İKTİDARLAR, İCRAATLAR VE İNSANLAR

İktidarların görevi icraat yapmaktır. İnsanların görevi ise; dînî, siyâsî, etnik, ideolojik, partizanlık gibi argüman ve mülâhazalardan arınmış olarak, kişisel kin, çıkar ve menfaat kaygusu gütmeden, tamamen objektif kriterlere uygun ve önyargısız bir şekilde yapılan bu icraatları  değerlendirerek; aynı zamanda da insanî, vicdanî, insaf ve hakkaniyet ölçeğinde adâlet terazisinde de tartarak; doğruya doğru, yanlışa da yanlış demek suretiyle haklının hakkını haklıya teslim etmektir.

Bakınız; adâletin tecelli edebilmesi için şahitlikler konusunda Allah, Kur’an’da ne diyor:

 “Ey iman EDENLER! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak, adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki); şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisâ, 135).

Aynı konuda başka bir âyette de şöyle diyor:

“Siz ey iman edenler! Allah için, hakkı ayağa kaldırarak adaletin timsali olun ve birilerine olan nefretiniz sizi adaletten sapmaya sevk etmesin! Adil olun, bu Allah'ın koruması altına girmenin en kestirme yoludur: Artık Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mâide, 8).

İşte bütün bunları ve âyetlerde geçenleri yapabildiğimiz ve başarabildiğimiz ölçüde biz, Müslüman medenî bir toplumuz demektir. Eğer bizler; bunları yapamıyor ve başaramıyor isek; kimse kusura bakmasın ama, biz Müslüman görünümlü “bedevî” bir toplum olmaktan öteye gidemeyiz. Okumamışından tutunuz, okumuşuna varıncaya kadar. Ünvansızından tutunuz, ünvanlısına varıncaya kadar… Yanılıyor muyum? Şimdi herkes kendisine dönsün ve samimiyetle sorsun bakalım. Gerçekten biz böyle miyiz, değil miyiz? Lütfen söyleyiniz; haklı mıyım, haksız mıyım?

Ama ne yazık ki, çoğunuz bunu başaramayacaksınız!.. Çünkü içinde yaşadığım bu toplumu ve bu toplumun üyelerini çok iyi tanıyorum. Nereden mi? Sürekli iç ve dış gözlemler yapıyorum, her yelpazedeki insanlarla konuşuyorum, onları dinliyorum ve sonuçta böyle bir kanaate varıyorum...

Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi; bizim toplumumuz ve insanlarımız maalesef o kadar çok politize olmuş ve o kadar çok kutuplaşmış ki; kim olursa olsun, kim yaparsa yapsın, kimden gelirse gelsin bir türlü doğruya doğru, yanlışa da yanlış diyemiyorlar. Herkes, içinde bulunduğu dînî, siyâsî, etnik, ideolojik, particilik gibi yapıların esiri olmuş; bu yapıları tabulaştırıp kutsamış; ne eleştirebiliyorsunuz ne de dokunabiliyorsunuz. Haklı olarak birazcık eleştirdiğiniz ya da dokunduğunuz zaman, başınıza gelmedik kalmıyor. Nice iftiralara, nice hakaretlere, nice aşağılamalara, nice suçlamalara ve dışlamalara maruz kalıyorsunuz. Sesiniz, soluğunuz kesiliyor. Kutsadıkları yapıları ve liderlerini eleştirdiğiniz zaman; “kırk yıllık dostlarınız, arkadaşlarınız, hatta yakın akrabalarınız” sizden uzaklaşıyor, sizden selâmı, sabahı kesiyor…

Bu nasıl bir iştir. Bu nasıl bir şeydir. Haklarında “eleştirilemezler!” diye bir âyet indi de bizim mi haberimiz yoktur? Bunlar “ilâh” ve savundukları fikir ve düşünceler de Kur’an’daki “âyetler” mi ki hiç eleştirilemezler, sorgulanamazlar ve bundan dolayı da dokunulmazlıkları mı vardır? Neredeyse hepsi böyle!.. Muhafazakârından, milliyetçisine; sağcısından, solcusuna; cemaatçisinden, tarikatçısına varıncaya kadar… “Yüce Müslüman Türk Milleti” böyle mi olacaktı?!..  Bu hâllere mi düşecekti?!.. Hani nerede ağızlarda pelesenk edilen hoşgörü?!.. Hani nerede ağızlardan hiç düşmeyen empati?!.. Hani nerede sizin Anadolu irfanınız?!.. Küfür, hakaret, iftira, düşmanlık!.. Alın size kutsadığınız millet ve toplum…

Tekrar söylüyorum; eleştirilere tahammül etmediğimiz müddetçe, fikrî müzâkereleri nezâket ve nezâhet kuralları içerisinde yapmadığımız sürece, görüş alış verişlerimizi “müsâdeme-i efkârdan bârika-i hakikat doğar” anlayışı ile tahakkuk ettirmediğimiz sürece ve yapılan icraatları hakkaniyet ölçüsünde  ve adâlet üzere değerlendirmediğimiz müddetçe; bizim medeni bir toplum olabilmemiz için daha çook zaman geçmesi gerekiyor kanaatimce!..

Makalemizin başlığı “ İKTİDARLAR, İCRAATLAR VE İNSANLAR” idi değil mi? İşin tabiatı gereği iktidarlardan, icraat yapmaları beklenilir. Zâten aksi muhâldir, düşünülemez bile... Cumhuriyet tarihinde ülkemizde bugüne kadar  çok iktidarlar geldi geçti. Her iktidar da doğal olarak iyi - kötü bir takım icraatlar ve hizmetler yaptı. Ülkemizin hayrına ve vatandaşlarımızın lehine yapılan her iyi icraat ve hizmetler için yapanlara müteşekkiriz.

Günümüz iktidarına baktığımız zaman; bu iktidar da bazı hatalı icraatlarına rağmen, ülkeye birçok güzel icraat ve hizmetler yaptı. Bize düşen görev; objektif olarak, hakkaniyet ölçüsünde ve iyi niyetle doğru yaptıklarını alkışlamak, yanlış yaptıklarını da eleştirmektir. Bize yakışan da bu olsa gerektir. Yani haklının hakkını haklıya teslim etmek!..

Şurasını açık yüreklilikle ve net bir şekilde söylemek gerekir ki; kim ne derse desin, Cumhuriyet tarihinde geçmiş iktidarlara nazaran (her iktidarı kendi tarihî şartları içinde düşünmek ve değerlendirmek lâzım), bu ülkeye bu iktidardan başka bu kadar çok yatırım ve hizmet yapılmamıştır. Şimdi ben bunları tek tek sayarak (o kadar çok ki) “icraatın içinden programı” yapacak değilim. Herkes, her gün bunları görüyor, yaşıyor ve biliyor. Çünkü herkes bu ülkede yaşıyor. İnkâr edenin gözüne dizine durur. Ama ne hikmetse kararmış gözler, taşlaşmış yürekler, lâl olmuş diller bir türlü bu hakikati kabullenemiyorlar, itiraf edemiyorlar ve görmezlikten geliyorlar. İşin ilginç ve trajikomik tarafı da, iktidarı acımasız bir şekilde eleştiren ve iktidarın başına en çok “düşman” olanlar, yapılan bu hizmetlerden alabildiğine en çok onlar faydalanıyorlar; sosyal yapıdaki profil, popülasyon ve habitatın gereği olarak.

Hâlbuki; gece gündüz demeden canhıraş bir şekilde çalışan, koşturan ve vatandaşların dertleriyle hemhâl olan yine bu iktidardır. Ayrıca mazlum milletlere sahip çıkan, “One minute ve dünya beşten büyüktür!” söylemleriyle Batılı sömürgecilere karşı onları uyandıran, dış politikada dik ve omurgalı duruşuyla şahsiyetli bir politika izleyen ve dışarıda emperyalistlere karşı ülkemizin menfaatlerini savunan ve koruyan (en yeni ve güncel olanı Karabağ’daki işgâlci Ermenistan’a karşı Azerbaycan’a zafer kazandırılması, Irak, Suriye, Libya, Ege ve Akdeniz’deki haklarımızın korunması vs.) yine bu iktidar ve onun başı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Şimdi deve kuşu misâli başımızı kuma mı gömelim? Bunları görmezlikten gelerek inkâr mı edelim? Ne kadar inkâr ederseniz ediniz, güneş balçıkla sıvanmaz!.. (Bu arada zâlim Çin yönetimi tarafından Doğu Türkistan’daki ‘Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ Müslüman Türk kardeşlerimize yapılan insanlık dışı  zulüm ve işkencelere karşı devletin ve Sayın Cumhurbaşkanının sesini ve tepkisini daha fazla yükseltmesi ve tavrını açık, seçik ve net bir şekilde ortaya koyması beklenilir).

Ne yapılırsa yapılsın; Türkiye’yi Cennet’e de çevirseler, yine de bu iktidara “iyi yapıyorsun” diyemeyecek olan kesimler, iflâh olmaz bir “muhalefet hastalığı”na düçar olmuşlardır. Bu hastalığın tedavisi şimdilik mümkün gözükmemektedir. Covid-19 virüsüne pek yakında aşı bulunacaktır ama, “politik ve ideolojik fanatizm” virüsüne karşı tüm dünya hekimleri bir araya gelseler bile, herhâlde bir aşı geliştirmeleri  mümkün olamayacaktır. Çünkü bu virüs, dünyanın şimdiye kadar karşılaşmadığı en tehlikeli ve en dirençli virüsüdür.

İktidarı en fazla ekonomik parametrelerle vurmaya çalışıyorlar (Bir de ‘sâbık bakan damat’ olayı ile. Nihayetinde ‘atları da vururlar’, değil mi?). Ben, bu makalenin sınırlılıkları içinde bunların detaylarına girecek değilim. Ancak bu konularda ve iktidarın bazı hatalı icraatları karşısında özet olarak aşağıdaki hususları kısaca belirtmekle yetineceğim.

Şöyle ki;

1.       Yukarıda belirttiğim gibi, bu iktidar tarafından bu ülkeye çok büyük hizmetler ve yatırımlar yapılmıştır. İdeolojik ve politik kişi ve gruplar siyâseten ve yine bazı insanlar da, mahalle baskısından dolayı bunları açıkça dillendirememektedirler.

2.       Muhalif olanlar, iktidarı en çok ekonomik açıdan eleştirmektedirler (Ülkenin borç batağında olduğu vs. söylemleriyle). Bir ülke; aldığı borçları ( -ki bu borçların çoğu, yatırım garantili uluslar arası krediler ve devletin bu kredilere kefil olması sebebiyledir. Yoksa; ülkemizi yetmiş sente muhtaç eden önceki iktidarların yaptığı gibi, IMF’den yalvararak-yakararak ve millî menfaatlerimizi de ipotek altına aldırarak, onursuzca ve şahsiyetsizce onun bunun önünde eğilmek suretiyle para dilenilmesi ve alınan bu paraları da batık bankalarda batırmak suretiyle alınan borçlar gibi değil) ülkenin her alanda kalkınması ve vatandaşa istihdam sağlanması için, yatırım ve üretim amaçlı alıyor ve kullanıyorsa bunda ne sakınca vardır. Gönül arzu eder ki; hiç borç alınmadan bu işler yapılsın, câri açık olmasın, enflasyon ve faiz sıfırlansın, işsizlik yok olsun, paramız kıymetlensin, memleketimizin dört bir tarafı güllük gülistanlık olsun. Ama yılların biriktirdiği tortuları ve molozları temizlemek ve yılların ataletini üzerimizden atmak kolay mıdır? Kaldı ki; dünyanın süper gücü ABD’nin gelirinden (yaklaşık 22 trilyon dolar) çok, borcu (yaklaşık 24 trilyon dolar) vardır. Dünyada borçsuz ülke sayısı yok denecek kadar azdır. Ayrıca; Türkiye doğal enerji kaynakları bakımından çok zengin bir ülke olmadığı için, millî gelirinin önemli bir kısmını petrol, gaz gibi enerji ithalatına ayırmak zorunda kalıyor.

3.       Bütün bunlara rağmen; Türkiye’de vatandaşın refah seviyesinin nerelere geldiğini anlayabilmek için, objektif ve insaflı bir mukayese ile bu iktidar ve önceki iktidarlar dönemindeki şartlara ve durumlara bakmak yeterli olacaktır. Bir-iki küçük örnek vermek gerekirse; önceki iktidarlar döneminde kaç kişinin evi, arabası, yazlığı-kışlığı vardı; şimdiki iktidar zamanında kaç kişinin evi, arabası, yazlığı-kışlığı, hatta bir evdeki aile fertlerinin kaç tane arabası var, herkes dönsün kendisine samimiyetle bir sorsun ve baksın bakalım. Eskiden sobalı evlerde oturup kirli havayı soluyanlar, bugün doğal gazlı kaloriferli evlerde ve sıcacık odalarında  oturup tertemiz havayı soluyarak keyf yapıyorlar. İnsanlar 1970’li yıllarda gaz, tuz, çay, şeker, yemek yapmak için yağ bulamazken; bugün yedikleri önünde, yemedikleri arkalarında, sofralarında bin bir çeşit yiyecek, yemek beğenmiyorlar ve yemeklerin ve ekmeklerin bir çoğu da çöpe gidiyor. Neredeyse her evde bir köpek ya da kedi; köpeklerinin ve kedilerinin mamaları özel siparişle geliyor. Eskiden giymeye doğru dürüst elbise ve ayakkabı bulamazken; şimdi herkesin elbise dolabında ve ayakkabılığında çeşit çeşit onlarca elbise ve ayakkabı var. Hangi birini yazayım: Modern hastahaneleri mi, modern yol ve tünelleri mi, modern hava limanları ve herkesin uçaklarla keyf içerisinde seyahat etmelerini mi, herkesin elindeki pahalı pahalı akıllı cep telefonları mı, İHA’ları, SİHA’ları ve modern harp sanayi silahlarını ve gemilerini mi? Hangi birini sayayım. Şimdi 20’li yaşlarda olan gençler, yaşları gereği bu dediklerimi pek bilemez ve idrak edemez  olabilirler. Eğer anne-babaları ideolojik ve politik olarak hakikati gizlemeyip; insaf ve vicdan adına doğruları söylerlerse, çocukları da rahatlıkla bu gerçekleri öğrenebilirler.

4.       Mevcut iktidarın bu ve buna benzer başarılı icraat ve hizmetlerinin yanında; bir de başarısız ve hatalı icraatları olmuştur ve bazıları da hâlen olmaya  devam etmektedir. Bunları da kısaca şöyle özetleyebiliriz:

A)     Eğitimde ve insan yetiştirme düzenimizde çok büyük ve çok ciddi sorunlarımız vardır. Millî, mânevî, ahlâkî, insânî ve kalite sorunları gittikçe artmaktadır. Zâten, Sayın Cumhurbaşkanının bu hususlarda yeterince başarılı olamadıklarına dair sözleri herkes tarafından bilinmektedir.

B)      Bu konulardaki başarısızlıklarının temelinde; Sayın Cumhurbaşkanının çok sevdiği üstadı N. Fazıl Kısakürek’in 1950’li yıllarda zamanın iktidarına; “-güya iktidar bizden, hapishânelerde çürüyen yine biziz!..” şeklindeki sitem dolu söz ve serzenişinde olduğu gibi, iktidar olunup da muktedir olunamamanın acı dolu hicranı ve tarihî tekerrürü mü yatmaktadır acaba? İktidar tarafından plânlanan ve belirlenen politikaların uygulanmasında; samimi, dürüst, çalışkan, ahlâklı, liyakat ve ehliyet sahibi kadroların seçiminde ve atanmalarında (örneğin bazı bakan, bakan yardımcısı, rektör ve diğer bürokratların atanmasında) ciddi hataların yapıldığı hiç düşünülmüş müdür ve bu konuda özel bir çalışma ve özeleştiri yapılmış mıdır? Yoksa atamalar yapıldıktan sonra görev tamamlanmış, iş bitmiştir mi denilmiştir? Yönetimde güvenilir kadrolarla yapılan takım çalışmasının, başarının tahakkukunda ne denli stratejik bir öneme sahip olduğu hiçbir zaman unutulmasın! Şu andaki önemli mevki ve makamları işgâl edenlerin bir kısmının, kendisinden nasıl nefret ettiği ve “düşmanlık” derecesinde kendisine nasıl muhalif olduklarından acaba haberleri var mıdır? Yine unutulmasın ki; kem âletle kemâlât olunmazmış!.. Kifâyetsiz muhterislerle yol alınmazmış!..

C)      Acaba ahbap-çavuş ilişkileri ve akrabalık bağlarıyla devlet yönetimine getirilen bazı kadroların, devlet yönetiminde ne denli olumsuz siyâsî zaaf ve sonuçlara yol açacağı hiç düşünülmüş müdür? Bu konuda Hz. Osman döneminde uygulanan politikalardan hiç ders alınmış mıdır? Damat olayı vs. alınmadığının göstergesidir ama, gecikmeli de olsa yanlıştan dönülmüştür; bu da bir erdemdir. Diğer damat devlet yönetiminde görev almadığı ve siyâsete bulaşmadığı için, vatan savunmasında son derece stratejik işler yapmakta ve “dost-düşman” tarafından takdir edilmektedir. Darısı “KADEM”dekilerin ve siyâsetle uğraşan diğer aile üyelerinin başınadır. Çünkü ontolojik olarak kadınlar, erkeklere nazaran daha hırslı ve ihtiras sahibidirler. Mutlak itaat ve biat beklerler. Fırsatları ellerine geçirdikleri zaman, kendilerini göstermek ve ispat etmek için ellerinden gelen her şeyi mutlaka yapmak isterler. Hele de konu siyâset olunca; ellerine geçirdikleri güç ve yetkiyi sonuna kadar kullanmaktan asla çekinmezler. Bunun için tarihte cereyan eden Cemel Vak’ası’na ve Osmanlı dönemindeki  Hürrem ve Kösem sultanların yönetimdeki rollerine bakmak yeterli olacaktır. Benim bu konulardaki düşüncelerim; siyâsi saiklerle söylenmiş kişisel politik mülâhazalar değildir. İyi niyetle ve müspet düşüncelerle ülkemin, devletimin, vatanımın, milletimin, ümmetin bekâsı, iyiliği ve maslahatı için söylenmiş sözlerdir. Dikkate alınır ya da alınmaz; bu ilgililerin ve yetkililerin bileceği bir iştir. Ben dostane bir şekilde uyarı vazifemi yapmış olayım ki; el-emri bi’l mâruf ve’n-nehyi ani’l münker sorumluluğundan kurtulmuş olayım. Yoksa ne ben, bir Yusuf Has Hacib, bir Mâverdî, bir Gazzâlî, bir Fârâbî’yim; ne de Sayın Cumhurbaşkanı bir Alparslan, bir Melikşah, bir Fatih, bir Yavuz, bir Kanûnî ve bir Abdulhamit Han’dır. Buna rağmen nâcizâne ben, âlimlerin ictihadlarını kendine rehber edinmiş ve izlerinden hasbelkader  gitmeye çalışan bir fâni, Sayın Cumhurbaşkanı da, ecdâdı olan bu hükümdarları kendine rol model (numune-i imtisâl) olarak örnek alan; tüm iyi niyeti ve gayretiyle ülkesinin, milletinin ve mazlum İslâm coğrafyasının kurtuluşu, selâmeti ve refahı için durup dinlenmeden gece gündüz çalışan bir siyâsi!.. Hepimiz durduğumuz yerden ve bulunduğumuz makamdan, üzerimize düşen görev ve sorumluluklarımızın gereğini yapmakla mükellef olan ve İlâhî takdir gereği ömrü sınırlandırılmış bulunan varlıklarız…

D)     Bilerek ( o dönemin şartlarında ve konjonktüründe vesâyet odaklarının baskısından kurtulmak için mecburiyetten mi acaba?) ya da bilmeyerek; önceden cemaat (!, aslında the cemaat), sonradan FETÖ olan yapıyla iş tutulması ayrı bir fecaat! Hiç kem âlet ile kemâlât olunur mu? Hiç yılan ile aynı torbaya girilir mi? Ama siyâsetin tabiatının hikmetinden suâl olunmazmış! Gerekirse girilir mi, girilirmiş (!..). Yeterli kadroların olmazsa; el mecbur!..

E)      Bu konuda benzer hatalar yapılmaya devam edilmektedir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulunmamalıdır. Çok dikkatli olunmalıdır!..

F)      Kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve aile yapılarının korunması ile ilgili olarak imzalanan İstanbul Sözleşmesi ve buna bağlı olarak çıkarılan yasalar, meseleyi çözmekten öte sorunların daha da derinleşmesine yol açmıştır. Eğer bu meseleler kanun gücüyle çözülebilseydi; bu konudaki mevcut kanunlar zâten vardı ve yeterliydi. Gerçekten bu sorunların kökten çözülmesi isteniliyorsa; bu milletin ruh köklerinde bulunan kaynaktan alarak ilhamı, bu kaynağa uygun yeni yeni projeler üreterek asrın idrakine söyleteceksiniz ahlâkı ve hakikati!.. Kaldı ki; Sayın Cumhurbaşkanı İstanbul Sözleşmesi ile ilgili olarak; “-bunlar gökten inen âyetler değil, gerekirse imzamız geri çekilebilir” demişti. Israr etmeye ve inatlaşmaya gerek yok, zararın neresinden dönülürse kârdır. Yeter ki “KADEM” ve KADEM’e destek verenler aradan çekilsin. Çünkü kötü niyetli kişi ve gruplar, sözleşmeden aldıkları cesaretle bu milletin ahlâkî değerleriyle oynamaktadırlar ve bu değerleri zaafa uğratmak için de ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bunlara bilerek ya da bilmeyerek çanak tutmanın büyük vebali vardır. Kaldı ki iktidar da bu konuda milletin nezdinde siyâseten büyük yaralar almaktadır. Başımızı kuma gömmenin ve bu konularda cinsiyetçilik nokta-i nazarından gurur yapmanın hiç kimseye faydası yoktur. Yanlıştan dönülmesi bir erdemdir ve dahi milletin hayrına olacaktır.

G)     SON SÖZ: Bütün bu olumsuz konularla ilgili olarak, Demirel’in sözüyle eğer diyorsanız ki; “- Ne yapalım, böyle bir kumaştan ancak böyle bir elbise çıkar!..”, o zaman ben de diyorum ki; “-Nasrettin Hocanın hesabı siz de haklısınız!..”

14 Kasım 2020

İlhan AKAR

    

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder

# FETÖ

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.