DÎNÎ, İDEOLOJİK VE ETNİK TUZAKLAR – 3

Geçen hafta incelemeye ve analiz etmeye çalıştığımız “İdeolojik Tuzaklar” konusunu, bu hafta da irdelemeye ve analiz etmeye devam edeceğiz…

Bu konularda son olarak şunları söylemek isterim aziz dostlar, sevgili gençler!

1980 darbesinin, askeri ihtilâlinin, ironik bir şekilde söyleyecek olursam eğer; şahsım için şöyle bir faydası oldu. 1970’li yılların başlarında üniversite okumak için Ankara’ya gelmiştim.  O zamanın şartlarını düşünün: Televizyon yok, bilgisayar yok, internet yok, cep telefonu hele de “akıllısı” hiç yok. Daha doğrusu iletişim ve bilişim sistemleri ile ilgili doğru dürüst teknolojik alt yapı yok. Onun için büyüklerimiz bize ne derlerse inanıyorduk. Zaten Anadolu’dan, büyük bir şehre ilk defa gelmişiz. Serde gençlik te var. Anadolu’nun masum, mazlum ve yağız bir delikanlısı olan ben, işte bu şartlarda Ankara’da bir ‘gayya’ kuyusunun içerisine düşmüş, düşürülmüştüm. Anadolu’nun diğer gençleri gibi…

Tam bir ideolojik ortam. Sağdan soldan rüzgârlar çok sert esiyor. Böylesi bir ortamda biz okumaya çalışıyoruz. Ailemize, vatanımıza, milletimize hatta insanlığa faydalı birer insan olabilmek için. Ama nerede, bizi bize bırakmıyorlardı ki!.. Size küçücük bir örnek vereyim de; ben az söyleyeyim, siz de çok anlamış olun!.. O gün fakülte de sınavımız vardı; kaldığımız yurtta çıkış kapısını tutarak göndermezlerdi. “-Sınavım var…” derdiniz; “-olsun, sokaklara hâkim olan Türkiye’ye hâkim olur” derlerdi ve göndermezlerdi. Bu daha küçücük bir örnek. Siz bunun binlerce katını ve çeşidini düşünün. Kaldı ki, o zamanın şartlarında üniversitelerde okumak ne mümkün! Üniversiteler işgal edilir, sürekli olaylar olur, aylarca kapalı kalırlardı. Sonraları birileri, Türkiye’ye kimin hâkim olduğunu; bizlerin,  gençlerin kafalarına vura vura acı bir şekilde öğrettiler!..

Aslında sağda da vuruşanlar, solda da vuruşanlar; bu ülkenin öz be öz çocukları idi. Hemen hemen hepsi de saf ve samimi idiler. İdeolojik görüşleri farklı da olsa; iyi niyetle bu ülkenin iyiliğini istiyorlardı. Gençtiler, saftılar, toydular. İşte birileri; iç ve dış mihraklar, aslında içerdekileri de maşa olarak kullanan dış mihraklar; saf, samimi, toy olan bu gençleri önce ideolojik kamplara böldüler, sonra da birbirlerine karşı vuruşturdular. Ama ne vuruşturma; günde ortalama yirmi yağız genç, hayatlarının baharında taze bir fidan gibi kara toprağa düşüyordu!..

Derken, 1980 yılında askeri ihtilâl oldu. Ordu yönetime el koydu. Öğrenci olayları birdenbire kesildi ve bitti. Bu trajik ve travmatik durum, herkesin hayatını etkilediği gibi beni de etkiledi. O zamana kadar olgu ve olayları pek sorgulayamıyorduk, üzerlerinde pek düşünemiyorduk. Zaten bize düşünecek imkân ve  fırsat da vermiyorlardı. Sürekli olaylar, ideolojik faaliyetler ve beyin yıkama ritüelleri… Gençleri robotlaştırmak, mankurtlaştırmak, militanlaştırmak için ne gerekiyorsa yapılıyordu…

İşte darbenin bana tek faydası; düşünebilme, sorgulayabilme zamanı ve zemini oluşturması oldu. Ama bu onlara rağmen oldu. Yani de facto/fiili olarak. Yoksa onlar da sevmez düşünmemizi ve sorgulamamızı. Ancak onların hoşuna gidecek şekilde düşünürsen evet, yoksa hayır!..

Düşünmeye ve sorgulamaya başladım. Artık her şeyi düşünüyor ve her şeyi sorguluyordum. Ama bunları önyargısız ve objektif olarak yapmaya çalışıyordum. Yeri gelmişken söyleyeyim: Eğer bir ideolojinin, bir ‘-izm’in, bir kliğin, bir hizbin, bir partinin, bir mezhebin, bir meşrebin, bir cemaatin, bir tarikatın körü körüne mensubu, taraftarı, bağımlısı, sempatizanı, militanı iseniz ve bundan da hiç taviz vermiyorsanız ve bir şekilde bu oluşumlar üzerinden de menfaat devşiriyorsanız; o zaman hiç denemeyin, sınamayın, sorgulamayın, çünkü başaramayacaksınız. Evet, evet ne kadar kitap okursanız okuyun, statünüz ne kadar yüksek olursa olsun, akademik ünvanınız isterse “Ordinaryüs Profesör” olsun; üzgünüm ama maalesef yine de başaramayacaksınız! Hakka ve hakikate bir türlü ulaşamayacaksınız, hakkı ve hakikati bir türlü haykıramayacaksınız. İlkesel olarak Hakkın merkezinden düşünmediğiniz müddetçe; maalesef bu gerçekleşmeyecektir! Ne kadar kitap okursanız okuyun; Kur’an’ın tabiriyle maalesef “kitap yüklü merkepler” olmaktan kurtulamayacaksınız! Bütün hayat tecrübelerim; hayatım boyunca bana bunları öğretti…

Tekrar kendime dönecek olursam; işte bu şekilde düşünmeye ve sorgulamaya başladım. Bunu da yaparken mümkün olduğunca objektif olmaya, ilkesel düşünmeye ve beşerin zihnimde oluşturduğu tüm tortulardan, birikmiş tüm bagajlardan kurtulmaya gayret sarf ettim. İlkesel düşünmemin merkezinde de Allah’ın kitabı Kur’an vardı. Çünkü ben, her şeyden önce bir Müslümandım. Yardımcılarım ise; Allah’ın bana lütfettiği en büyük nimet olan aklım ve yine Allah’ın insanlara bir nimet olarak lütfettiği, ontolojik olarak varlığın bilgisi olan ilim (bilim) vardı.

Düşünme ve sorgulama sürecinde ilkesel olarak insanların bir sabiteleri olması gerekir. Bu sabite; fikr-i sabite değildir. Zaten beşerin fikirleri, düşünceleri ve ideolojileri hiçbir zaman “sabit” olamaz. Çünkü bunlar; öz, yapısal ve karakter olarak değişkendir. Tek değişken olmayan şey, Allah’ın kitabı Kur’an’dır. İşte benim sabitem budur. Ben pergelin sabit olan bir ayağını Kitabın üzerine koyar, diğer ayağıyla da gücüm nispetinde bütün âlemi dolaşırım. Tabiri caizse bal yapmak için bir arı misali her çiçeğe konar, her çiçekten öz almaya gayret sarf ederim. Bunu yaparken de hiçbir önyargıyla hareket etmem. Genellemeci, toptancı, süpürmeci değil; seçiciyim. Doğru olanı almaya, yanlış olanı da atmaya çalışırım.

Bir yolculuğa, bir seyahate çıkmıştım. Bu yolculuk uzun, ince, dikenli ve meşakkatli bir yolculuktu ama; bir o kadar da kutlu olan bir yolculuktu. Benim ki; bir düşünme, bir arınma, bir sorgulama ve bir tefekkür yolculuğuydu. Bu yolculuğum hâlen de sürmekte olup, Allah ömür verirse son nefesime kadar da sürecektir…

Her şeyi ve beşerî her kavramı sorgulamaya ve üzerlerinde derin derin düşünmeye başladım. Allah inancımız ve Allah algımız nedir ve nasıldır? Allah bizden ne istemektedir? Din nedir, din algımız nasıldır? Kitap nedir, Kitapla olan ilişkimiz nasıldır? Kitap (Kur’an) hayatımızın neresindedir? Bu Kitap insanlığa hangi mesajları veriyor? İnsanların mutluluğu için hangi projeleri sunuyor? Devlet nedir? Vatan nedir? Millet nedir? Milliyet, milliyetçilik nedir? İdeoloji nedir? Doktrin nedir? Lider nedir? Teşkilat (örgüt/parti) nedir? Tüm “-izm”ler nedir?

Daha birçok kavram ve olguyu, hepsini yeniden sorgulamaya başladım. Kendi zihinsel dünyamda bunları müzakere ve mütalâa ettim. Bunları da hep mümeyyiz akıl çerçevesinde ve makuliyet zemininde yapmaya çalıştım. Sonra gördüm ki; hakikatin kapıları bir bir ardına kadar açılmaya başladı. Varlık, olgu ve olayların gerçek yüzlerini, olayların arka plânını (dübür/tedebbür) sezmeye başladım. Olayları ve insanları analiz ederken, isabetlilik oranım da bir hayli yükseldi. Bu konuda Rabbime ne kadar şükretsem azdır!..

Sözü fazla uzatmayayım. Ulaştığım bu hakikatleri insanlarla paylaşınca, başıma gelmedik kalmadı. Hani derler ya; doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur. Biz de kovulduk. Ama yıkılmadık, yenilmedik. Çeşitli platformlarda ve çeşitli çevrelerde  hakkı, hakikati söyleyince nice şikâyetlere, nice hakaretlere, nice aşağılanmalara ve nice dışlanmalara maruz kaldık; en yakınımızdan, en uzağımıza kadar!.. Canları sağ olsun!.. Ama yeter ki bizi Allah dışlamasın, kulları dışlamış ne gam!.. Çünkü hakikat biraz acıtır ama meyvesi tatlıdır. Keşke insanlar biraz önyargılı olmasa; biraz dinlemeye, anlamaya ve kavramaya çalışsa; ideolojik ve fanatik düşünmese; biraz tahammül edebilse; onlar da hakikatin meyvesini tadacaklar ama, maalesef heyhat!.. Heyhat ki; ne heyhat!.. Çünkü ideolojik ve teolojik bağnazlık ve yobazlık; maalesef ki objektif düşünmeye ve hakikati kabullenip haykırmaya el vermiyor!..

Bütün bunları neden söyledim? Kendi yaşadıklarımdan neden örnekler verdim? Çünkü genelde insanların, özelde de genç kardeşlerimizin; yukarıda da izah etmeye çalıştığım gibi bir takım iç ve dış şer odakların provokasyonlarına, tahriklerine aldanıp ta; ideolojik olarak onların tuzaklarına düşmemeleri içindir. Dolayısıyla çok dikkatli ve uyanık olsunlar ki; hem kendi hayatlarını mahvetmesinler hem de güzel memleketimizin, güzel insanlarının huzurunu kaçırmasınlar; dirliğini, birliğini ve beraberliğini  bozmasınlar diye nâcizâne uyarmak içindir, vesselâm!..

13 Haziran 2020

İlhan AKAR

NOT: Devam edecek…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.