Tek odalı ev ve Dilever Hanım

Yaşar Yeniçerioğlu anlattı:

“Ulu Cami’nin karşısındaki şimdi yeri park olan Atatürk ilkokulunun batı tarafındaki Yeniçeriler Sokak ile Güneşli Camisine giden sokağın sağ başında tek kapıdan girilen ikisi yan yana biri iç içe üç odalı küçük bir ev vardı. (Hikâyesini anlatacağım kişilerin oturduğu bu evde daha sonra Sakkaların Mevlüt Ağa (Çaycı İsmet’in ve “Ninno” diye tanınan Nihat’ın babası) ailesiyle kiracı olarak oturdular). Ablamın anlattığı hikâye ise şöyle:

Lakabı Mırmır (bazıları da mızmız, mıcık, micik diye ifade ettiler) olan İsmail varmış. Mırmır İsmail, Birinci Dünya Savaşı sırasında herkes gibi Arabistan tarafında savaşa gidiyor. Orada yıllarca kalıyor. Bu arada Ermeni bir keşişin kızı ile tanışıyor. Kıza gönlü düşüyor. Kız da onu seviyor. Dilever isimli kızla birbirlerini çok seviyorlar. Savaş sonrası askerler terhis edilince kızla birlikte Elbistan’a dönmek istiyor.

Keşiş baba, kızını göndermek istemiyor. Kızı ile görüşüyor, durumu anlatıyor. İkna etmek için çok uğraşıyor:

‒ Kızım gitme. Bak, mali durumumuz iyi. Burada varlık içindesin. Her ihtiyacın karşılanıyor. Rahat bir hayatın var. Oralar da perişan olursun.

Kız da kararından vazgeçmiyor, babasını şöyle cevaplıyor:

‒ Hayır, gideceğim baba. Ben İsmail’i çok seviyorum. Ondan ayrı kalamam. Siz de beni seviyorsanız razı olun...

Keşiş, kızını ikna edemeyeceğini anlayınca, yalvarırcasına son bir istekte bulunuyor:

‒  Hiç değilse Müslüman olma. Dinimizi terk etme…

Neyse, İsmail ile Dilever Elbistan’a geliyorlar. Dilever burada Müslüman oluyor. Yukarıda anlattığım köşedeki Mırmır İsmail’e ait olan evde yaşamaya başlıyorlar. Ancak o yıllarda herkes gibi bunlar da çok fakirlermiş. Konu-komşudan gelen yemek ve yardımlarla geçiniyorlarmış.

Tahminen 1949 yılında Mırmır İsmail vefat etmiş. Fakir oldukları için cenazeyi kaldırmak üzere, belediye Ata Çavuş isminde birini göndermiş. Gerekli işlemi başlatacağı zaman Dilever Hanım itiraz etmiş:

‒  Cenazeyi niye belediye kaldırıyor? Bizim paramız var, gerekeni yaptırırım…

Ata Çavuş emin olmak için görmek istemiş:

‒  Madem öyle getir parayı da göreyim.

Bir büyük çaydanlık getirmiş. İçi bozuk para doluymuş. Ata Çavuş çaydanlığı ters çevirerek yere dökmüş; kimi kirtişli, kimi delikli demir paralar yığılmış. Ancak, dikkatle bakınca paraların çoğunun tedavülden kalkan artık geçersiz paralar olduğunu görmüş. Ata Çavuş durumu Dilever Hanım’a anlattıktan sonra kapı önünde merakla bekleşen çocukları çağırarak (İçlerinde bu hikâyeyi anlatan Yaşar Yeniçerioğlu’nun ablası da varmış) onlara şöyle tembih etmiş:

‒  Çocuklar oturun şuraya… Bakın şu gösterdiğim paraların benzerlerini ayırın, onları bana verin. Diğerleri sizin olsun, paylaşın, oynarsınız.

Yıllardır, yardım amaçlı, fitre ve zekât olarak verilen paraları herhalde “ölümlük” diye saklamış olmalılar. Zamanla fakirliği öyle yaşamışlar ki, karı-koca saflıkla veya yeniden elimize geçmez belki korkusu içinde komşulardan gelen yemeklerden artanları üst üste aynı kap içinde biriktirirlermiş. O biriktirdiği yemeklerinin kurtlandığı bile olurmuş.

Cenazeye, Dilever Hanım’ın görümcesi Mırmır İsmail’in bacısı da gelmiş. Gerekli işlemler yapılıp kaldırılmış. Çocukları olmadığı için oturdukları ev görümcesine kalmış. Dilever Hanıma sokağın tam köşesine bir odalık yer vermişler ve Yeniçeriler Sokağı’na da bir kapı açmışlar. Dilever Hanım yıllarca (ölünceye kadar) bu tek odalık evde yaşamış.

Bu hikâyeyi anlatan ablam, 1959 yılında gelin olduğunda Dilever Hanım hâlâ o tek odalı yerde yaşıyormuş. Gelin olup gittiği için ondan sonrasını bilmiyor. Burada Yaşar Bey ekliyor:

‒  O yıllarda ben 6 yaşında idim, ama bir türlü hatırlayamadım.

Mahalle bizim mahallemizdi, üstelik Atatürk ilkokulunda okurduk, dolayısıyla çevreyi az çok bilirdik, şöyle dedim:

‒ O kapıdan zaman zaman beli kambur yaşlı bir kadının girip çıktığını adına da Diilever Bacı denildiğini hatırlıyorum...

Yaşar Bey devam etti. Mahallenin çocukları ona Dilever Teyze derlermiş.  Dilever Hanım çok iyi bir kadınmış. İslamiyet’i de çok iyi yaşarmış. Dininde diyanetinde biri imiş... Karaelbistan köyünden Fadime nenemin (Babaannem) yanına çok gelirmiş, derdini döker, ağlayarak şunları söylermiş:

‒  Müslüman oldum, elhamdülillah. O bakımdan mutluyum. Ama çok perişanlık çekiyorum. Fakirlik yaşıyorum. Herkesin eline kaldım. Orada çok zengindik. Babamın her şeyi vardı. Onu bıraktım geldim. Babam gitme dedi, amma sevgimden vaz geçemedim, sözünü dinlemediğime pişman olduğum zamanlar çok oldu...

       

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Bilgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.

01

Münip Özatay - Ben silver teyzeyi iyi tanırım her cuma anam ona sadaka gönderirdi bazalda akşam yemeklerinden salardı kör Yahya’nın evinin alt tarafında yalnız yaşardı topal kimsesiz ve Müslümanlığa düşkün bir kadındı tapasanların şerifbacı anam ve dikecek bacı bazı kadınlar cuma günü toplanırlardı bende öyle biliyorum münip

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 15 Ekim 17:32