ÇOCUK EĞİTİMİ

Çocuk eğitimi denildiği zaman, insan denilen bir varlıktan bahsedildiğini hiçbir zaman gözden ırak tutmayalım. Bu öyle bir varlıktır ki; doğuştan kendisine ontolojik verilen “akıl ve zekâ” sayesinde diğer varlıklardan ayrılan, bu aklını ve zekâsını iyi değerlendirerek kullandığı zaman da; ileride insanlık âlemine ve insanlık medeniyetine yön verecek olan nice ilim, fikir, düşünce, keşif ve icatların altına imza atabilecek muazzam  bir  potansiyele ve kapasiteye sahip olan bir varlık!..

Her insan ya da her çocuk; yaratan tarafından nev- i şahsına münhasır olarak, yani son derece özgün, orijinal, tıpa tıp eşi, benzeri, menendi olmayan, biricik bir birey olarak yaratılmıştır. Onun için böyle bir özelliğe sahip olan insana, Modern Psikolojide “birey” denilmiştir.

Bu öylesine bir birey oluş  ki; şu anda yeryüzünde yaşayan yaklaşık sekiz milyara yakın hemcinslerinden hiçbirine ama hiçbirine tıpa tıp benzemeyen, tamamen apayrı özelliklere sahip olan  bir birey... Bu benzememe hâli;  insanoğlunun fiziksel ve fizyolojik olarak maddi dünyası ve maddi boyutunda vuku bulduğu gibi -ki maddi boyut gözle görülecek ve elle tutulacak kadar somut ve müşahhas olduğu hâlde- hele de insanın sahip olduğu  fikir, düşünce, inanç, duygu, algı, zevk, hüzün, sevinç, heyecan, korku, kaygı, saygı, kıskançlık, öfke, istek, arzu, heva, heves, enaniyet (benlik duygusu), huy, karakter gibi soyut ve mücerret olan özellikleriyle ilgili olarak; onun manevi ve psikolojik dünyasında ya da hâlet-i rûhiyesinde vuku bulması son derece normaldir ve anlaşılır bir durumdur.

Ve “birey” olan bu insan; nev-i şahsına münhasır özellikleriyle ve kendisi itibariyle “bir”dir,” tek”dir, eşi ve benzeri yoktur, dünyaya bir kez gelmiştir ve bir daha da gelemeyecektir. Meselâ, İlhan AKAR olarak ben; tüm fiziksel, fizyolojik, psikolojik ve biyolojik özelliklerimle dünyada ‘tek’im, ‘bir’im, kendime özgün özelliklerimle ben, benim. Ben, kendimim. Dünyada başka bir İlhan AKAR yoktur. Dünyaya bir kez geldim, bir daha gelmem mümkün değildir. ( Bazı Hint dinleri ve felsefelerindeki  ‘Tenasüh Nazariyesi’ ya da ‘Reenkarnasyon’ denilen inanışa göre; öldükten sonra ruhun dünyaya tekrar dönerek ayrı bir bedende yaşamaya devam etmesi anlayışı,  sadece bir fantaziden ibarettir).

İşte bütün bunlardan dolayı her insan, her çocuk; aileler için, toplumlar için, ülkeler için, devletler için, gittikçe tüm insanlık ve dünya için, hatta evren için son derece ama son derece önemlidir, kıymetlidir, değerlidir, el üstünde tutulmaya, sevgi ve saygı görmeye lâyıktır. Her çocuk “Kaşıkçı Elması” gibi bir cevherdir. Bu cevherin mahir ve usta sanatkârların ellerinde (mürebbi- mürebbiyeler, muallim- muallimeler, pedagoglar ve eğitmenler tarafından) iyi ve doğru bir şekilde işlenmesi gerekir. Bu bağlamda insan denilen varlık; sadece dünyada değil, tüm evrende  son derece stratejik bir konum ve  durum arz eder. Ancak onun değerini ve kıymetini iyi bilmek ve doğru biçimde işlemek kaydı ve şartıyla!..

Peki bu çocukların değeri, kıymeti ve evrende son derece stratejik bir konuma sahip oldukları; başta kendileri, aileleri, toplumları, ülkeleri, devletleri ve tüm dünya insanlığı tarafından hakkıyla biliniyor mu? İşte bütün mesele, bu soruya verilecek cevabın mahiyetinde ve muhtevasında mündemiçtir. Yine bu soruya verilecek cevabın içinde; mevcut sorunların çözümü kendisini gizlemekte ve barındırmaktadır. Yani sorunun çözümü, yine sorunun kendi içinde gizlidir.

Konunun önemine binaen bu temel hususları belirttikten sonra, şimdi gelelim çocukların eğitimi meselesine:

Her şeyden önce şu gerçeğin altını çizelim ki; muhatabımız ve eğitmek iddiasında olduğumuz varlık, bizâtihi insandır. Hayvan değildir, bitki değildir, ağaç değildir, kuş değildir, taş ve toprak hiç değildir. İnsan aklıyla, zekâsıyla, iradesiyle, tercihleriyle, huy, mizaç, karakter gibi kişisel özellikleriyle ve bütün duyu ve duygularıyla son derece girift ve karmaşık bir varlıktır.

Dikkatinizi çekerim; bütün bu özelliklere sahip, böylesine girift ve karmaşık olan bir varlığın eğitilmesinden bahsedeceğiz!..

Makalemizin başlığı; “Çocuk Eğitimi” ama, hemen belirtelim ki; hangi çocukların eğitimi? Normal (engelsiz) çocukların eğitimi mi?, ki bu normal ve genel eğitime girer ve bu alandakileri ilgilendirir. Yoksa engelli ve dâhi (IQ’sü yüksek, üstün zekâlı) çocukların eğitimi mi?, ki bu da özel eğitime girer. Ama son yıllarda gelinen nokta itibariyle özellikle engelli çocuklar, kaynaştırma eğitimi adı altında normal sınıflarda diğer akranlarıyla birlikte ortak eğitim almaktadırlar.

Ayrıca, hangi çağ ve yaştaki (ailedeki ilk çocukluk yılları, kreş, anaokulu, ana sınıfı, yani okul öncesi; devamla ilköğretim ve ortaöğretim) çocukların eğitimi? Her birinin kendi çağ ve yaşlarına göre kişisel özellikleri, aralarındaki bireysel farklılıklar, bulundukları eğitilme düzeylerine göre kendi içerisindeki özel durumları, özel şartları, özel yol ve yöntemleri, müfredatları, öğrenme yaşantıları ve süreçleri, öğretme teknikleri, kazanımlar ve çıktılar, daha bir sürü girift meseleler…

Bu meselelerin her birinin kendi içerisinde ve kendi şartlarında; kendi özel alan ve branşları itibariyle kendi alanlarındaki  eğitim uzmanlarının, bu konulardaki görüşlerine ayrı ayrı ihtiyaç duyulsa da; ama her ne olursa olsun, yine de  ben burada makalenin sınırlılıkları içerisinde fazla detaya girmeden, çocukların eğitimi konusunda bazı nirengi noktalar üzerinde duracağım ve genel ifadeler kullanmakla yetineceğim.

 Şöyle ki;

Önce şuradan ve temel bir soruyla başlayalım: “Çocuğun eğitimi ne zaman başlar ya da ne zaman  başlamalıdır?”. Böyle bir soru öteden beri eğitim dünyasında hep tartışılagelmiştir. Kimileri çocuğun eğitimini doğumdan önce anne karnında başlatırken -ki çocuğun fizyolojik, biyolojik ve psikolojik hâlleri; annenin beslenme, yaşantı ve yine fizyolojik, biyolojik ve psikolojik hâlleriyle çok yakından ilgilidir ve aralarında doğrusal bir korelasyon vardır-; kimileri de çocuğun daha dünyaya ilk geliş anından itibaren başlatırlar. Bazıları da ilk birkaç aydan sonra başlatır.

Ben ise; çocuk daha dünyada yok iken ve dahi henüz ana rahmine düşmeden başlatırım çocuğun eğitimini. “Bu nasıl olur; çocuk daha dünyada yokken, hatta ana rahmine dahi düşmemişken, nasıl olur da siz çocuğun eğitimini başlatırsınız, sizinki de fantaziden ibarettir diye soracak ve söyleyecek olursanız eğer; ben de derim ki; hayır fantezi değil, hakikattir”.

Nasıl mı? Şöyle:

Yaklaşık olarak evlenen çiftlerin yüzde doksanından fazlasının istikbâlde çocukları olacak değil mi? Evet… Eğitimin başlangıcı ve temeli ailede atılıyor değil mi? Evet... Ailede verilen bu temel eğitimin,  çocuğun ilerideki yaşantılarında son derece önemli bir rol oynayacağı ve belirleyici olacağı âşikâr değil mi? Evet… Aile içindeki anne ve babanın tutum ve davranışları, birbirleriyle olan iletişim ve münasebetleri, çocuklar üzerinde olumlu ya da  olumsuz olarak son derece etkili oluyor değil mi? Evet… Eğer anne-babalar eğitimli, bilgili, görgülü, medeni, nazik, kibar, latif, sevecen, edebli, âdablı, terbiyeli, ahlâklı iseler; büyük ihtimâlle çocukları da böyle olacak değil mi? Evet… Yoksa muhtemelen tersi olacak değil mi? Evet… Kır atın yanında duran ya huyuna ya da suyuna değil mi? Evet.. Üzüm üzüme baka baka kararır değil mi? Evet… Sıvı bulunduğu kabın şeklini alır değil mi? Evet… Sosyal etkileşim modeliyle öğrenmeler gerçekleşir değil mi? Evet… Aile de bir sosyal çevre değil mi? Evet…  Bütün bunlarda hemfikir miyiz? Evet…, dediğinizi duyar gibiyim.

Bütün bunlarda hemfikir isek eğer; işte o zaman ben de çocukların eğitimini daha çocuk doğmadan ve dahi ana rahmine düşmeden -ki istikbâlde düşecek- başlatıyorum ve ileride ailesinde eğitim alacak çocukların; bu ailedeki eğitim kalitesinin, henüz daha evlenmemiş - ama istikbâlde evlenecek olan- müstakbel eşlerin eğitim kaliteleriyle doğru orantılı olduğunu iddia ediyor ve bu tezi savunuyorum. Zâten çocuk sahibi olan her aile, bunun böyle olduğunu her gün yaşayarak çocukları üzerinden yakinen müşahede etmek de değil midir?

O hâlde; bu açıdan ana-baba eğitimi son derece önemlidir ve bunun önemi de her geçen gün daha da  yakinen anlaşılmaktadır. Zâten bunun önemine daha önceden fark eden ve anlayan Batılılar, kendi eğitim sistemlerinde çok önceden ana-baba eğitimini başlatmışlar ve bunun için kurslar, okullar açmışlardır. Bizim ülkemizde de son yıllarda buna benzer kurslar, seminerler ve organizasyonlar düzenlenmektedir ve gittikçe bu konuya daha fazla önem atfedilmektedir.

Yine öteden beri eğitim dünyasında tartışılan ikinci temel soruya gelince; o da şudur? Acaba çocuğun gelişiminde dolayısıyla eğitiminde kalıtım mı önemli ve dominanttır, yoksa çevresel faktörler mi? Bu  konu, eğitim ve bilim dünyasında pedagojik ve psikolojik olarak uzun süre tartışılmış olsa da; gelinen nokta itibariyle oran verilememekle birlikte, her iki faktör ve parametrenin de çocuğun gelişiminde ve eğitiminde çok önemli olduğu hususunda bir ittifak oluşmuştur.

Bu konuda kalıtımsal olarak çocuğun dünyaya gelirken getirdiği fiziksel, fizyolojik, psikolojik ve biyolojik yeterlilikler ve kapasiteler ileride alacağı eğitimde ne kadar önemli ise; yine aynı şekilde dünyaya geldikten sonra yaşadığı çevre ve bu çevresel faktörlerin kapasite ve kalitesi de o kadar önemlidir.

Hâl böyle olunca; belki de kalıtımsal faktörlere nazaran, çevresel faktörleri düzenlemek ve müspet mânada tanzim etmek de bizim elimizde olunca; buraya, bu noktaya odaklanmak, çocukların eğitimi açısından en gerçekçi bir yaklaşım tarzı ve en rasyonel bir durum olarak görünmektedir.

Bundan dolayıdır ki; ister antik çağ olsun, ister klasik dönem olsun, isterse modern dönem olsun; birçok filozof, pedagog ve  psikolog hep bunun altını çizmiş, hep böyle yapmıştır. Tao’lar, Konfüçyüs’ler, Aristoteles’ler, Sokrates’ler, Eflatun’lar, John Locke’ler, Jean Jacques Rousseau’lar, Freud’lar, Erik Erikson’lar, Abraham Maslow’lar, Carl Rogers’lar, Ivan Pavlov’lar, John B. Watson’lar, Jean Piaget’ler, Kohlberg’ler, İmam Gazali’ler, İbni Sina’lar, Farabi’ler, İbni Miskeveyh’ler ve daha niceleri…

Modern psikologlardan John B. Watson diyor ki; “bana yeni doğan bir çocuk verin, soyu-sopu,  yetenekleri ne olursa olsun; onu istersem bir doktor, bir avukat, bir tüccar, bir hırsız, hatta bir katil olarak yetiştirebilirim”.

İşte olumsuz çevresel faktörlerin etkisiyle çocuklarımızın hırsız, arsız, ahlâksız, hayasız, saygısız, inançsız, kişiliksiz, şahsiyetsiz, çıkarcı, menfaatçi, yalancı, iki yüzlü, düzenbaz, küfürbaz, riyakâr, silik şahsiyetli, düşük şahsiyetli, dedikoducu, câhil, kıskanç, kibirli, aldatan, aldanan, öz güvensiz, öz saygısız, hatta zâlim ve kâtil olmasını istemiyorsak eğer; ya da başka bir ifâde ile terbiyeli, ahlâklı, şahsiyetli, adâletli, çalışkan, bilgili, ilim ve edeb ehli, annesine-babasına saygılı, diğer insanlar ve tabiattaki diğer varlıkların hakkını-hukukunu koruyan ve insanlık medeniyetine yön verecek olan yeni yeni Kaşgarlı Mahmut’ların, Yusuf Has Hacip’lerin, Taberi’lerin, Ebu Hanefi’lerin, Hasan el Basri’lerin, İmam Maturidi’lerin, Farabi’lerin, İbni Sina’ların, İmam Gazali’lerin, Nizâm-ı Mülk’lerin, İbni Haldun’ların, Dede Korkut’ların, Harezmi’lerin, El Cezeri’lerin, Ali Kuşçu’ların, Koçi Bey’lerin, Molla Lütfi’lerin, Ahmet Cevdet Paşa’ların, Nurettin Topçu’ların, Mümtaz Turhan’ların, Cemil Meriç’lerin, Erol Güngör’lerin, Aliya İzzet Begoviç’lerin, Fuat Sezgin’lerin, Halil İnalcık’ların, Aziz Sancar’ların  ve daha nice değerli şahsiyetlerin yetişmelerini istiyorsak;   o zaman mutlak mânada çevreyi (çocuğun eğitimi ile ilgili tüm çevreleri) düzenlememiz ve müspet mânada tanzim edip uygun hâle getirmemiz gerekiyor. Unutulmasın ki; bataklıkta gül fidanı yetiştirilemez. Gül fidanları ancak has bahçelerde yetiştirilir. Has bahçelerde gül fidanları yetiştirildikten sonra da, artık şu dizeleri dudaklarınızdan terennüm edebilirsiniz:

Salındım bahçeye girdim, mor menekşe selâma durmuş.

Gül kızarmış hicabından, gül kızarmış hicabından!..

Bataklıkta olsa olsa ancak sivrisinekler yetişir. Sivrisineklerle yapılacak savaş, bataklığı kurutmakla mümkündür. Yoksa bu savaş, Cervantes’in “Don Kişot”unda olduğu gibi yel değirmenleriyle olan savaşına benzer. Nâfile sonuç verir…

Çocuğun eğitiminde çevresel faktörler ya da çevresel etmenler dediğim zaman; A’dan Z’ye, yani aileden başlayarak devlete kadar uzanan, aradaki bütün toplumsal unsurlar, resmi ya da gayri resmi, özel ya da tüzel, tüm kurum ve kuruluşlar dâhil olmak üzere, sorumluluk olarak çok geniş bir yelpazeden bahsediyorum.

Yukarıda saydığım vasıflar itibariyle çanlar, çocuklar ve gençler için çalıyor. Dolayısıyla hepimiz için çalıyor. Karar aşamasındayız. Devletin yönetim ve eğitim felsefe ve politikalarıyla, milletin basiret ve ferasetiyle, toplumun sağduyusuyla, çocukları ve gençleri etkilemede ve kamuoyu oluşturmada son derece stratejik bir iş yapan basın ve yayın kuruluşlarıyla, sosyal medya unsurlarıyla, tüm sivil toplum örgütleriyle, tabii ki en başta aile ve eğitmenlerimizle bir tercih yapmak zorundayız:

İnanç sistemimizin özünden alarak ilhâmı, asrın idrakine söyleterek İslâmı, (eskiden olduğu gibi) ilmin (bilimin) aydınlığında ve önderliğinde; insanlık âlemine yeni medeniyet projeleri sunmak ve yeryüzünde nice yeni medeniyetler inşa etmek için irfanı hür, vicdanı hür, fikri hür, aklı ve beyni hür nesiller mi yetiştireceğiz; yoksa, “saldım çayıra, Mevlâm kayıra” misâli işi kendi hâline mi bırakacağız. Ya da bu nesilleri, “gassal elinde meyyit” olması için; iradesi çalınmış, aklı alınmış, beyni dumura uğratılmış, mankurtlaştırılmış, robotlaştırılmış ve hiçbir hürriyeti kalmamış bir şekilde, Kur’an merkezli olmayan sözde bir takım “dînî” grupların tuzağına düşmesine göz mü yumacağız ve onların insafına mı terkedeceğiz?

EYY YÜCE TÜRK MİLLETİNİN EVLATLARI!.. EYY YÜCE TÜRK DEVLETİNİN YÖNETİCİLERİ!.. EYY YÜCE  TÜRK DEVLETİNİN EĞİTİM FELSEFE VE POLİTİKALARINA YÖN VERENLER VE UYGULAYANLAR!..

Sizlere Sesleniyorum:

Tercih sizin, karar sizin, uygulama sizin; dolayısıyla da sorumluluk sizin, vebâl sizin, günah sizin; tabii ki doğru ve hayırlı icraatlar yaparsanız, sevap da sizin!..

17 Ekim 2020

İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.