Elbistanlı Şengül, kaçak gitti büstü dikildi

Şengül Köker’in sosyal medyada fotoğrafını görünce yüzü aşina geldiği için “Ben bu kızı tanıyorum galiba” diyerek daha dikkatli baktım. “Hiç de yabancı değil, kimmiş acaba?” düşüncesiyle fotoğrafıyla birlikte yayımlanan ve Halit Kutça’ya gönderdiği mektubu okurken “1971 senesinde K. Maraş öğretmen okulunda yatılı olarak başladım…” cümlesi beni daha da cezbetti. Ararken sosyal medya hesabını buldum ve dikkatle incelemeye başladım. Nihayet yazı ve fotoğraflardan Elbistanlı olduğunu öğrendim. Hemen söz konusu ettiğim yazının altına “Şengül Hanım, siz Elbistanlısınız. Anne tarafından Melek Bey'in torunu, Fikri Köker’in kızı olmalısınız… Elbistan'dan selamlar.” yazıp cevap beklemeye başladım.

Aylar sonra nihayet Messenger aracılığı ile bana ulaştı ve yazışmaya başladık. Tahminim doğruymuş. Şengül Köker, Elbistanlıymış. Babası, kendisinin ifadesi ile Kökerlerin müftülü kolundan Mehmet Fahreddin oğlu “Toprak ağalarından” Fikri Köker, annesi Ahmet Melek Entemiz kızı Behice (Entemiz) Köker imiş. Babası ve anneannesi Kökerlerin Müftülüler koluna mensuplar. Başka bir deyişle babası ile anneannesi amca çocukları imiş.

Anneden dedesi Ahmet Melek Entemiz; birçok Elbistanlının zannettiği gibi Arap asıllı değil Türk’tür. Osmanlı padişahı tarafından babası Lübnan’a görevli gönderildiği için orada doğmuş, orada ilk eğitimlerini almıştır. Ailecek Lübnan’da uzun yıllar kalırlar. Halen ailenin büyük bir kısmı Lübnan’ın yerlisi durumunda orada yaşamaktadır. Melek Ahmet Bey, hukuk tahsili yapmak üzere İstanbul’a gelir. Okulunu bitirip avukat olur ve İstanbul’da çalışmaya başlar. Bir hâkimin kızıyla evlenir ve bir çocukları olur. Kardeşleri de birçok savaşta yer alır ve ikisi gazi olurlar…

Daha sonra Balkan Savaşlarına (1912) katılır ve esir düşer. Esaret hayatı 7 sene sürer. İstanbul’a dönüşünde hanımını ve çocuğunu hastalıktan kaybettiğini öğrenir. Bunun üzerine tayinini Anadolu’ya ister ve Atatürk tarafından Elbistan’a hâkim olarak görevlendirilir. Elbistan’da 1928-29 gibi Hatice Hatun’la evlenir. Afyonkarahisar’a giderler uzun yıllar orada kalırlar. Biri ve ilki erkek (1930’da doğan Reşat Entemiz) 8’i kız [Behice, Güler, İjlal, Emire, İlhan, Hikmet, Gülseren, Nihayet (Şükran)] 9 çocukları olur. Daha sonra Adana’ya gelirler; devlet demir yollarının avukatlığını yapar. Sonra tekrar Elbistan’a dönerler. Elbistan’da da bir süre avukatlık yapan Melek Ahmet Bey 1962 tarihinde vefat eder.

Bu kadar çocuk az gelmiş olmalı ki Hatice Hanım daha sonraki yıllarda kimsesiz kalan Durdu Entemiz’i de evlatlık alarak büyütür. Şengül, “Durdu dayım ile çocukları 10 olmuş…” diyor. O, diğerlerini, diğerleri onu gerçekten kardeş bilirler.

&

Şengül Köker, 1955 yılında Elbistan’da ikisi kız, ikisi erkek dört kardeşin 3’üncüsü olarak dünyaya gelir. Annesi, Melek Ahmet Entemiz ile Hatice Hatun Hanım’ın kızları 1931 doğumlu Behice (Entemiz) Köker, babası Kökerlerin Müftülüler kolundan Mehmet Fahreddin ile Fatma Hanım oğlu 1926 doğumlu Fikri Köker’dir. 1950’de evlenirler. Şengül, ilkokula o zaman Köprübaşı’ndaki parkın içinde olan Elbistan Gazipaşa İlkokulu’nun ilk binasında başlar ve 4. sınıfı bitirinceye kadar burada okur. Sonra “babasının iflası” üzerine Göksun’a göçerler. 5. sınıfı ve sonraki 3 yıl ortaokulu burada okur. Soruyorum:

‒ Babanız ne iş yapıyordu ki iflas etti?

‒ Toprak ağası idi, çiftçilik yapardı. (O, bunu söylerken ben, ‘Büyük ihtimal çeltik de ekiyordu olmayınca iflas etmiştir’ diye düşündüm). Durumu iyi idi önceleri; mesela Kabaağaç köyünün okulunu babam yaptırdı. Annem de ilk bayrağını eliyle dikmişti. İşin garibi ilk öğretmeni de Nihayet teyzem olmuştu.

‒ İyi de Göksun’da ne vardı ki oraya gittiniz?

‒ Babam, dava vekilliği de yapabiliyordu. Biliyorsunuz, ortaokul mezunları bile altmışlı yıllarda dava vekilliği yapabiliyordu; ama eğer bir yerde 3 tane avukat varsa o zaman dava vekilleri ağır cezalara giremiyordu. Dolayısıyla iş azalıyor kazancı düşüyordu; bu sebeple avukatı olmayan veya az olan yerlere göçmeye başlamıştık.

Sonra Şengül için 1971’den itibaren Maraş Öğretmen Okulu yatılı öğrenciliği ve siyasi fikrinde değişiklik, dolayısıyla 16-17 yaşında iken hayatı, sürgünlerle zorlaştırılmaya başlar.

Kahramanmaraş Öğretmen Okulu 2. sınıfta okurken 17 arkadaşıyla birlikte okuldan atılır. Bir yıl sonra Danıştay’ın kararı ile yeniden okuma hakkını kazanır ve Kayseri Öğretmen Okulu’na yazılır. Karşı görüşteki öğrencilerin baskısı artınca oradan ayrılmak zorunda kalır ve Gaziantep Öğretmen Okulu’na naklini aldırır. Burada 2. sınıfı ile 3. sınıfın bir kısmını okuyabilir; 3. sınıf bitmeden yine ayrılmak zorunda kalır ve Adıyaman Besni Öğretmen Okulu’na kaydını yaptırır.

Burada bilmediğim için sordum:

‒ Besni’de öğretmen okulu mu vardı ki?

‒ Evet, vardı ve hatta Elbistanlı Ali İhsan Yinanç isimli bir de öğretmen vardı.

Gaziantep’te başladığı 3. sınıfı bile Besni’de bitirecek kadar barındırmazlar; “Milli Eğitim bakanlığından gelen yazı ile” okuldan atılır. Şöyle anlatıyor sonrasını:

Adıyaman Öğretmen Okulu’ndan sonra Adana’ya gittim. Okul beni kabul etmek istemedi. O dönem hükümette Erbakan-Ecevit koalisyonu vardı ve dönemin Milli Eğitim Bakanı ise Mustafa Üstündağ’dı. Babam, artık bana destek olmayı bırakmıştı. Annem bizzat kendisi Mustafa Üstündağ’ın yanına gitti. Kısa süre sonra bakanlıktan gelen bir yazıyla Adana Öğretmen Okulu’na kaydım yapıldı… 3. sınıfın kalanı ile 4. sınıfın yarısını burada okudum; ama Adana’da kalma sürem koalisyon süresi kadar oldu. Koalisyon bitince, müdür ‘sağ olsun’ varlığımdan pek bir rahatsızdı, daha fazla kalamazdım, kaydımı Mersin Öğretmen Okulu’na aldırdım ve buradan mezun oldum.

Artık öğretmendir… Şöyle diyor:

Bu zor sürgün dönemlerimde, babam çok yıprandığı için okulu bırakmamı ve beni başından atması için de en kısa zamanda evlenmemi istiyordu. Sağ olsun annem, bakır kazanlarını gizlice satarak benim yol ve okul masraflarımı karşıladı. Aslına bakarsanız diplomayı benden çok annem hak etti…

Araya girip soruyorum:

‒ Şengül Hanım, Türkiye ve Elbistan’ı özlüyor musunuz?

İçimi titreten, gözlerimi nemlendiren bir cevap verdi:

‒ Tabi ki… Benim doğduğum topraklar. Kızım Funda vefat edince her Elbistan’a ve Kabaagaç'a gittiğimde kızımın mezarına bırakmak için İsviçre’ye toprak getirdim... Anlayın bu sevgiyi ve hasretliği…

‒ Madem bu kadar dosyası kabarık bir öğrenciliğiniz vardı. Öğretmenliğinizde bunlar size sıkıntı çıkartmadı mı?

‒ Çıkartmaz mı? Dosyalarım hiç peşimi bırakmadı. 6 sene öğretmenlik yaptım ve bu 6 sene içerisinde 8 defa Ankara’dan tepeden inme sürgünlükleri yaşadım. Gittiğim köylerin bazılarında aylardır kapalı olan okulları ben açarak görevimi yapmaya çalıştığım halde... 1981 senesinde en son görev yaptığım yer: Konya / Sarayönü / Kadıoğlu köyü oldu.

‒ Nerelerde görev yaptınız veya nerelere sürgün oldunuz?

‒ Kendi öz ülkemde, gerçek mesleğim, öğretmenlikten ziyade sürgünlük olmuştu. Üstelik görev yaptığım şehirlere dönmeme yasağı da verilmişti; bu sebeple 6 sene ailemi göremedim. Yine de Polyanna mutluluğu ve mücadelesi ile yaşama devam etmeye çalıştım.

‒ Çalıştığınız yerleri sormuştum.

‒ 1976’da ilk görev yerim olan Türkoğlu Merkez’e atandım. O zamanlar annem babam da oradaydılar. Öğretmenler ile yapılan Sene Başı Toplantısı’nda bir müfettiş ile takıştım. Toplantı başlarken ‘Fikri Köker’in komünist kızı burada mı?’ diye seslendi ben de dayanamadım ‘Evet burada, faşist müfettişler de geldi mi?’ diye cevap verdim. Aslında müfettiş dosyamı önceden bildiği için üzerime geliyordu… 3 ay sonra Türkoğlu’nun Özbek köyüne sürüldüm. 6 ay sonra açığa alındım. Göreve dönebilmem için köylüler ile kaymakamlığa yürüdük, Türkoğlu’nda ilk mitingi yaptık. Bunun üzerine köylülerden tutuklananlar oldu, ben kaçak yaşamaya başladım. 1978’de Afşin ilçesinin Esence köyüne atandım. Aynı yıl orada evlendim. 23 Nisan’da öğrencilere “Devrimci şiirler” okuttuğum için buradan da Maraş Halkaçayırı köyüne sürüldüm. 4 Kasım’da kızım Funda doğdu, 22 Aralıkta Maraş olayları oldu. Beni de 1979 başında Maraş’ın Terrolar köyüne sürdüler. Okul tatil olunca da kapalı olan okulu açmam için Maraş’ın Çokşayar köyüne görevlendirdiler. Sonra geri Terrolar’a dönmem istendi. Burada oğlum Aydın 1980’de dünyaya geldi. 1980’de Maraş merkez ilkokuluna gönderdiler. Bu arada 12 Eylül darbesi oldu ve yine bana yol göründü; Konya’nın Sarayönü’ne bağlı Kadıoğlu köyüne sürüldüm.  1981 Kasım ayında askeriye okulu bastı. Bana bir iki belge imzalattılar ve hemen toparlanmamı istediler ve köyden Sarayönü ilçesine kadar da eşlik ettiler. Mahkemeye çıkartacaklardı, iki hafta sonra sorgum başlayacaktı. Görev yaptığım tüm köyleri gezerek bağış topladım. 400 dolar etti. Funda’yı köyde oturan kayınvalideme, oğlum Aydın’ı da Mersin’de oturan eşimin teyzelerine bırakarak Mersin'de ev kadını olarak pasaport işlemlerimi tamamladım ve 10 gün içerisinde Delémont'ta idim. Galiba 7 Aralık 1981 idi.

“Ocak 1982’de iltica için başvurdum ve Kanton Jura Cumhuriyeti’nde Türkiye’den gelen ilk ilticacı oldum.”

“Kasım 1982’de Mersin'de bir kız çocuğu araba kazasından vefat etmişti. Tanıdıkların girişimleri ile annesine para gönderdim, ölen çocuğunu nüfustan düşürmedi ve bir pasaport alarak kızım Funda'yı, kendi kızı imiş gibi İsviçre’ye getirdi.”

&

4 Nisan 2020’de Şengül Köker ile Kedistan[1] dergisi için bir röportaj yapan Dilek Aycan, yazının baş tarafında şöyle diyor: “Şengül Köker ile başlamak istiyorum. 1980 darbesinin ardından mesleği elinden alınmış bir öğretmen olan Şengül Köker’le kendi sürgünümü yaşamaya adım attığım coğrafyada tanıştım. Şengül Köker dediğime bakmayın, bulunduğumuz kantonda hepimizin en eskisi ve Şengül Abla’sıdır. Kantona transferi yapılan göçmenlerle ilk Şengül Abla tanışır. Komünistliğine tercümanlığı eklenince, devlet bütçesiyle kıt kanaat geçinen ve tercümana ihtiyacı olan ilticacıların çaldığı ilk kapı oluvermiştir. Öyle ya! Ben de şahidim, kimsenin yüzüne kapanmamıştır o kapı.”

Kedistan’daki röportajındaki bir paragraf Şengül Köker’in öğrenciliğinden beri yaşadığı sürgünlerin nedenini de ortaya koyuyor. Şöyle cevap vermiş:

“Öğretmenlik yıllarımda bizim gibi düşünen, bize katılan ve kader ortaklığı yaptığımız insanlar artıyordu. Biz çoğaldıkça faşizmin de şiddeti artıyordu. Ben daha çok Kürt ve Alevi köylerinde öğretmenlik yaptım ve yalnızca öğretmenlik yapmadım. Gittiğim her yerde köylüyle iç içe yaşadım. Köy halkıyla beraber toplantılar yapardık, gençlerle akşamları buluşup tartışırdık. Onlar için seminerler hazırlardım. Onlara anlattıklarım kendi hayatlarından başka bir şey değildi. Onlar Kürdistanlıydı ve ben onlara Kürdistanlı olmayı anlattım. O günün koşullarında bunları tartışmak yasaktı…”.

● Yurt dışına çıkmak için İstanbul’dan otobüsle yola çıkarlar. Birçok ülke geçerek zor bir yolculuk yaparlar ve durakları olan İsviçre’nin Jura kantonuna gelirler.

● İltica hakkı vardır. İş aramaya başlar ve bir saat fabrikasına işçi olarak girmeyi başarır. Hayat, her şeye rağmen devam ediyor ve yaşamak için çalışmak gerek, kazanmak gerek. Üstelik çocukları var ve onların geçimlerini her türlü ihtiyaçlarını temin etmek zorunda. Saat fabrikasından sonra bıçak fabrikasında işçi, lokantalarda aşçı yardımcısı ve mağazalarda tezgâhtar olarak çalışır…

● Jura’ya geldikten bir süre sonra Jura Komünist Partisi’ne üye olur. Kısa zamanda aktif elaman olarak kendini gösterir. Türkiye’den mülteci olarak gelen hemen herkes ilk olarak Şengül Köker’i bulur; onlara yer gösterir, yol gösterir, ablalık yapar. Kısa zamanda hem yerli halk arasında hem de mülteciler arasında çok sevilen biri haline gelir. 2006’da meclise seçilmek üzere kendisi Halkçı İşçi Partisi’nden bir başka Türk kökenli Mehmet Ali Çelik de Sosyalist Parti’den aday olurlar.

● Bu arada oğlu Aydın Türkiye’de kalmıştır. 1989’da eşinden boşandıktan sonra çocuklarına kendi babasının soyadı olan Köker’i tescil ettirir. Oğlunu da getirmenin yollarını aramaya başlar ve sonunda bir yolunu bulur. Bunu şöyle anlatıyor:

‒ İsviçre’nin Basel kentinde oturan sanatçı Edibe Sulari[2] durumumu biliyordu. Rica ettim ve pasaportunu alarak (çünkü pasaportu oğlu ile beraber idi) İstanbul’a gittim ve oğlum Aydın'ı getirdim. Pasaport resmine benzemek için siyah, uzun bir peruk ve gözlüğü olmadığı için mercek satın almıştım. Güzel bir makyajla iyice resmine benzemiştim…

● Bugün oğlu 40 yaşındadır.

● 1993 yılında İsviçre vatandaşı olur. 30.6.1994 tarihinde Türk vatandaşlığından ayrılır.

● Çocukluktan beri tiyatro yeteneği vardır. Ortaokulda iken İnce Memet isimli tiyatroda rol alır; ama bu yeteneğini daha sonra gösterme fırsatı bulamaz. 1994 yılında Kanton Jura'nin Bahçe isimli dev tiyatrosuna katılır ve Victor Hugo'nun Sefiller tiyatrosunda, sonra da Cennet Bahçesi’nde yer alır.

● 15 Şubat 2010’da kızı Funda 30 yaşında iken aldığı yüksek dozda uyuşturucuya kalbi dayanamaz vefat eder. Funda'dan olan torunu, 23 yaşında olup Fransa’da babadan dedesinin yanında yaşamaktadır.

● Fotoğrafları arasında birkaç kişiyle birlikte büstünü görünce hem şaşırmış hem de neden yapıldığını sormuştum:

‒ Şengül Hanım, sayfanızda büstünüzün de fotoğrafını gördüm. Başkalarının da büstü vardı. Neden yapıldı? Veya şöyle sorayım, ne yaptınız da bunu hak ettiniz?

‒ 2018 tarihinde Amsterdam/Belçika görsel okulu öğrencileri 12 Eylül darbesinden sonra (1980-1981 yıllarında) Türkiye’den Avrupa'nın 9 ayrı ülkesine ilk gelen politik mültecinin büstünü yaptılar. Hayat öykümden dolayı İsviçre'den de beni seçmişlerdi.  Yapılan bu Eski Kahramanlar isimli 9 büst, 30 Eylül 2018 tarihinden itibaren her ülkede (müzelerde ve ekspozisyon salonlarında) sergileniyor. İçlerinde tek bayan benim ve hayat hikâyem her yapılan sergide anlatılıyor.

● Şengül Köker, 2019’da emekli olur.

● Funda’yı kaybettikten sonra, partisinin ve sendikasının aktif üyesi olarak mücadelesini sürdürür.  25 senedir Jura Tercümanlık Merkezini yönetmektedir. Merkezde tüm diller vardır ve bu çalışma ona ek kazanç sağlamaktadır. Ayrıca Nikaragua, Chiapas/Meksika, AİDS Komitesi, okul ve belediye komisyonu ve kanton içerisinde yapılan humaniter festivallerinde de görevlidir.

Sözlerini Kedistan’daki röportajına verdiği cevabı tekrar ederek bitirmek istedi:

‒ Bizi hayata bağlayan özgürlüğümüz ve umudumuzdur. Hayatım sürgün yollarında geçti. Dediğim gibi hiç kolay olmadı ama bunca acıya rağmen gökyüzüne baktığımda mavinin her tonunu hala görebiliyor ve hissedebiliyorsam bu benim mücadeleye olan inancımdan kaynaklanıyor. Son olarak göçmen kadınlara diyeceğim şudur ki kendi ayaklarınız üzerinde sapasağlam durun ve mücadele edin. Sizi yeniden yaşamı kurmaya çalıştığınız ülkede ayakta tutacak tek şey mücadeleniz olacak. Başkaca yolu yok…

……………………………………………………….
[¹] Kedistan: http://www.kedistan.net/2020/04/04/surgun-gecmise-sigdirilamayacak-ozlem/?fbclid=IwAR0g4MXQV8SQp7tcGm32u0NAGmzSdljTLxvalRA6CuyfY25m0rLoHY509Fo

[²] Edibe Sulari: Âşık Davud Sulari'nin kızıdır; 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal’ın anma törenine katılmış maalesef Madımak otelinde diğer sanatçılarla birlikte yanarak ölmüştür.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Bilgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.