KAVRAMLARIN ÖNEMİ

Hep dikkatimi çekmiştir “kavramların önemi” konusu. Bilindiği gibi bir dildeki/lisandaki kavramlar son derece önemlidir. Çünkü dildeki kavramları çıkarın, alın; geriye pek fazla bir şey kalmayacaktır. Böyle bir durumda insanların sağlıklı bir şekilde birbirlerine düşüncelerini aktarabilmeleri, fikir ve duygularını paylaşabilmeleri bir hayli zorlaşacaktır. Ya da konferanslarda, panellerde, sempozyumlarda, eğitim kurumlarında, okullarda, dershanelerde; hülâsa hayatın her alanında insanlarla iletişim kurmak çok sıkıntılı hâle gelecektir.

İnsanlarla iletişim kurulabilmesi için de; dilin/lisanın diğer unsurlarının yanın da, kavramlar açısından da ortak bir payda da buluşulması gerekir. Yoksa âmiyâne tâbirle herkes ayrı telden çalar, ayrı dünyalarda yaşar ve havanda su dövülmekten başka bir şey yapılamaz. Yine herkesin bildiği gibi bu konuda  başka bir tâbir daha vardır; insanlar konuşa konuşa, hayvanlar ise koklaşa koklaşa anlaşır…

Ama konuşmaktan, iletişim kurmaktan amaçlanan şey; bir şekilde muhatap ile temas kurmak olarak anlaşılıyorsa eğer; zâten modern zamanlardaki gidişat,  bu anlayışa/bu konsepte  doğru hızla evrilmektedir. Sosyal medyadaki kısaltmalar ve emojiler; bu tür bir ihtiyacı rahatlıkla karşılamaktadır, aynen “ilkel (primitif)” toplumlarda olduğu gibi. Yani ilkel çağlarda insanlar birbirleriyle haberleşirken, birbirleriyle temas kurarken; mağara duvarlarına çizdikleri resimler, semboller  ve şekiller, ateş yakarak oluşturdukları dumanlar, ıslık çalmalar ve el çırpmalar gibi yol ve yöntemlerle bu işi yapıyorlardı. Şimdi de birkaç harften oluşan kısaltmalar ve emojiler yoluyla insanlar; birbirleriyle temas kurmaya,  birbirlerine meramlarını anlatmaya, duygu ve düşüncelerini paylaşmaya gayret sarf ediyorlar.

Bir fikri, bir düşünceyi, bir bilgiyi, bir duyguyu muhataba doğru bir şekilde ifâde edebilmenin; muhatabın da bunları doğru bir şekilde anlayabilmesi ve algılayabilmesi için   ortak bir paydada buluşulabilmenin, bu buluşmanın gerçekleşebilmesi için de; dildeki kavramların ne kadar önemli olduğunu bir akademisyen olarak nacizâne bilen ben, daha dersler ilk başladığında mutlaka bir iki haftalık dersimi kavramlara ayırır; bu kavramları da  etimolojik ve epistemolojik olarak analiz eder; yol, yöntem ve tarz olarak meramımı  öğrencilere anlatmaya çalışırdım.

Ancak, Türk Eğitim Sistemi’nin yapısı ve öğrencilerin geliş kaynakları itibariyle hazır bulunuşluklarının yetersiz oluşu sebebiyle; konuların anlaşılabilmesi için bu kavramların doğru bir şekilde kavranabilmesinin -ilmin (bilimin) önemine binâen ve atfen-, usûl-i ilim (bilimsel metodoloji) açısından hayatî bir öneme haiz olduğunu hassasiyetle vurgulamama  rağmen; meselenin öneminin farkında olan birkaç öğrencim hariç, diğerleri genellikle sıkılır, gerek dersim ve gerekse mezuniyetten sonra mesleğe intisap etme sınavlarıyla alâkalı olmak üzere;  benden bir an önce sınavlarda çıkabilecek soruların  çözümüne yönelik nokta atış yapabilecekleri veri, done ve bilgilerin verilmesini sabırsızlıkla beklerler ve isterlerdi. Fakat böyle bir paradigma, benim anlayışıma göre ilim (bilim) de değildi, eğitim de değildi. Hele hele üniversite eğitimi hiç değildi. Çünkü bana göre üniversiteler; bilimin ve düşüncenin yoğun bir şekilde üretildiği merkezler olmalıydı. Orijinal bilimsel faaliyetlerin yapıldığı ve her türlü özgün fikirlerin istihsâl edildiği plâtformlar olmalıydı!..

Ama öğrenciler sabırsızdılar!.. Tahammülsüzdüler!.. Dinlemeyi ve sabretmeyi pek sevmiyorlardı!.. Hele hele olay ve olguların üzerinde derin derin düşünmeyi, olayları sebep- sonuç ilişkisi, ilintisi, bağıntısı,  illiyet bağlantısı ve korelasyonu çerçevesinde ve dahi bağlamından koparmayarak; bütün boyut ve buutlarıyla anlamak, anlamlandırmak, kavramak, özümsemek ve içselleştirerek hücrelerine yedirmek istemiyorlardı!.. Bir an önce dersten dışarıya çıkarak sigara ve kola içmeyi pek seviyorlardı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü ilgi alanları çok farklıydı, farklılaştırılmıştı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü hız ve haz felsefesine (hedonizm) alışmışlardı, alıştırılmışlardı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü hız çağında yaşıyorlardı. Yemekleri dahi ‘fast food’ ve ‘take away’ tarzındaydı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü piyasada korkunç ve acımasız bir rekabet vardı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü sınav odaklı bir eğitim sisteminin içinden gelmişlerdi!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü içinden geldikleri eğitim sistemi, onların beyinlerini sınav test sorularını çözmeye programlamış ve formatlamıştı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü sınavlarda daha fazla soru çözmek için zamanla yarışıyorlardı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü ne kadar çok doğru soru çözerlerse, ülkenin en iyi okullarına ve en iyi üniversitelerine yerleştiriliyorlardı!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü işe girebilmek ve mesleğe intisap edebilmek için, inadına yine test soruları çözmek gerekiyordu!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü resmi ideolojinin eğitim felsefesi ve eğitim politikaları düşünmeyi ve sorgulamayı pek istemiyordu!..

Ama haklıydılar (!). Çünkü İngiliz ve Amerikan eğitim felsefeleri ve eğitim politikalarının yönlendirme ve müdahaleleri ile oluşturulan böyle bir eğitim sisteminden de daha fazla bir şey beklenemezdi!..

“- O zaman; siz nasıl çıktınız böyle bir sistemden?” diye soracak olursanız eğer; ben de derim ki; “- Ben bir imalât hatasıyım!..” İşte bâzen benim gibi böyle imalât hataları çıkabiliyormuş demek ki!..

Makalemi bizzat şâhit olduğum ilginç bir olay, ilginç olduğu kadar da hicran ve hüzün yüklü bir anekdot ile bitirmek istiyorum:

İngiltere’de bir üniversite dershanesinde, bir grup Türk akademisyen arkadaşımla birlikte İngilizce dil eğitimi alıyorduk. Ortak sorunumuz bir türlü doçentlik dil sınavından geçememekti. Çünkü Türk Eğitim Sistemi’nin eğitim kurumlarındaki yabancı dil öğretimi hep başarısız olurdu. Bazı seçkin okul ve üniversiteler hariç, genel olarak hiç kimse yabancı dili öğrenemez ve o dili konuşamazdı. Gerçi Türkçe eğitimi ne kadar başarılıdır, bu da tartışılır ama…

Dersin genç bir kadın hocası olan Philippa (biraz sonra bahsedeceğim arkadaş O’na Fadime derdi. Fark ederdi, bozulurdu. Ben arkadaşı ikaz ederdim, ‘yapmayın ayıp oluyor’ diye! Daha sonraları bu arkadaş profesör olacak ve Türkiye’nin son derece stratejik bir kurumunun –fakültenin- dekanlığını yapacaktır) bize dil olarak ne tür bir ihtiyaç içerisinde olduğumuzu sordu. Bu arkadaş yanında getirmiş olduğu doçentlik dil sınavının sorularını göstererek; “ – bize bu soruları çözecek kadar İngilizce öğretin de, sizden başka bir şey istemiyoruz” dedi. Hoca şaşırdı. Sınav sorularının formatına bir baktı ve gülerek dedi ki; “- bizim böyle bir dil öğretme sistemimiz de yok, böyle bir sınav sistemimiz de!.. Biz sadece dilin her şeyini (dört temel öge: okuma-yazma-anlama-konuşma) öğretiriz, siz dili öğrenince de zâten bu soruları rahatlıkla yaparsınız” dedi. Tabii biz mahcup olmuştuk!..

Erbabı bilir. Şunu iddia ile söylüyorum ki; bugün Türkiye’deki üniversitelerde profesör olarak görev yapan birçok akademisyen hoca; ne okuduğunu anlayabilir, ne yazabilir, ne de basit bir konu üzerinde beş-on dakika konuşabilir. Hatta adını dahi doğru dürüst söyleyemeyen profesörler bile vardır. Ama bu sistemde bir şekilde sınavı geçmiş, doçent ve profesör olabilmişlerdir. Objektif ve tarafsız bir şekilde nicel ve nitel bir araştırma yapılsın, bu durum apaçık bir şekilde ortaya çıkacak ve görülecektir. Aslında burada akademisyenlerin de  suçu  yoktur. Çünkü yukarıda ifâde etmeye çalıştığım gibi sistem, ‘dil öğretememe’ üzerine kurulmuştur ne yazık ki!..

İşte maalesef, Türk Eğitim Sistemi sınav odaklı, test soruları çözme odaklı bir sistem olduğundan;  öğrencilerin derste bir ilim için kavramların ne denli önemli olduğunun farkına varıp, ilime (bilime) sevdalanmaları bu yapıda mümkün değildir. Eğer sistem olarak öğrencilerimizin ilme sevdalanmalarını başarabilseydik; onlar sora sora Bağdat’ı (şimdi ise ilmin üretildiği bütün merkezleri) rahatlıkla bulabilirler, Mecnun misâli ilmin sevdası için seve seve çöllere dahi düşerlerdi, vesselâm!..

 

25 Temmuz 2020

İlhan AKAR

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.