DİNÎ, İDEOLOJİK VE ETNİK TUZAKLAR – 4

Bu başlıkla kaleme aldığımız yazı dizisinde; ilk önce “dinî tuzaklar”, ikincisi ve üçüncüsünde “ideolojik tuzaklar” konusunu irdelemiş ve incelemiştik. Bu haftaki yazımızda da “etnik tuzaklar” konusunu analiz etmeye çalışacağız.

Etnik Tuzaklar:

Etnik, etnisite kavramları; din, dil, ırk, soy, kavim,  ulus, millet, akrabalık, kan bağı, duygudaşlık ve kültür gibi birçok kavramı ve konuyu içine alan çok ihatalı, çok kapsamlı ve çok komplike olan kavramlardır. Bu bakımdan bu kavramlarla Sosyoloji, Antropoloji, Etnoloji, Arkeoloji, Biyoloji, Psikoloji, Tarih, Coğrafya gibi birçok bilim dalları ilgilenir ve multi disiplinler (etkileşimci bilim dalları) olarak çalışmalarını yaparlar.

Bu konu ile ilgili olarak her şeyden önce şunu söylemeliyim: Biz insanlar; beyazıyla-karasıyla, sarısıyla-kızılıyla; yani derilerimizin ve tenlerimizin rengârenk oluşlarıyla, her şeyden önce bir insanız. Dikkat ederseniz “kara” dedim, “siyah” demedim. “Kara” derili ya da “kara” tenli insanları tasvir ederken ve nitelerken; bilerek ya da bilmeyerek, farkında olarak ya da olmayarak insanların birçoğu “siyah” veya “zenci” kavramlarını kullanıyorlar. Kullanılan bu iki kavram; maalesef ırkçılık çağrışımları yaptırdığı için, ben şahsen kullanmamaya özen gösteriyorum. Çünkü zaman içerisinde bu iki kavrama yüklenilen anlam; olumsuz ve aşağılayıcı mahiyettedir.

Yine; gözlerimizin ve saçlarımızın rengârenk, anatomik ve morfolojik olarak fiziksel yapımızın da farklı farklı olmasına rağmen, biz; her şeyden önce bir insanız. Aynı şekilde kan gruplarımız da farklı olduğu hâlde, yine biz; her şeyden önce bir insanız.

Madem biz insanmışız; o halde ortak paydamız neymiş? “İnsan” olmakmış. Madem ortak paydamız insan olmakmış; o zaman biz ‘insan kardeşlerin’ silsile-i merâtip (hiyerarşik sıralama, kesintisiz olarak oluşturulmuş bir zincirin halkaları) yoluyla atalarının olması gerekmez mi? Elbette ki gerekir. Peki, insanlık tarihinin ilk başlangıcına gidildiğinde insanların ataları kimler olabilir? Bildiniz değil mi? Âdem ve Havva. O zaman aslında biz neymişiz? Kardeşmişiz!!!... Bakmayın siz, zaman içinde değiştiğimize ve dönüştüğümüze! Bakmayın siz, zaman içinde çeşitli sebeplerden dolayı aramızın açıldığına! Unutmayın, biz özünde hâlâ kardeşiz!..

Kardeşlerim! Irkçılık, bir insanlık suçudur.

Kardeşlerim! Irkçılık, cehalettir.

Kardeşlerim! Irkçılık ve cehalet ise bölücülüktür.

Kardeşlerim! Yeryüzünün ilk ve en büyük ırkçısı İblis’tir. İblis; ırkçıların piri, önderi ve lideridir.

Kardeşlerim! İblis, hem ırkçı hem de cahildir. (Birçok şeyi iyi bilmesine rağmen)

Kardeşlerim! İblis, hem ırkçı hem de cahil olması hasebiyle bölücüdür.

Kardeşlerim! Irkçılık ve cahillik bölücülükse eğer; o zaman bunu yapan insanlar da bölücüdür.

O halde kardeşlerim! Bölücü olan herkes, İblisin (Şeytan) peşinden gidiyor demektir.

O halde kardeşlerim! Bölücülük; İblisleşmek yani Şeytanileşmek demektir.

Çünkü Şeytanileşmek; bir zihniyet sorunsalıdır…

İblis; Âdem karşısında bir zihniyet sorunu yaşıyordu. Aklı, zihni, havsalası karmakarışıktı. Nasıl olur da Allah; Âdem’e itaat, biat ve secde etmesini isteyebilirdi ki! Çünkü kendisi ateşten, Âdem ise topraktan yaratılmıştı. Kendi zihniyetine ve kendi zihinsel algısına göre ateş, topraktan üstün idi. Üstün olan bir varlık, statü olarak aşağı olan bir varlığa nasıl itaat ve biat edebilirdi ki! Böyle bir şey olamazdı, olmamalıydı! Kendine göre bu durum imkânsız ve muhâldi! Emri veren Allah bile olsa; Âdem’e itaat ve biat etmedi, lânetlendi ve huzurdan kovuldu. Çünkü İblis, olaya materyalist bir felsefe ile elementer bir zihniyetle yaklaştı. Yaratılışın yapı taşlarını Allah’a rağmen sorguladı. Kibirlendi, böbürlendi ve büyüklük tasladı!..

Gördüğünüz gibi kardeşlerim; kibirlenmek, böbürlenmek, büyüklenmek neymiş? Şeytanın vasıflarındanmış!.. Şimdi herkes samimiyetle düşünsün, kendini sorgulasın ve objektif bir şekilde kendisini bir özeleştiriye tâbi tutsun bakalım; bu şeytanî vasıfların ne kadarı kendisinde varmış acaba?

Kendi gözündeki merteği görmeyip de, elin gözündeki çöpü mertekleştirenler; kolaylıkla başkalarını hor ve hakir görenler, tanımlayanlar, aşağılayanlar, dışlayanlar, alaya alanlar; ötekileştirip hain ilan edenler; kibirlenenler, böbürlenenler, büyüklük ve üstünlük taslayanlar; söyleyin bakalım sahi siz kimsiniz, necisiniz? Bu yetkiyi nereden aldınız, size kim verdi? Bu yetkiyi size Allah mı verdi, yoksa Şeytan mı? Bir düşünün bakalım!.. Gerçekten cesaretiniz varsa samimiyetle kendinizi bir sorgulayın bakalım, ne çıkacak? Kendinizle yüzleşmeye var mısınız ve buna hazır mısınız?..

Kardeşlerim! Renklerimizin, dillerimizin farklı farklı olması Allah’ın ayetlerindendir. Bir alâmettir. Bir alâmet-i fârikadır. Sünnetullah gereği bir hikmettir. Hucurât Sûresi 13. ayette bakınız Allah ne buyuruyor; “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”

Kardeşlerim! Şimdi hepinize soruyorum: Siz dünyaya gelirken ırkınızı (aslında bana göre insanlar olarak bizim tek bir ırkımız, tek bir türümüz vardır; o da insan ırkı, insan türüdür. Geriye kalanı ise renk farklılığımız, morfolojik farklılığımızdır ve teferruattır), renginizi, cinsiyetinizi, anatomik ve morfolojik yapınızı, dininizi, dilinizi, milliyetinizi, kavminizi, kabilenizi, içinde yaşayacağınız toplumu ve coğrafyanızı, annenizi ve babanızı siz mi seçtiniz? Bütün bunlarla ilgili olarak bir seçim hakkınız olsaydı eğer; neleri ve hangilerini seçerdiniz acaba? Meselâ sırf derisinin renginden dolayı yüzyıllardır aşağılanmaya, ayrımcılığa, zulme maruz kalan o kara derili insanlara; dünyaya geliş sürecinde daha ana rahmine düşerken bir seçim hakkı verilseydi eğer; sizce, derilerinin renginin nasıl olmasını isterlerdi acaba? Ya da işlem ânı ve sürecinde dile gelselerdi; annelerinden-babalarından ilk isteyecekleri şey, sizce ne olabilirdi? “- Lütfen anneciğim-babacığım, işlemi durdurun!” diye bir ricada bulunabilirler miydi acaba?  “- Siz ne yapıyorsunuz, beni dünyaya getirdikten sonra; ileride beyaz insanların derimin renginden dolayı bana yapacakları zulmün, zeminini mi oluşturuyorsunuz? Zulüm yollarının taşlarını mı döşüyorsunuz? Siz bunları hiç düşünmüyor ve hiç hesaba katmıyor musunuz?” diye sormak ve söylemek isterler miydi acaba? 

Ve yine hepinize soruyorum ey insanlar! Sizin de kara derili vs. olarak dünyaya gelme ihtimaliniz var mıydı, yok muydu? Sizin de farklı etnik yapılarda ve çevrelerde dünyaya gelme ihtimaliniz var mıydı, yok muydu? Matematikteki ihtimaliyet/olasılık hesaplarına göre, bunların oranı yüzde kaçtır? Hiç düşündünüz mü? Mantığınızı hiç zorladınız mı? O halde ey insanlar; ne oluyor size?!.. Nedir bu yaptıklarınız?!..

Kardeşlerim! Bilâl’i bilirsiniz, Bilâl’i değil mi? Hani derisinin rengi kapkara olan Habeşli Bilâl’i. Üstelik de risalet gelmeden önce Mekkeli müşriklerin elinde köle olan Bilâl’i. İşte böyle bir ortamda ve zamanda İslâmiyet geldi ve köleciliği ortadan kaldırdı. Kara derili Habeşli Bilâl de; hürriyetine, şahsiyetine ve şerefine kavuştu. Bundan sonra Bilâl, gerçekten Bilâl ve gerçekten şerefli bir insan oldu. İslâm O’nu öyle bir şereflendirdi ki; ilk ezan-ı Muhammediye’yi okuyan O oldu. O gündür, bu gündür Bilâl’in adı hiç unutulmadı ve Allah’ın izniyle de kıyamete kadar hiç unutulmayacaktır. İşte İslâm; kara derili bir insanı, hatta bir köleyi olsa olsa ancak bu kadar şereflendirirdi…

Bilâl’den söz açılmışken; Selman-ı Fârisî’yi anmamak olur mu? İşte size tarihî bir anekdot:   

Ben de İslâm’ın Oğluyum!

Vakit kuşluk vaktiydi. Bazı sahabeler, Mescid-i Nebevi’de halka kurmuş sohbet ediyorlardı.
Bu arada Selman-ı Fârisî mescide girer. Mesciddeki sahabelere selam verip uygun bir yere oturur.  Oturanlardan bazıları, Selman'ın işiteceği bir sesle, birbirlerine kabile ve soylarını sormaya başlarlar.


Biri; ben Temim kabilesindenim. 
Bir diğeri;  Ben Kureyş kabilesindenim. Üçüncüsü; Ben Evs kabilesindenim, derler.


Selman, bütün bu konuşulanları  sükunetle dinliyordu.  İçlerinden biri dönüp Selman'a sorar: Ey Selman, senin soyun ve ırkın nedir?


Onlara göre O’nun vereceği cevabı yoktu, çünkü O acemdi ve bilinen bir soyu yoktu.

Selman, bütün Müslümanlara ders verircesine vakarlı ve sükunetle cevap verdi: 

Ben İslâm’ın oğlu Selman'ım. Ben dalâletteydim. Allah Subhanehu ve Teâlâ, Muhammed (as) ile beni hidayete erdirdi.

Ben fakirdim. Allah Subhanehu ve Teâlâ, Muhammed (as) ile beni zenginleştirdi.

Ben köleydim. Allah Subhanehu ve Teâlâ, Muhammed (as) ile özgürlüğüme kavuşturdu.

İşte benim soyum ve ırkım! Ses seda yoktu. Herkes donup kalmıştı. Ama içten içe İslâm kardeşliği duyguları kaynamaya başlamıştı.

Ömer (ra), olanları mescidin bir yerinde dinliyordu. Bu cevabı duyar duymaz, cezbe hâline kapılarak ayağa kalktı ve onların yanına gelerek;         

Ben de İslâm'ın oğlu Ömer'im. İslâm’ın oğlu Selman'ın kardeşiyim, dedi.

Oradaki sahabelerden biri de kalkarak;
Ben de İslâm'ın oğluyum.
Bir başkası; Ben de İslâm'ın oğluyum.
Bir başkası; Ben de İslâm'ın oğluyum, diye bağırmaya başladılar.

İşte bizi, ancak bu ruh birleştirir kardeşlerim! Bu ruh, Cinnî ve İnsî  düşmanların tuzaklarından korur ve bizi tek kelime altında birleştirir. “İ’lâ-yi Kelimetullah!” Allah’ın adını her yerde ve her zeminde yüceltmek!..

Bizim dâvamız ne Arap ne Türk ne de Kürt  dâvasıdır. Bizim dâvamız Allah'ın dâvasıdır. Allah'ın ismini en ücra köşelere ulaştırma dâvasıdır. Öyle olmalıdır. Tarihimizde Türk, Kürt, Arap olarak; hep birlikte nice medeniyetler kurduk, nice zaferlerin altına hep birlikte imza attık…

 

Bu medeniyetlerin kurulmasına, bu zaferlerin kazanılmasına kimi zaman Türkler önderlik yaptı. Kimi zaman Araplar önderlik yaptı. Kimi zaman da Kürtler önderlik yaptı. Ama her zaman ve yakın zamana kadar (şu son yüzyıl hariç) üst kimlik, hep İslâm ve Müslümanlık oldu.

O hâlde ben de İslâm'ın oğluyum... Ben de İslâm’ın oğlu İlhan’ım, vesselâm!..

 

20 Haziran 2020

 

İlhan AKAR

 

NOT: “Etnik Tuzaklar” konusu haftaya devam edecek…

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.

02

İlhan Akar - Teşekkür ederim kardeşim! Benden de selâmlar.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 25 Haziran 15:57
01

Cengiz AKAR - Saygıyla okudum ve saygıyla okumaya devam edeceğim. Yüreğine,kalemine sağlık Allah(cc) güç ve kuvvet versin. Selamlar.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 24 Haziran 16:30