CEMAATLER VE TARİKATLAR

Hicaz yarımadasındaki (Mekke – Medine) erken İslâm yılları hariç; gerek Müslüman Arapların, gerekse Müslüman Türklerin tarihine bakıldığı zaman; cemaatler ve tarikatlar olgusu günümüze gelinceye kadar bir realite olarak bir şekilde hep karşımıza çıkmış, bugün de aynı şekilde gündemimizi yoğun bir şekilde işgâl etmekte, hele de spesifik bir takım olaylardan dolayı bu konu çeşitli çevreler tarafından  değişik platformlarda hararetle tartışılmaktadır.

Bu cemaat ve tarikatların bir kısmı, tarihsel süreç içerisinde kendi kuruluş amaç, mahiyet ve misyonlarına uygun bir şekilde vazifelerini ifa etmiş olsalar da; önemli bir kısmı da siyasi meselelere bulaşmaktan ve siyasete yön vermekten kendilerini kurtaramamışlardır. Yine aynı şekilde bugün de tarih tekerrür etmektedir.

Aslında cemaatler ve tarikatlar konusu çeşitli çevreler tarafından tartışılırken, dînî (Kur’an merkezli İslâm açısından ve Kur’an’a referans olarak pek atıf yapılmadan) ve ilmî temelli bir tartışma yapılmamakta, dolayısıyla da bu tartışmalar sadra şifa olmamaktadır. Tartışmalar sen-ben merkezli (ego-santrik) olmakta ve herkes, her kişi ve her grup da; bulunduğu mevziyi tahkim etmek için, ne pahasına olursa olsun kendi taraftarlarına zafer kazandırmanın peşine ve derdine düşmektedir. Aynı Ali ve Muaviye taraftarlarının yaptığı gibi (Bu mücadelede Ali’nin şahsını tenzih ederim).

Tartışmalarda; bu tartışmaların ev sahipliğini yapan ilgili televizyon programlarının yöneticileri de (moderatörler), ya  reyting uğruna ya da iktidara şirin gözükebilmek için – yoksa meselenin vuzuha kavuşması veya çözülmesi için müzakere ve istişare maksatlı değil – kimi zaman iktidarın işine yarayacak medyatik görünümlü bazı cemaat ve tarikat yöneticilerini, kimi zaman da Kur’an ve İslâmiyet ile pek alâkası olmayan gazeteci ve medya mensuplarını programlarına alarak konuyu tartışıyorlar. Alanın uzmanları ve İlâhiyat sahasında ilmiyle temayüz etmiş âlimler bu programlara pek dâvet edilmedikleri için, ya da dâvet edildikleri hâlde polemiğe ve cedelleşmeye girmek istemedikleri için, meydan din istismarcılarına kalıyor ve onlar da lehlerine kamuoyu oluşturmak için ellerinden gelen her şeyi fütursuzca yapıyorlar.

Dolayısıyla bu tartışmalar; Kur’an merkezli ve İslâm temelli tartışmalar olmadığı için, başka bir ifâde ile bu tartışmaların aktörleri sonradan ortaya çıkan geleneksel din kültürünün oluşturduğu ve geliştirdiği yapıların mensupları oldukları için, ve dahi bu anlayış sahiplerinin asıl gayelerinin samimiyetle Allah’ın rızasını kazanmak için değil de, siyasi ve ekonomik temelli yeryüzü din imparatorluğu kurmak olduğu için, din anlatımlarının odak noktasını hep teolojik orijinli ideolojik ve siyasi argümanlar oluşturmaktadır.

Hâl böyle olunca da; bu tür tartışmalardan vatan için, millet için, ümmet için, devlet için ve topyekûn Müslümanlar için bir türlü faydalı ve hayırlı sonuçlar çıkmamaktadır. Tâbiri caizse; havanda su dövülmektedir. Alan razı, veren razı, herkes kendini tatmin etmektedir. Olan mazlum Müslüman Türk halkına olmaktadır.

Bu istismarcıların elinde Allah’ın dini İslâm, maalesef mahzun ve mağdur olmaktadır. Allah’ın kitabı Kur’an da mehcûriyetinin  (terkedilmişliğinin, yalnızlığının, kendi hâline bırakılmışlığının) hüznünü yaşamaktadır. Bu televizyon programlarında ve kendi dergâhlarında din adına Allah’ın kitabının içindekilerinden başka her şeyi anlatan  sakallı, sarıklı, cübbeli ya da  sakalsız, sarıksız, cübbesiz sözüm ona “din adamları” ve bunlara çanak tutanlar, deşarj olmanın ve “vazifelerini” yapmanın dayanılmaz hafifliği ve mutluluğu içinde geldikleri yerlere “huzur” içinde dönerlerken -ki bunların ve bunlara çanak tutanların yatacak yerleri yoktur. Hiç kimse unutmasın, bir de hesap günü vardır. Bu gün; belki yarın, belki yarından da yakındır – milletin kafası karışmış, morali bozulmuş, sahih imanları gereği Allah’ın sâlih ve muttaki kulları  yüreklerinde ızdırap, gözlerinde yaş; “-Ya Rabbi! Senin dinini bunlar ne hâle getirmiş, bunları da mı görecektik? Şahıslarında Müslümanları rezil rüsva ettiler!..” dercesine acı içinde kıvranırlarken, bu ülkenin gençleri de bunların akıl ve ilim dışı hâllerine bakarak, bu istismarcıların şahıslarında temsil ettikleri dine karşı çıkarak, “din (İslâm) buysa kalsın, biz almayalım”  modunda İslâm’a kayıtsız kalmanın bedelini kim ödeyecek ve bunun vebâlini kim üstlenecek, şimdi buradan  herkese samimiyetle soruyorum?

Bu meseleleri müzakere etmek için televizyon programlarına çağrıldıkları hâlde; bunların şirretinden korkan veya çekinen, ya da bunlarla  cedelleşmemek için programlara katılmayan alanın uzmanı gerçek ilâhiyatçı âlimler var ise eğer; ilimlerinin “zekâtını” insanlarla paylaşmadıkları, dolayısıyla da vebâl taşıdıklarını, ayrıca insanların aydınlanması ve doğruları görmeleri açısından “tebliğ” vazifelerini ihmâl ettiklerini, bu yüzden de insanları bundan mahrum bıraktıklarını ve dahi bu bağlamda yanlış yaptıklarını bir anekdot ile anlatayım:

Yanılmıyorsam 90’lı yıllar idi. İkisi de müteveffa oldular; bunlardan profesör ünvanlı akademisyen ilâhiyatçı bir hoca ile o zamanlar mehdi olduğunu iddia eden ve “-Allah’ın huzurunda bütün peygamberlere imamlık yaparak huzur namazı kıldırdım” diyecek kadar ileri giden ve aynı zamanda da önemli bir vakfın başkanlığını yapan bir şahıs -ki başının etrafında hâle-i nur olduğunu iddia ederdi- bir gün bir televizyon programında dînî meseleler konusunda tartıştılar ve tartışmanın  ortasında ilâhiyatçı akademisyen hocanın Kur’an merkezli bilgisi karşısında fazla tutunamayan mâlûm şahıs, kaçarcasına stüdyoyu terk etti gitti.  Gidiş o gidiş, soluğu Amerika’da aldı. Geçmiş yakın bir tarihte de Amerika’da vefat etti ve cenazesini Türkiye’ye getirerek defnettiler. Her ne hikmetse cemaat ve tarikat liderlerinin bir çoğu sıkışınca soluğu Amerika’da alıyorlar. Şu an Türkiye’de bir hayli müritleri, taraftarları olan ve ekonomik ve örgütsel açıdan çok güçlü olan bazı cemaat ve tarikat liderlerinden en az üçü- dördü Amerika’da yaşamaktadırlar.

İşte gerçek âlimler bu televizyon programlarına katılarak  aynı şeyi yapsalar, belki de bu meydanlar din bezirgânlarına kalmayacak ve kaçıp gideceklerdir. Millet de derin bir nefes alacak ve rahatlayacaktır.

Bazı insanlar diyorlar ki (aralarında herkesin tanıdığı popüler bazı akademisyen, gazeteci, yazar, hatta Cumhurbaşkanlığı katında görev yapan çok önemli bazı zevat); “-Ne yapalım yani; cemaatler ve tarikatlar bu ülkenin, bu toplumun gerçekleridir!..”. Zımnen denilmek isteniyor ki; “boynumuzu bükelim, sesimizi çıkarmayalım, kabullenelim...”. Bunu söyleyenler veya böyle diyenler; gönüllü ya da gönülden,  doğrudan ya da  dolaylı olarak, başka bir ifâde ile bunlarla irtibatlı veya iltisaklı değiller ise; ya da böyle söyleyenler siyasi bir rant peşinde değiller ise; o zaman masum gibi görünen bu yargı cümlesinin, sonuçları itibariyle kendi içerisinde barındırdığı çok tehlikeli bir takım hususları vardır.

Şöyle ki;

1.       Evet, cemaatler ve tarikatlar sosyolojik olarak bu ülkenin ve bu toplumun gerçekleridir. Evet, sosyolojik olarak bu doğrudur. Ancak bu söylenirken; kimi kişi ve gruplar ve dahi devletin kimi önemli makam temsilcileri, onların din (İslâm) adına yanlış söyledikleri ve yanlış yaptıkları her şeyi de zımnen ve otomatik olarak onaylamış oluyorlar. Sonuçta ister istemez böyle bir durum ortaya çıkıyor.

2.       Böyle bir anlayış ve yaklaşım tarzı onlara muazzam bir meşrûiyyet alanı açıyor ve kazandırıyor. Onlar da bunu alabildiğine istismar ederek kullanıyorlar.

3.       Böyle bir anlayış ve yaklaşım tarzı ilkesel olarak meşru ve doğru ise; onlar da kendilerine tanınan bu meşrûiyyet imkânlarından alabildiğine yararlanarak güya “din (İslâm)” anlatıyor ve bunun için her türlü örgütlenmeyi rahatlıkla yapıyorlar ise; insanlara anlattıkları bu din de özünde Kur’an’a (İslâm’a) aykırı ise (anlatılan dinin Kur’an’a aykırı olup olmadığının sağlaması, oluşturulacak tarafsız bir uzman âlimler heyeti marifetiyle yapılabilir); o zaman kitleler din adına manipüle edilirken; bu manipülasyona imkân sağlayan, destek veren, alan açan, meşrûiyyet kazandıran ilgililerin ve yetkililerin Allah karşısında, Kur’an karşısında durumları ne olacak? Ahirette, hesap gününde Allah’a hesaplarını nasıl  verecekler? Körü körüne savundukları parti menfaatleri ve partizanlık taassubu, aynı zamanda da oy kaygusu, Allah karşısında kendilerini gerçekten kurtarabilecek mi? Bunu hiç düşündüler mi, hiç tefekkür ettiler mi? Unutulmasın; hesap günü pek yakın ve pek çetindir!..

4.       Evet, yukarıda belirttiğim gibi; böyle bir anlayış ve yaklaşım tarzı ilkesel olarak meşru ve doğru ise; yani “dînî cemaat ve tarikatlar ülkenin, toplumun gerçekleridir; dolayısıyla faaliyetleri meşrûdur ve kısıtlanamaz” deniliyorsa -ki deniliyor- o zaman bu anlayışa göre zararlı da olsa, yanlış da yapsalar ülkemizdeki ideolojik, teolojik, ekonomik hiçbir oluşum ve örgütün “ bunlar toplumun sosyolojik gerçekleri, ne yapalım!..” diyerek faaliyetleri kısıtlanmamalı ya da faaliyetlerine son verilmemelidir. Çünkü, kıyas ve analojik olarak Aristo mantığı bunu gerektirir.

5.       Hatırlatalım; FETÖ daha düne kadar toplumda ve devlet katında, resmi ve kitlesel algı operasyonlarıyla “dînî bir cemaat” olarak muazzam bir itibara sahipti. Şimdi ise devlete ve topluma verdiği zararlardan dolayı dînî bir  cemaat değil, bir terör örgütü oldu ve böyle nitelenerek bu örgüt ile mücadeleye başlandı.

6.       Tıpta ve daha bir çok alanda “önleyici, koruyucu (tedbir)” denilen bir kavram vardır. Tıpta buna “koruyucu hekimlik” denilir. Yani hastalık gelmeden önce hastalanmayı önleyecek her türlü tedbirin önceden alınması demektir. Böyle bir yaklaşım tarzının maliyeti her bakımdan son derece düşüktür. Tabiat olaylarında da bu son derece önemlidir. Sel, hortum, kasırga, don, deprem gelmeden önce önlem almak. Yoksa can, mal açısından maliyeti çok yüksek kayıplar olmaktadır. Yine aynı şekilde ülke güvenliği konusu da bu minvâl üzeredir.

7.       Şimdi bütün bu saydığım koruyucu önlemler; sağlığımız için, güvenliğimiz için, can ve mal emniyetimiz için son derece hayati bir öneme sahip oluyor da; dünyamız için, dünyada yaşarken Allah’ın istediği gibi bir yaşam sürmek için, çocuklarımızın geleceği için, ahlâklı ve terbiyeli nesiller yetiştirmek için, düşünen, eleştiren, sorgulayan beyinler ve ilim ehli gençler yetiştirmek için, toplumun genel ahlâkını ve toplumsal düzeni korumak için, ülkemizin ve devletimizin istiklâlini, istikbâlini, bekâsını ve güvenliğini korumak için, ahiret ve ahiret yurdunu kazanabilmek için, evet evet bütün bunlar için; dînî grupların anlattıkları dinin sahih ve Kur’ân’î olup olmadığı konusunda neden gereken hassasiyeti göstermiyor ve neden gereken sorumluluğu üstlenmiyoruz?

8.       Bir kaç hafta önce yazdığım “ANADOLU İSLÂMI” adlı makalemde de belirttiğim gibi; İslâm tektir ve Kur’an’daki adı da bütün sadeliği ile, bütün yalınlığı ile budur. Bunun dışında; “Kur’an’daki İslâm” kavramının önüne ve arkasına yapılan ilâveler, ulamalar, liyezonlar, ekler beşer mahsulüdür ve Kur’an açısından hiçbir geçerliliği de yoktur. Onun için; “Anadolu İslâmı”, “Türk İslâmı”, “Arap İslâmı”, “Fransız İslâmı”, “Avusturya İslâmı”, “Avrupa İslâmı”, “Tasavvuf İslâmı”, “Cemaat İslâmı”, “Tarikat İslâmı” gibi “islâmlar” olmaz. Bunlar zâid ve fuzûlidir. Bunlar hem kavramsal olarak, hem de muhteva, mahiyet, mesaj ve vahiy olarak uygun ve doğru değildir.

9.       Cem etmek; toplamak, bir araya getirmek demektir. Câmi, Cem evi buradan gelir. Cemaat; insan toplulukları demektir. Dînî cemaatler olabileceği gibi, diğer cemaatler de vardır. Tarîk;  yol, Tarikat; yollar demektir. Dînî literatürde tarikat denildiği zaman; Allah’a giden yollar kastedilmektedir. Her ne olursa olsun; Müslüman olmak ve Müslüman kalabilmek için illa da bir cemaate ya da bir tarikata intisap etmek gerekmez. Bazılarının iddia ettiği gibi; “cemaatler  ve tarikatlar çökerse; İslâmiyet de çöker” anlayışı doğru değildir. İslâmiyet çökmez. Yine iddia edildiği gibi; “cemaatler ve tarikatlar İslâmiyet’in omurgası” da değillerdir. Omurga; Kur’an’dır. Siz, Kur’an’ın çökmemesi (!) için gayret sarf edin. Zâten Kur’an’ı çökertmeye de hiç kimsenin gücü yetmez. Çünkü Kur’an’ı nâzil eden de, Kur’an’ı kıyamete kadar koruyacak olan da bizâtihi ALLAH’tır. Bu Allah’ın vaadidir. Onun için siz kendinize bakın, kendinizi kurtarmaya çalışın, çünkü; çökerse insanoğlunun kendisi çöker.  Asıl olan, önemli olan; Allah’ın istediği ve emrettiği şekilde “Allah’ın İpine (Kur’an’a)” birlik ve beraberlik içinde sımsıkı sarılmak ve yine Allah’ın istediği şekilde “Sırat-ı Mustakîm (Dosdoğru yol, istikâmet, Allah’ın yolu)” üzere olmaktır. Her şeye rağmen siyasi ve ekonomik rant uğruna dünyevileşmiş cemaat ve tarikat yapılarına intisap etmektense, müminler arasında hayra çağıran bir topluluğun içimizde olması Allah’ın emridir. Ancak bu topluluk sâlih ve muttaki müminlerden oluşmalıdır.

10.   Ve Son Söz: Gücüm nispetince ben söyleyeceğimi söyledim. Bundan sonrası; özgür iradeleri ve tercihleriyle ve tabii ki iradelerinin ve tercihlerinin bedelini gerek bu dünyada ve gerekse ahirette ödemeyi göze almak kaydıyla; ilgililere, yetkililere ve dahi tüm insanlara kalmıştır. Herkesin yolu açık olsun, Allah “dosdoğru yolda” olanların yar ve yardımcısı olsun…

 

24 Ekim 2020

İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.