenler, düşünen beyinler, âlimler, bilim insanları; milletin, ümmetin ve  insanlığın iyiliğini ve maslahatını isteyen insaf, vicdan ve ahlâk sahibi tüm insanlar; bir tercihte bulunmak ve bir karar vermek zorundasınız (Biliyorum, bunda çok zorlanacaksınız):

- Ya kısa vadeli düşünüp önce “oy” diyecek ve iktidar* olmanın, iktidara yakın olmanın dayanılmaz rüzgârına kapılarak güç devşirmek ve bu gücün beraberinde getirdiği saltanat, şatafat, zenginlik ve zevk ü sefa diyeceksiniz? Bu durumda İslâm dünyasının yüzyıllardan beri ictihad kapısını kapatarak içine düştüğü bu zelil, rezil, akılsız, fikirsiz, ilimsiz durum ve şartların devamına göz yumacaksınız. Ama unutulmasın ki iktidarlar gelip geçicidir ve ömür çabuk tükenir. Asıl olan milletin, ümmetin ve insanlığın durumu ve geleceğidir.

- Ya da uzun vadeli düşünüp önce ilim, fikir, düşünce, bilgi, ictihad ve üretim denilerek; insanlığa, hakka, hukuka, adâlete ve insanca yaşamaya susamış insanlık âlemine yeniden İslâm’ın büyük medeniyet projelerini sunacaksınız veya sunanları destekleyeceksiniz.

Benden iyi niyetle ve dostça söylemesi…

Tercih sizin, karar sizin, sorumluluk da sizin vesselâm!..

12 Aralık 2020

İlhan AKAR

·         Mevcut iktidar ve gelecekte kurulacak tüm iktidarlar ve insanlar için ilkesel olarak söylenmiştir.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.