KAVRAMLARLA ALDATMAK! - 1

Öteden beri hep dikkatimi çekmiştir “kavramlarla aldatmak!” konusu. Geçen haftaki makalemde, iletişim ve bilim  için bir dildeki kavramların ne denli...

Öteden beri hep dikkatimi çekmiştir “kavramlarla aldatmak!” konusu. Geçen haftaki makalemde, iletişim ve bilim  için bir dildeki kavramların ne denli önemli olduğundan bahsetmiştim. Bu haftaki yazımda da, bazı kavramlar kullanılarak insanların nasıl aldatıldığını irdelemeye ve analiz etmeye çalışacağım.

Bir dilde kullanılan kelime ve kavramların lugavî (lügat/sözlük) ve ıstılâhî (terim) olarak anlamlarını, linguistik ve semantik olarak yapılarını, etimolojik ve epistemolojik olarak ihtiva ettiği mânalarını bilmez isek; o zaman her türlü manipülasyona, spekülasyona ve istismara açık hâle geliriz. Birileri de  bu kavramların içini boşaltarak, insanları aldatmak için ellerinden ne geliyorsa onu rahatlıkla yaparlar.

Bu aldatma konuları da; ideolojik, teolojik, politik, ekonomik, etnik, estetik ve benzeri  birçok konuda olabilir. Şimdi bunların bazılarından bazı örnekler vermeden önce; konunun daha iyi anlaşılması için, insanların aldatılmasında kavramların nasıl manipüle edilerek tedavüle sokulduğuna ve servis edildiğine de dikkat çekerek, özellikle söyleyeceklerimin altını da çizerek, bazı hususları belirtmek istiyorum.

O da şudur:

Kim ki; ya da hangi çevreler ki; özellikle belirli kavramları sürekli olarak gündeme getiriyor ve sürekli olarak gündemde tutuyorlar ise; olur olmaz Allah’ın her günü ağızlarına pelesenk edip sakız gibi çiğniyorlarsa, o kimselere ve o çevrelere mutlaka ve özellikle dikkat edin! Bunları söylerken ne kadar samimidirler? Ne yapmaya çalışıyorlar? Amaçları nedir? Söylemleri ve eylemleri birbirleriyle uyumlu mu? Söyledikleri ile yaptıkları/yaşantıları arasında bir uyum, bir tutarlılık var mı? Bunları çok yakından takip edin, araştırın ve sorgulayın.  Hatta bir formülasyon olarak söylüyorum; yaptıklarının tersini yapmaya çalışın! Bakınız, o zaman göreceksiniz ki; büyük ölçüde doğru yoldasınız!..

Meselâ; her gün Allah’tan bahsedenler, Allah kavramını hiç ağızlarından düşürmeyenler; kendi özgün hayatlarında ve insanlarla olan beşerî münasebetlerinde, Allah’ın emir ve yasaklarını (sadece namaz, oruç değil; her konuyla ilgili olarak,  Kur’an’daki tüm emir ve yasaklar dâhil) acaba ne kadar yerine getiriyorlar?

Meselâ; ağızlarından adâlet kavramını hiç düşürmeyenler, kendi özgün hayatlarında diğer insanlara karşı acaba ne kadar âdil davranıyorlar?

Meselâ; demokrasiyi ağızlarına pelesenk edenler; yönettikleri ve idare ettikleri kurumlarda, örgütlerde, partilerde ve şirketlerdeki  insanlara acaba ne kadar demokratça davranıyorlar?

Meselâ; özgürlük kavramını sürekli olarak gündemde tutanlar; gerçekten ellerine yetki, güç ve imkân geçse, sevmedikleri diğer insanlara ve gruplara acaba ne kadar özgürlük alanları bırakacaklar?

Meselâ; barış kavramını ağızlarında her gün sakız gibi çiğneyenler; ellerine yetki, güç ve imkân geçse, acaba memleketi güllük- gülistanlık mı yapacaklar, yoksa ülkeyi kan gölüne dönüştürüp, arsızca; “- bakın gülün de rengi kırmızı, kanın da…” diyerek güllük- gülistanlık güzellemeleri mi yapacaklar? Ve ayrıca bunlar, ülkede kaç tane darağacı kurmayı plânlıyorlar acaba? Muhtemelen sayısal olarak bunların da plânını yapıyorlardır herhâlde.

Meselâ; milliyetçiliği kimseye bırakmayanların yaşantılarına bir bakın bakalım; gerçekten övündükleri, öykündükleri atalarının töre ve geleneklerine uygun bir hayat mı yaşıyorlar; yoksa tam bir modernist,  kapitalist Batıcı gibi mi yaşıyorlar? Ataları Oğuz Kağan, Mete Han, Bumin Han, Alparslan, Ertuğrul Bey, Osman Bey, Fatih, Yavuz, Kanuni mezarlarından kalkıp gelseler; kendilerinin izinden gittiklerini iddia eden bu zamâne torunlarına ne derlerdi acaba? Kendilerinin izinden mi gidiyorlar, yoksa ‘binmişler bir alâmete gidiyorlar kıyâmete’ misâli bir takım meçhûl/mâlûm güçlerin peşine takılmış, bilinmez/bilinir bir sona/akıbete doğru hızla sürükleniyorlar mı?

Yoksa birçoklarında görüldüğü gibi, siyasi bir rant uğruna; içi ve ruhu boşaltılmış vatan, millet, Sakarya nutuklarıyla ve dahi “aylardan Ağustos, günlerden Cuma; bozkurtlar ordusu geçti hücuma…” güzellemeleriyle, bu zamanda hâlâ sloganik bir zihniyetle hamâset nutukları atarak, hem kendilerini hem de başkalarını  kandırmaya mı çalışıyorlar acaba? Ama unutulmasın ki; bu sloganlar ve nutuklar artık mazide kaldı. Çağ; bilim, teknoloji ve uzay çağıdır. Bu çağa ayak uyduramayan milletler ve devletler, tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdurlar. Onun için bırakınız artık insanların akılları ve zekâlarıyla alay etmeyi de; çok çalışarak, çok üreterek bu vatana, bu millete gerçek mânada hizmet etmeye bakınız! Yine unutmayınız ki; insanlar, en az sizin kadar akıllı ve zekidirler!..

Bakınız, büyük âlim/bilim insanı Prof. Dr. Fuat Sezgin ne diyor: “- Bütün hücrelerimin dinlenmeye o kadar ihtiyacı var ki, anlatamam! Ancak bunu hissettiğim her defasında, İslâm âleminin durumu ortadayken dinlenmeye hakkım olmadığına kendimi bir kez daha ikna ediyorum. Ben kabirde dinleneceğim. “ Rahmetli, 70’li yaşlarına gelinceye kadar günde 17-18 saat çalışır, bu yaştan 90’lı yaşlarına gelinceye kadar da günde 13-14 saat çalışırdı. Hatta yemek yemeyi dahi zaman israfı olarak değerlendirirdi. Kendisi 27 dil bilirdi. Eserleri ortada duruyor. İşte vatana, millete, İslâm âlemine ve insanlığa hizmet böyle yapılır. Öyle hikâye ve masal anlatarak, slogan ve nutuk atarak, lafazanlıkla milleti uyutarak değil!..

Meselâ, alın solcu, sosyalist, komünist geçinenleri; bunların da yaşantılarına bir bakın bakalım, gerçekten ideolojilerinin “namuslarını” ne kadar koruyabilmişler? Yoksa onlarda mı düşman oldukları ideolojinin (kapitalizm) kucağına düşmüşler? Yoksa diğerleri gibi onlarda mı eklektik bir yapıya bürünerek; “modernist romantik sosyalist kapitalist”  oldular? Artık bu nasıl bir şeyse? Ölümüne savundukları ideolojilerinin babalarını, önderlerini, liderlerini yani Marks’ı, Lenin’i, Stalin’i, Mao’yu mezarlarından çıkartın getirin bakalım; bu zamâne torunlarına ne diyecekler? Soruyorum: 6. Filo nerede, 6. Filo? Yoksa 6. Filoya yüklediğiniz misyon tarih mi oldu?

Meselâ, alın Kemalistleri; siz gerçekten bunların “Atatürkçü” olduklarına inanıyor musunuz? Atatürk’ün değerlerine ve yaptıklarına bir bakın, bir de bunların yaptıklarına ve yaşantılarına bakın. Hiç aralarında paralellik var mı? Mustafa Kemal’i anıtkabirden uyandırın getirin bakalım; adını kullanarak istismar edenlere ne diyecek, ne yapacak?

Alın Müslümanları; söylediklerine ve yaşadıkları hayatlarına bir bakın bakalım; inandıkları Allah, din ve kitap hayatlarının neresinde, ne kadarını hayatlarına taşımışlar ve bunlar müspet mânada yaşamlarını ne kadar etkileyerek tanzim etmiş? Allah’ın resûlleri; Hz. İbrahim, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (hepsine selâm olsun) dirilip gelseler; yine Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Halit b. Velid, Ammar b. Yasir, Bilal, Selman, Hacer, Meryem, Hatice, Ayşe, Fatıma, Sümeyye (hepsinden Allah razı olsun) mezarlarından kalkıp gelseler; acaba bugünkü Müslümanlara ne derlerdi?

Şimdi hepimiz doğru oturup, doğru konuşalım! Dürüstçe ve samimice kendimizi sorgulayalım! Bunu yaparken de, tüm ideolojik ve teolojik önyargılarımızdan uzaklaşarak yapmaya çalışalım bakalım! (İnsanları tanıdığım kadarıyla pek ihtimâl vermiyorum ama, en azından bir deneyelim)…

Samimiyetle söyleyin bakalım; yukarıda yazdıklarım doğru mu, yanlış mı? Doğru diyorsanız eğer; o zaman hiçbirimizin yatacak yeri yoktur? Doğru olduğunu bildiğiniz ve düşündüğünüz hâlde; herhangi bir saikle bile bile bunu kabûl etmiyorsanız, gizliyorsanız, hakkın  ve hakikatin yanında durmuyorsanız, hakikatin üzerini örtüyorsanız eğer; bilmiyorum o zaman size ne demeli, ne yapmalı!..

O zaman söyledikleri ve yaptıkları bir olmayan; inandıkları ve savundukları din, ideoloji, fikir, düşünce ve görüşleri hayatlarına taşımayan; savundukları şeyler ile yaşantıları birbirleriyle uyumlu olmayan, örtüşmeyen insanların hâllerine, sıfatlarına, adlarına ne denilir; inanın ki söylemeye dilim varmıyor? Artık herkes kendisi için, kendi durumunu ve konumunu tarif etmek için uygun bir sıfat ve ad bulur herhâlde! Bunu da sizin engin bilgi, tecrübe ve zekânıza bırakıyorum, vesselâm!..

01 Ağustos 2020

İlhan AKAR

NOT 1 : Çok az da olsa; yukarıda zikrettiğim kavramlarla bağlantısı olanlar arasında samimi olanlar, özü sözü bir olanlar, savunuları ve yaşantıları paralel olanlar yaptığım bu yorumlardan müstesnadır.

NOT 2 : Haftaya devam edecek…

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.