KAVRAMLARLA ALDATMAK! – 5

Bu başlıkla; insanları aldatmak için kavramların nasıl manipüle edildiğinden hareketle, son üç haftadır “ALLAH”, “ADÂLET” ve “DEMOKRASİ” kavramlarının üzerinde önemle durmuş ve bu kavramları analiz etmeye çalışmıştık. Bu haftaki yazımızda da; “özgürlük” kavramı üzerinde durarak, bu kavramı analiz etmeye çalışacağız.

ÖZGÜRLÜK:

Özgürlük, eski adıyla hürriyet. Olmazsa, olmaz bir kavram. Varlığın (insan) ontolojik olarak fıtratında var olan bir kavram.  Sünnetullah gereği varlığı anlamlı ve değerli kılan bir kavram. Özgürlük olmadığı zaman varlığın var olmasının anlamını ve değerini yitirdiği kavram. Sadece ve sadece mutlak varlığa (Allah’a) râm olunduğunda gerçek mâna ve hüviyetine kavuşan kavram…

Hele de söz konusu varlık insan olduğunda; son derecede stratejik bir önem arz eder, özgürlük ya da hürriyet kavramı. Aynı zamanda insanların manipüle edilerek, onları aldatmak için de içi boşaltılarak kullanılan bir kavramdır, özgürlük ve hürriyet kavramı.

Allah, insanların özgürlüğüne o kadar büyük bir önem ve değer atfediyor ki; kendi dinini seçerken dahi insanoğlunu özgür ve serbest bırakıyor. Neden böyle yapıyor? Çünkü serbestçe seçsin ki, seçtiğinden de sorumlu olsun ve gerektiğinde de sonuçlarına katlansın diye. İnsan cüz’î irade (özgür seçim) konusunda tamamen serbesttir ama, küllî irade (Allah’ın mutlak özgür iradesi) karşısında mutlak bir özgürlüğe sahip değildir.

İlk etapta bu duruma bakıldığın da; paradoksal olarak sanki insanoğlunun özgürlüğü kısıtlanıyor gibi algılanabilir ama, aslında ve özünde böyle değildir. Çünkü Allah’ın mutlak özgürlüğü ve küllî iradesi ile, insanın izâfi özgürlüğü (göreceli, relatif, sınırlandırılmış özgürlük) ve cüz’î iradesinin mukayesesi yapılamaz. Bu imkânsızdır, muhâldir. Çünkü mantığın prensiplerine göre kıyas yapılabilmesi için; kıyas yapılacak objeler, nesneler, olay ve olguların aynı cinsten benzer ve ortak özellikler göstermesi gerekir. Yani, âmiyâne tâbirle armutlarla elmalar kıyaslanamaz.

Bu bakımdan Allah’ın mutlak özgürlüğü ve iradesi ile insanın özgürlüğü ve iradesi aynı ve benzer şeyler değildir. Allah’ın iradesi ve özgürlüğü sınırsızdır ve dahi âlemdeki (kâinat-evren) tüm eşyayı (varlığı) kuşatmıştır. İnsanın iradesi ve özgürlüğü ise, var edilen varlıklar dünyası ile sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma, insanın özgürlük potansiyelinden ve miktarından bir eksiltme yapmaz. Bilâkis kendisine bahşedilen bu özgürlük nimeti ve bu nimetin miktar ve potansiyeli insanoğluna yeter de artar da. Yeter ki insan, bu muazzam nimetin kadrini kıymetini iyi bilsin ve doğru zamanda, doğru yerde yerli yerince kullansın! Allah’ın, insanoğluna zaman zaman çeşitli konulardaki tavsiye ve telkinleri de; cüz’î irade bağlamında onun özgürlüğüne yapılan bir müdahale değildir, bilâkis insanın iyiliği için bir pusula mahiyetindedir.

Özgürlük kavramı konusunda; Jean Paul Sartre’ın ‘existentialism (varoluşçuluk)’ felsefesindeki “öz”deki özgürlüğe yaptığı atıf ile, Jean Jacques Rousseau’nun ‘toplum sözleşmesinde’ mevcut olan “doğa” olgusundaki özgürlüğe yaptığı atıf aslında çok değerlidir. Çünkü benim yukarıda özgürlük kavramı adına belirttiğim; “varlığın ontolojik olarak fıtratında var olan kavram” öngörüsü ve önermesi, bana göre bunlar ile (Sartre ve Rousseau’nun düşünceleri) birbirine çok benzemektedir.

Ancak, J.P. Sartre’ın toplum içindeki insan için ‘sınırsız özgürlük’ arayışları bir fanteziden ibarettir ve sonuçta zâten  fanteziden öteye de geçememiştir. Çünkü Sartre,  toplumdaki ‘sorumluluk’ olgusu ve gerçekliğiyle ister istemez yüz yüze gelmekten kurtulamamıştır. Yine aynı şekilde J.J. Rousseau da, ‘sosyal mukavele’ çerçevesinde bizâtihi insanların kendi elleriyle oluşturdukları ‘eşit ve âdil kurallar’ manzumesiyle realize edilen demokratik yapılarda ancak gerçek özgürlüklerin yaşanabileceğine kanaat getirmiştir.

Diğer yandan Nurettin Topçu da, bir toplum içinde yaşayan insanların, en azından temel ihtiyaçlarının karşılanması nokta-i nazarından birbirlerine muhtaç ve bağımlı olma zorunluluğundan hareketle, bu durumu ‘gönüllü kölelik’ olarak nitelemiştir. Aynı şekilde temel eserlerinin başında gelen “Varlık ve Oluş” adlı kitabında ve diğer eserlerinde de Hilmi Ziya Ülken; varlık dünyasında insanın kendini özgür olarak hissedebilmesi için, mutlaka aşkın bir varlığa (Allah) bağlanması/inanması gerektiğine dair bir zaruretten bahsetmiştir. O’na göre özgür olabilmenin ön şartı; ‘inkâr’ değil, ‘iman’dır. Bu da insanın kendine, topluma ve Allah’a karşı olan sorumluluğunun gereğidir.

Görüldüğü gibi birçok felsefeci ve düşünür, özgürlük kavramı üzerinde önemle durmuş, bu kavramı anlamaya ve çözümlemeye çalışmış, hatta bazıları ideolojik ve fantastik olarak sınırsız özgürlük arayışları içerisine girmiş olmasına rağmen; -her ne kadar bu sınırsız özgürlük söylemleri de kulağa çok hoş gelse de-, aslında varlıklar âleminde bunun asla mümkün olamayacağını fark eden düşünürler; nihayetinde sorumluluk bilinci, bir toplumda ortak yaşamın getirdiği zaruretler ve varlıklar dünyasında varlık olmanın beraberinde getirdiği zorunlu sınırlandırmalar sebebiyle; aslında sınırsız özgürlüklerin pratikte mümkün olamayacağını hem kendileri görüp öğrenmişler, hem de bize öğretmişlerdir. Peki, bu durum bir kölelik midir? Hayır, bu zorunlu bir determinizmdir. Varlıklar âlemindeki tüm varlıkların iyiliği, huzuru ve mutluluğu içindir. Yeter ki; âdil düzenler ve âdil yönetimler olsun!.. Yeter ki; varlık olarak da her varlık hakkına razı olsun!..

İşte birileri; insanları istismar ederek sömürmek için, bu özgürlük kavramının içini boşaltarak kulağa çok hoş gelen sınırsız özgürlük sloganları, reklam ve propagandalarıyla insanları her konuda aldatmakta ve kandırmaktadırlar. Maalesef insanlar da, özellikle gençler de buna alet olmakta ve bu tuzağa düşmektedirler. Çünkü kötü niyetli insanların hedefi; özellikle kız-erkek olarak gençlerin tamamıdır. Bu tuzağa düşüldükten sonra da; oluşan ve gelişen olayların olumsuz sonuçlarından dolayı, tuzağa düşen gençler ve aileleri hep birlikte nice acılar yaşamaktadırlar. Tuzağa düşüldükten sonra her şey anlaşılmıştır ama, artık iş işten geçmiştir. Yaşanan acıların, hicranların ve gözyaşlarının telâfisi, belki de artık mümkün değildir. Âmiyâne tâbirle söyleyecek olursak; atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir!..

29 Ağustos 2020

İlhan AKAR

NOT: Haftaya devam edecek…

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.