İHTİYARLIK MI, YAŞLILIK MI?

Kavramların önemine, toplumsal yapıdaki algılanış biçimine ve bu algılanma sonucunda da toplumdaki bireylerin birbirleriyle olan iletişim ve beşerî münasebetlerinin ne şekilde oluşacağına, netice itibariyle de; elemde, kederde, hüzünde, sevinçte, tasada, kıvançta ortak bir payda da buluşarak, kaynaşma ve dayanışma ruhuyla bir millet olabilmenin ehemmiyetine dair geçmişte bir çok  makale yazmıştım.

Bu makalemde de; ihtiyarlık ya da yaşlılık kavramları üzerinden ihtiyarların ya da yaşlıların hâlleri, psikolojik yapıları, toplum içindeki yer ve konumları, özellikle de gençler nezdindeki algılanışları ve onlarla olan münasebetlerine dair bir takım analizler ve çözümlemeler yapmaya gayret sarf edeceğim.

Tecrübî ve bilimsel olarak şurası bir gerçekliktir ki; bütün canlılar doğar, büyür, yaşar ve ölürler. İnsan da canlı bir varlık olduğuna göre; o da doğar, büyür, yaşar ve ölür. İnsan, ana rahmine düştüğü andan itibaren ölünceye kadar; şekilden şekle girer, değişir ve dönüşür. Hatta öldükten sonra dahi bu değişim ve dönüşüm, durmaksızın devam eder gider.

Dolayısıyla insanoğlu, ortalama olarak normal bir hayat (ömür) sürerse; kaçınılmaz olarak bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk (orta yaşlılık), yaşlılık ve ileri yaşlılık (ihtiyarlık) dönemlerini yaşar. İnsanoğlu hiçbir zaman unutmasın ki; bu durum normal şartlarda herkesin başına mutlaka gelecektir. Ama işin ilginç ve tuhaf tarafı şu ki; her insan, bulunduğu yaş grubunun penceresinden diğer yaş gruplarındaki insanların hâllerine bakıyor, olayları ve insanları bu şekilde değerlendirdikten sonra, onlarla ilgili bir yargıya varıyor.

Aslında Sosyal Psikoloji açısından değerlendirdiğimizde; bu durum ve bu bakış açısı normaldir. Çünkü her insan, bulunduğu yaş grubunun psikolojisi ile meseleye bakar ve yaşadığı çağdaki sosyal yapının sosyolojik özellikleri ile meseleleri değerlendirme cihetine gider. Bu bakış açısı ve değerlendirme biçimi, Psikoloji ve Sosyoloji bilimi açısından son derece normal bir durumdur. Çünkü Psikoloji biliminin bütün verileri ve bu sahada yapılan bütün araştırmalar, bizi bu sonuca götürmektedir. Yine aynı şekilde Sosyoloji biliminin verileri ve çalışmaları da, karşımıza benzer sonuçlar çıkarmaktadır.

Ayrıca; zamana bağlı olarak sosyal yapıdaki değişmeler, teknolojide ve bilimdeki gelişmeler, modern hayatın sunduğu imkân ve hizmetler, modernitenin ve post modernitenin hayatımızdaki önemli etkileri ve algı dünyamızdaki operasyonları, medya ve sosyal medyanın zihinsel dünyamızı altüst eden yönlendirmeleri, daha bir çok faktör bu minvâl üzeredir ve bu meyandadır.

Dolayısıyla meselelere bu açıdan bakıldığında; ‘kuşaklararası çatışmalar’ diye tabir edilen çatışmalar kaçınılmaz hâle geliyor. Bu yaklaşım, diyalektik bir yaklaşım biçimidir. Bir tarafta tez olarak yaşlılık olgusu ve yaşlılar, diğer tarafta anti tez olarak gençlik olgusu ve gençler. Bu çatışmanın sonucunda umulur ve beklenilir ki bir sentez oluşsun (uzlaşma), ama bir türlü bu sentez oluşmaz. Bilâkis mesafe gittikçe açılır. Çünkü mesafenin açılmasını körükleyen bin bir çeşit faktör ve enstrüman, birileri tarafından sürekli olarak devreye sokulur. Türlü türlü sebeplerle nemalanmak isteyen kesimler, bu çatışmanın sürekli olmasını ve hiç bitmemesini isterler.

Kuşaklararası çatışmaların sonucunda bir uzlaşma olabilir mi, olabilir. Yeter ki taraflar (gençler ve yaşlılar) istesin ve isteklendirilsin. Yeter ki aralarında empatik (diğer gam) bir bağ ve köprü kurulabilsin. Yeter ki çatışma; ilgililer, yetkililer ve taraflar tarafından iyi yönetilebilsin.

Peki, hiç çatışma olmadan uzlaşma olabilir miydi? Günümüzün modern dünyasında psikolojik ve sosyolojik açıdan bu biraz zor görünüyor ama, yine de belirli ölçülerde olabilirdi. Her iki tarafın da birbirlerini anlayarak ve birbirlerine empati yaparak, yumuşak bir geçişle bu mümkün olabilirdi. Ama olamadı. Çünkü teknolojinin de yardımıyla iletişimde, internette, medyada, sosyal medyada, akıllı  telefon platformlarında, online ortamlarda meydana gelen hızlı değişim ve dönüşümler ve yapılan teknolojik devrimler, maalesef önemli ölçüde buna engel oldu. Bu meyanda, bunlara paralel olarak toplumsal yapıdaki sosyal değişmeler de çok hızlı oldu. Türk toplumu bu hızlı değişime hazırlıksız yakalandı. Çünkü ülke nüfusunun önemli bir kısmı gençlerden oluşuyordu. Doğaldır ki gençler, teknolojik ve sosyal yapıdaki değişime çok hızlı bir şekilde adapte ve entegre oluyorlardı.

Peki, Neden böyle oldu?

Dediğimiz gibi, devlet ve millet olarak bu değişime ve dönüşüme hazırlıksız yakalandık. Değişim ve dönüşüm; belirli zaman dilimlerinde, özellikle de 90’lı yıllardan itibaren internetin hayatımıza girmesi, televizyon kanallarının çoğalması, Batıyla olan temasın artması, liberal ekonomik sistemin benimsenmesi, küreselleşme olgusu, yakın geçmişte başlayan ve günümüzde artarak devam eden dijitalleşme olgusu ve daha birçok faktörün etkisiyle biraz hızlı, keskin ve radikal oldu. Gençleri eğitme, yetiştirme, hayata ve geleceğe hazırlama konusunda genelde devletin, özelde de Millî Eğitim Bakanlığının uzun yıllardan beri maalesef ne bir plânı vardı ne de bir projesi. Hele de bu milletin beslendiği ruh köklerinden hiç haberleri olmadığı gibi, böyle bir kaygu dahi taşımıyorlardı. Dolayısıyla, eğitim felsefe ve politikaları, uygulamaları ve müfredat programlarının yapısı bu anlayışa ve ideale uygun değildi.

Yine aynı şekilde; toplumun geleneksel din algısı ve yaşantısı, çoğunlukla Kur’an merkezli ve Kur’an’dan beslenen bir din algısı ve yaşantısı olmadığı için, Batıdan esen kuvvetli teknolojik ve modernist fırtınalar karşısında sallandı, tutunamadı, yıprandı, çok darbe ve yaralar aldı. Demek ki; aile bağlarımız, geleneksel yapımız, kültürel kodlarımız, beşerî münasebetlerimiz, kendi ellerimizle oluşturduğumuz kutsallarımız ve Anadolu irfanımız göründüğü kadar çok sağlam ve yeterli  değilmiş.

Keşke; devlet, millet ve toplum olarak bütün bunlara hazırlıklı olsaydık, yumuşak ve tolere edici geçişler yapabilseydik, bu olumsuzluklar başımıza gelmeyecekti ve bu toplumsal travmaları da  yaşamayacaktık.

Neyse, artık olan olmuştur. Zaman, önümüze bakma zamanıdır. Zararın neresinden dönsek kârdır.

Bundan sonra neler yapabiliriz?

1.    Her şeyden önce ne yapıp edip, aile yapılarındaki çözülmeleri önlememiz gerekiyor. Çünkü günden güne boşanma oranlarında çok hızlı artışlar yaşanıyor. Yine aile içindeki anlayışın ve aile üyelerinin birbirleriyle olan iletişim ve münasebetlerinde olumlu yönde değişimlerin olması gerekiyor. Aile içindeki genç ve yaşlı (büyük anne, büyük baba) üyelerin sık sık bir araya gelerek ya da getirilerek, aile içi kaynaşmanın ve yumuşak geçişin sağlanması gerekiyor. Çünkü bu konuda da bölünme-parçalanma giderek artıyor ve büyükler (yaşlılar) ailede pek fazla istenmiyor. Tabii ki, gençlerin ve yaşlıların da birbirlerini anlayışla ve hoşgörüyle  karşılamaları ve zamana bağlı olarak sosyal yapıdaki değişmeleri her iki tarafın da empati yaparak içselleştirmesi gerekiyor. Bu konuda  anne-babalara da çok büyük görevler düşüyor.

2.    Bu meyanda aileden sorumlu Bakanlığın ne yaptığını hâlâ doğru dürüst anlamış değilim. Tabii ki bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama, bağışlasınlar, son derece  yetersizler. Görünen yönüyle en öne çıkan icraatları, kadınlara alabildiğine pozitif ayrımcılık yaparak (adaleti gözetmeden)  istemeden de olsa ailelerin parçalanmasına hizmet ediyorlar. Bir de erkekleri (kocaları) evlerinden uzaklaştırmanın yol ve yöntemleri üzerinde durmaksızın mesai harcıyorlar. Bir şeyi de çok iyi (!) yapıyorlar: Anlamadan, dinlemeden medyanın baskısı ve etkisiyle ve şirretinden korktukları bazı kadın derneklerinin yönlendirmesiyle ve dahi hemcinslerini koruma ve kollama içgüdüsüyle, vuku bulan bir olay karşısında vakit geçirmeden Bakanlık olarak kadınlar lehine hemen müdahil oluyorlar. Hâlbuki; adâletin tecelli edebilmesi için, acele etmeden iki tarafı da mutlaka dinlemek gerekiyor. Tek taraflı dinlemelerle hiç adâlet tecelli eder mi? Bu anlayışa göre erkekler kas gücünden dolayı kafadan suçlu öyle mi? Bu nasıl bir mantıksız argüman ve anlayıştır. Aristo mantığının analojisine bile ters düşüyor. Yani şöyle mi diyelim: Bütün erkekler kaslıdır. Kaslı olanlar suç işler. O hâlde bütün erkekler suçludur. Böyle mantıksız bir analoji olabilir mi? Şimdi aileden sorumlu Bakanlık, bütün bunları bir tarafa bıraksın da; kuşaklararası çatışmayı nasıl önleyeceğinin ve gençlerle yaşlılar arasında açılan mesafenin nasıl kapanacağının, dolayısıyla aile yapılarında ve toplumdaki çözülmelerin nasıl önüne geçileceğinin yol ve yöntemleri üzerinde biraz kafa yorsun ve mesai harcasın. Bu konularda ne gibi sosyal politikalar geliştirilir, oluşturulur ve uygulanır; hangi kaynaştırma programlarıyla gençler ve yaşlılar birbirlerine yakınlaştırılır ve istendik davranışlar oluşturulur, böylece toplumda bir barış, huzur ve dayanışma ortamı nasıl kurulur; işte bu ve buna benzer konularda çalışması ve yoğun bir mesai harcaması gerekiyor.

3.   Bu konularda Millî Eğitim Bakanlığına da çok iş düşmektedir. İlköğretim ve ortaöğretimdeki müfredat programlarına; gençlerin ve yaşlıların kaynaştırılmasını, birbirlerini anlamalarını, birbirlerine sevgi, saygı ve hoşgörüyle yaklaşmalarını, empati yapabilmelerini, birbirlerinin değerlerini ve kıymetlerini bilmelerini ve birbirlerine muhabbet beslemelerini sağlayacak derslerin ve içeriklerinin konulması şarttır. Yapılacak öğrenme ve öğretme süreçleri, yani eğitim yaşantıları sonucunda da istendik yönde kazanımlar elde edilerek, bunların hayata geçirilmesi mutlaka sağlanmalıdır.  Ayrıca okullarda zaman zaman tarafları (yaşlılar ve gençler) buluşturmak suretiyle, bu kaynaştırmanın bilfiil uygulamasının yapılmasının, toplumun sosyal sağlığı açısından çok büyük faydaları olacaktır. Aynı şeyler ve benzer uygulamalar yüksek öğretimde de yapılmalıdır.

4.   Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı da bu konularda sorumlu bakanlıklardır. Onlar da gençlik üzerinden ve düzenleyecekleri bir takım kültürel faaliyetlerle bu kaynaştırma işlerine katkıda bulunabilirler. Ama bildiğim kadarıyla onların da bu konularda  dişe dokunur proje ve faaliyetleri pek yoktur.

5.   Aslında bu konularda Diyânet İşleri Başkanlığına da büyük görevler düşmektedir. Diyânet; câmileri, mescitleri ve çeşitli platformları kullanarak, yaşlıların ve gençlerin kaynaşmasını pekâlâ çok güzel bir şekilde sağlayabilir. Çünkü yapısı, amacı ve üstlendiği misyon buna çok uygundur. Ama bu cenahta da pek bir şey gözükmemektedir.

6   Medyanın, özellikle de televizyonların yapacağı çok işler vardır. Televizyon programlarının kitleleri etkileme gücü ve geniş halk yığınlarına ulaşma imkânının kolay ve yaygın olması sebebiyle, toplumsal konsensüsü sağlamada çok büyük hizmetler yapabilir. Yeter ki bu sorumluluğu taşısınlar ve hissetsinler. Aynı şekilde devlet de bunun yasal zeminini vakit geçirmeden oluşturmalıdır.

7. Bütün bunlara ilâveten şunu da belirtmek gerekir ki; yaşlılığın getirmiş olduğu muhtemel psikolojik ve fizyolojik travmaları daha kolay atlatabilmek için, İngiltere ve İspanya’da bulunduğum zaman dilimlerinde; “hayat boyu öğrenme” çerçevesinde; gerek kişisel hobiler, gerekse özel ve  resmi kurumların desteklediği halk eğitim merkezlerinde, yetişkinlerin ve yaşlıların eğitimi ile ilgili çeşitli programların ve yapılan uygulamaların örneklerini gördüm. Bizde de Cumhuriyetin başlangıç yıllarından itibaren halk eğitimine çok büyük önem verilirdi. Bunun için 1960’lı yılların başında, MEB bağlı Halk Eğitimi Genel Müdürlüğü kurulmuştu ve bu genel müdürlük daha sonraları Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğüne, daha sonra da Batıdan esinlenerek Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğüne dönüştürüldü. Bu meyanda bu genel müdürlük, bir takım faaliyetler yapmakla birlikte, kaynaştırma programlarıyla ilgili daha aktif olmasında büyük faydalar vardır.

Son Söz:

Kavramsal boyutta son olarak şunları söylemekte fayda vardır: Günümüzde yaygın olarak “yaşlı ve yaşlılık” kavramları kullanılmaktadır. Aslında bu kavramlar özünde gizli olarak negatiflik olgusunu barındırmakta ve taraflara olumsuzluk mesajı vermektedir. Ayrıca, ileri yaşlara gelmiş olan insanların bilinçaltına ister istemez bir ‘tükenmişlik sendromu’ aşılanmaktadır. Teşbihte hata olmasın, aynı Şeyhî’nin Harnâmesi’nde olduğu gibi. Hâlbuki; her yaşın kendine özgü özellikleri ve  güzellikleri vardır; tabii ki bakmasını bilene, görebilene ve anlayabilene!..

İhtiyar ve ihtiyarlık kavramlarına gelince; bu kavramların ihtiva ettiği mâna aslında çok derinliklidir. İhtiyar kavramı “hayr” kökünden gelmiş olup, etimolojik olarak; yetkinlik, yeterlilik, otonomluk, muhtariyet ve özgürce seçim yaparak karar verebilme unsurlarını bünyesinde taşır.  Dolayısıyla ihtiyar ve ihtiyarlık bir alâmet-i fârikadır. Herkese nasip olmaz. Bilen, bilir. Köylerde mahalli idarelerde ihtiyar heyeti bulunur. Bu heyet, genellikle gün görmüş, çok şey bilen ve tecrübeli olan, yaşı ilerlemiş insanlardan oluşurdu. Ve bu insanlar, köy ve köylünün birçok problemini çözerdi. Muhtar kavramı da buradan gelir.

Bir eğitimci olarak söylüyorum;

Ben gençlerin yerinde olsam, yaşlı insanları hor ve hakir göreceğime, onların birikimlerinden, tecrübelerinden, bilgi ve görgülerinden alabildiğine faydalanırdım. Çünkü en ucuz şey, hatta bedelsiz olan şey, hayata dair güngörmüş “ihtiyarların” tecrübelerinden faydalanmaktır.

       Akıllı olan gençler, bunu böyle yapmalı ve böyle davranmalıdır. Tabii ki, büyüklerine saygıda kusur         etmeden ve onların hayır dualarını alaraktan!..  

05 Aralık 2020

İlhan AKAR

 

        

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.