PARTİLER VE İNSANLAR

Daha önceleri arka arkaya yazdığım iki makalemin adları şöyleydi: “İdeolojiler ve İnsanlar”, “Dinler ve İnsanlar”. Hemen akabinde, kurguladığım mantıksal örgü ve insicam bozulmasın diye üçüncü olarak da; “Partiler ve İnsanlar” başlıklı bir makale yazmayı düşünüyordum ama araya giren başka konulardan dolayı yazmak bugüne kaldı.

Diğer iki makalemde; temel prensiplerin özü üzerine yazdığım giriş paragrafları ve bu paragraflarda yaptığım analizler ve ulaştığım yargılar, aşağı yukarı bu makalem için de geçerlidir. Sadece; “İdeolojiler” ve “Dinler” yerine, “Partiler” kavramını koymak, meselenin anlaşılması bakımından hemen hemen yeterli olacaktır. Şöyle ki;

Dikkat ederseniz makalemin başlığında; “Partiler” kavramını öne, “İnsanlar” kavramını da sona aldım. Bunu bilinçli yaptım. Çünkü zaman içerisinde özellikle “ideolojik partilerin” insanları (mensuplarını) nasıl esir aldığını, kendisine nasıl mahkûm ettiğini gördüm. Hele de bu ideolojiler “-izm”e dönüştüğünde ya da dönüştürüldüğünde; “zihinsel köleciliğin” nasıl ortaya çıktığına şahit oldum. İşte o zaman “-izm”ler (ideolojiler), Cemil Meriç’in ifâdesiyle; “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olmaktan kurtulamadılar.

Aslında “İnsanlar” kavramını öne almalıydım. Çünkü işin tabiatı gereği fail olan, özne olan, aktif olan, müessir olan, etkin olan insandır ya da insan olmalıydı. Doğrusu da budur. Aklî, mantıkî, ilmî tarafı da böyledir. Ama pratikte böyle olmadı!.. Partiler; insanların yerine geçti ve onların rollerini üstlendi, insanlar da; partilerin yerlerine geçti ve onların rollerini üstlendi. Yani, partiler fail, özne, aktif, müessir,  etkin ve her şey; insanlar ise partiler karşısında nesne, pasif, müesser, edilgen ve hiçbir şey oldular. Bu böyle olmamalıydı, ama oldu. Çünkü böyle bir oluşum, eşyanın tabiatına aykırıydı. Varlığa zulüm, bir şeyin olması gereken yerde olmaması hâlidir. Varlığa adâlet ise, bir şeyin olması gereken yerde olması hâlidir. İşte hatlar karışır, üst geçitle alt geçit, sapla saman birbirine karıştırılırsa eğer; o zaman bir şey (partiler-insanlar) olması gereken yerde olmaz, olmaması gereken yerde olur. Hâlbuki taş yerinde ağırdır…

Tabiî olmayan şey ise; insanların particilik nokta-i nazarından siyasal tercihlerinin zaman içerisinde “-izm”e dönüşerek, bunların esiri ve mahkûmu olmasıdır. İşte böyle olunca da; ister istemez bu noktadan sonra fanatizm başlıyor, holiganizm başlıyor. Ve gittikçe bu durum, dogmatizme ve taassuba dönüşüyor. Artık işin içinden çıkılamaz bir hâl alıyor. Artık biz partileri değil, partiler bizi yönetmeye başlıyor. Zihnimiz donuklaşıyor, aklımız tutuluyor, dimağımız çalışmıyor, idrakimiz mefluç oluyor. Böyle bir kafa yapısından da artık bir şey beklemek zâid hâle geliyor. Çünkü böyle bir kafa yapısı, bundan sonra beyaza siyah diyecektir; siyaha da beyaz diyecektir…

Artık insanoğlu iflah olmaz bir noktadadır. Düzelmesi hiç de kolay değildir. Çünkü O, belki farkında değildir ama artık “zihinsel bir köledir”, bir esirdir, bir mahkûmdur. Partisinin mahkûmudur, duygularının mahkûmudur, en’aniyetinin (benlik duygusu-ego santrizm) mahkûmudur, hevâ ve hevesinin mahkûmudur. Ne yaparsanız yapın boş, ne söylerseniz söyleyin boş, ne kadar aklî ve ilmî delil getirirseniz getirin, yine de fayda etmeyecektir. İsterseniz kılı kırk yarın, isterseniz kırk dereden su getirin, yine sonuç alınamayacaktır. Bu patolojik bir durumdur, psikolojik bir vak’a ve saplantıdır. Psikolojik saplantıları, hele de bu ideolojik ve politik orijinli saplantılar olursa; tedavi etmek bir hayli güçleşir. Böyle insanlara lâf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur…

“Parti” kavramı; Fransızca etimolojik olarak kısım, parça demektir. Epistemolojik olarak ise; benzer siyasal düşüncelere sahip olan insanların, bir program dahilinde bir araya gelerek ülkeyi yönetmek için oluşturdukları örgütsel yapılardır. Arapçada da fırka, hizib (p) hemen hemen bu anlamlarda (kısım, parça, grup, gruplaşma) kullanılır. Meselâ bizim yakın siyasal tarihimizde bir zamanlar “İttihat ve Terakki Fırkası” ve “Serbest Cumhuriyet Fırkası” vardı. “Hizib” (p) kelimesinin aynı zamanda “taraftar” anlamı da vardır. Kur’an’da “Hizbullah” ve “Hizbu’ş-şeytân” kavramları geçer. Hizbullah kavramı Kur’an’da; “Allah’ın dostları, Allah’ın taraftarları” anlamında müspet mânada kullanılır. Hizbu’ş-şeytân kavramı ise; “Şeytan’ın dostları, Şeytan’ın taraftarları” anlamında menfi mânada kullanılır. Kur’an’da “Fırka” kavramı da birçok âyette geçer. İşte onlardan bir tanesi: “Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.” (En’âm, 159).

Görüldüğü gibi parti olsun, fırka olsun, hizip olsun bütün bu kavramların linguistik, semantik, etimolojik ve epistemolojik olarak yapı ve muhteviyatlarında hep taksim olma, parçalanma, bölünme, gruplaşma, taraf tutma gibi olgular kaçınılmaz olarak vardır. Bir açıdan bakıldığında bu durum, ontolojik ve anlaşılır bir durumdur. Çünkü Allah, inançların ve düşüncelerin “tek tipliliğini” hiçbir zaman murad etmemiştir. İnsanları inanç ve düşünce seçiminde özgür ve serbest bırakmıştır. Sadece hakkın ve hakikatin tarifini yapmış, insanların hakikate ulaşmalarını sağlamak için ellerine anahtar mahiyetinde pusulalar vermiş, söz ve eylemlerinin sonuçları hakkında da kendilerini bilgilendirmiştir. Yoksa kendisinin ifâde ettiği gibi istese, bütün insanları inançta ve düşüncede “tek tip” yaratabilirdi. Ama ne hikmetse Allah’ın dayatmadığını ve zorlamadığını, insanlar birbirlerine dayatıyorlar ve zorluyorlar. Kendileri gibi inanmayanları ve kendileri gibi düşünmeyenleri,  en acımasız şekilde “aforoz” ediyorlar. Belki de bu tür insanlar hiç farkında değillerdir ama yaptıkları zımnen ve fiilî olarak “ilâhlık” taslamaktan başka bir şey değildir. Çünkü Firavun da halkına ve insanlara böyle davranıyordu; onları da kendisi gibi inanmakta ve kendisi gibi düşünmekte zorluyor ve dayatıyordu.

Onun için asıl olan bu (taraf tutma) değildir. Asıl olan, insanların nerede duracağı ve nerede (neyin, kimin yanında) yer alacağıdır. Yani sorun, bir “duruş” sorunsalıdır. Başka bir ifâde ile niyet ve zihniyet olarak Âdem’in tarafında mı, Şeytan’ın tarafında mı; Musa’nın tarafında mı,  Firavun’un tarafında mı yer alınacaktır? Ya da İbrahim’in temsil ettiği zihniyet ve misyonun mu taraftarı olunacak, yoksa Nemrut’un temsil ettiği zihniyet ve misyona mı hizmet edilecek? İşte insanlar netice itibariyle ve özgür iradeleriyle buna karar verecekler ve verdiği kararların sonuçlarına da gerek bu dünyada, gerekse diğer dünyada kaçınılmaz olarak katlanacaklardır. Kimse, ama hiç kimse; ne pahasına olursa olsun bu durumu hiçbir zaman göz ardı etmemelidir. Onun için karar vermeden önce bu konular üzerinde çok iyi, ama çok iyi düşünülmeli ve hüsrana uğramamak için, kaybedenlerden olmamak için derin derin tefekkür edilmelidir.

Partiler, anlambilim itibariyle kökleri çok eskilere dayansa da; bugünkü mânada 19.yy.’dan itibaren kurulmaya ve kullanılmaya başlanmıştır. Partiler, demokrasilerde olmazsa olmaz siyasi kurum ve teşkilâtlardır. Ülkemizde de birçok siyasi parti vardır. Bu partilerin de birçok üyesi, taraftarı ve kendilerine oy veren mensupları vardır. Aslında partiler amaç değil, amaca giden yolda amaca hizmet eden birer araçtır. Ne var ki bizde tersi oluyor. Parti liderlerinin de ebedî değil, fâni olduğu hep gözden uzak tutuluyor. Sanki bir nevi onlara “hiç ölmeyeceklermiş” gibi muameleler yapılıyor. Zâten bizim yakın siyasal tarihimizde de, geleneksel olarak kendilerine “ölümsüzlük” ve “ebedî şef” pâyesi verilen siyasi liderler vardır. İşin ilginç tarafı, bizim geleneksel din kültürünün mezhebî kodlarında da bir “kült” olarak bu “ölümsüzlük” olgusu vardır. Ehl-i Sünnet’te “Mehdîlik”, Ehl-i Şia’da “Kayıp İmam” inancı bu minvâl üzeredir. Bu bakımdan bu anlayış, yakın ve uzak tarihimiz itibariyle bize pek de yabancı değildir.

Bütün bunlara rağmen, demokratik rejimlerde siyasi partiler olacaktır ve iktidara gelerek ülkeyi yönetmek için birbirleriyle yarışacaklardır. Hatta bu mânada mevki, makam, menfaat ve siyasi rant devşirmek saikiyle değil de; ‘eğer varsa’, iyi niyet ve hâlisâne duygularla taşın altına elini koyarak sorumluluk üstlenenleri de tebrik etmek gerekir. Ancak bizde demokrasi kültürü tam olarak oluşmadığı ve gelişmediği için, Sosyoloji, Sosyal Psikoloji ve Siyaset Sosyolojisi açısından bizim toplum ve bizim insanlar; umumiyetle parti tutmayı, neredeyse din tutma gibi telakki ediyorlar. Hatta daha ileri gidiyorum; tuttuğu partiye ve onun liderine atfettiği önem ve değeri, mensup olduğu dine ve onun sahibine o kadar atfetmiyorlar. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, insanların din ve din gününün sahibi hakkındaki sözde söylemlerine değil de; taraftarı oldukları partiler ve liderleri hakkındaki tutum ve davranışlarına bakmak yeterli olacaktır.

Öyle ki; yapılan siyasi parti tartışmalarına ve seçimlerde olan bitenlere bir bakınız, ne demek istediğim kolaylıkla anlaşılacaktır. Hatta partilerini ve liderlerini korumak ve kollamak için, neredeyse onları kutsayarak , tabulaştırarak ve dokunulmaz kılarak; hak, hukuk, adâlet, hakikat, edep, âdap, usûl, erkan, saygı, muhabbet, tatlı dil, yumuşak üslup kullanmak gibi hiçbir âdâb-ı muaşerete uyulmaksızın, doğru sözün ve haklının hakkını teslim etmeksizin, bir cedelleşme, bir inatlaşma, mutlak galip gelme duygusu ve egosantrik (ben merkezci) bir yaklaşımla ve dahi   kavga etme üslubuyla ne pahasına olursa olsun muhataplarını ve rakiplerini mağlup etmek için; baskı, şiddet, hakaret, iftira, yalan, dolan, suçlama gibi her türlü argümanı ve enstrümanı kullanarak canhıraş biçimde ölümüne tartışanlar ve vuruşanlar, söz konusu kendi dinleri ve bu dinin sahibi olunca hiç de bu kadar gayretkeş olmuyorlar, hiç de bu kadar fedâkâr ve cefâkâr olamıyorlar!..

Sizce bunun sebebi nedir acaba?

26 Eylül 2020

İlhan AKAR

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.