DİN ANLATANLAR

Din anlatan, din adına hareket eden; üç türlü insan tipolojisi/profili vardır: Bunlardan birincisi; din satanlar (din tâcirleri/din tüccarları). İkinc...

Din anlatan, din adına hareket eden; üç türlü insan tipolojisi/profili vardır: Bunlardan birincisi; din satanlar (din tâcirleri/din tüccarları). İkincisi; din dayatanlar. Üçüncüsü; din tebliğ edenler.

 

Din Satanlar (Din Tacirleri/Din Tüccarları):

 

Din satanların temel amacı; din ticareti yapmaktır. Dünyevî olarak rant elde etmektir. Bu rant, her türlü olabilir. Ekonomik, politik, sosyolojik, bürokratik vs. Bu rantları elde etmek için de hiçbir “kutsal” tanımazlar. Daha doğrusu ne kadar “kutsal” varsa; din adına bunları rahatlıkla kullanırlar ve istismar ederler. Bunu yaparlarken de; dini kalkan olarak kullanırlar, dinin arkasına gizlenirler. Kullandıkları jargon ve semboller hep dinî motiflidir. Bu konuda uzmandırlar. İletişim becerileri gelişmiştir. Muhatapları ikna etmede ve etkilemede dil/söz kadar; kılık-kıyafet, sarık-sakal gibi semboller de iletişimde çok önemlidir. Hitabet ve ikna kabiliyetleri yüksektir. Zâten din dili (genel olarak Arapça) buna müsaittir. Arapça’nın belâgat sanatını ustalıkla kullanırlar. Hele de buna biraz gözyaşı ve duygu boyutu da katarlarsa –ki katarlar- o zaman bunların elinden hiç kimse kurtulamaz.

 

Bunların hedef kitlesi ve muhatapları; çoğu zaman saf ve samimi Müslümanlardır. Bu Müslüman grupların genel olarak sosyo-kültürel seviyeleri toplumun alt katmanlarındandır ve eğitim düzeyleri de genel olarak düşüktür. Geleneksel bir din algısına sahip oldukları için de kolaylıkla istismar edilebilirler.

 

Kimi zaman da hedef kitle; sosyo-kültürel olarak toplumun üst katmanlarından olabilir ve yine eğitim düzeyleri de yüksek olabilir. Ancak; bu popülasyonun bariz profili, din konusunda pek fazla bilgiye sahip olmamaları ve böyle bir çevreden gelmemeleridir. Dolayısıyla dinî alandaki bilgisizliklerinden dolayı, bunlar da kolayca istismar edilebilirler.

 

Her iki kitleyi de hedef alan din tacirleri; Allah adına konuştuklarını iddia ederek “din ve hakikat tekelciliği” yaparlar. Sanki yeryüzünde sanırsınız ki; Allah’ın temsilcileri onlardır. Din anlatırlarken de; Kur’an’dan ve ayetlerden pek fazla bahsetmezler. Klasik kitaplardan dem vururlar ve umumiyetle de hiçbir dinî kaynağı olmayan; masal, hikâye ve menkıbe anlatırlar. Dinî kaynakları genellikle halk inanışlarına dayalı popüler kültür ve rüyalardır. Rasyonel olan Batı toplumlarına nazaran bizim toplum genelde sosyo-psikolojik olarak duygusal olduğundan; masal, hikâye, menkıbe ve rüyalarla çok çabuk etki altına alınabilir ve dahi çok kolay ajite ve istismar edilebilir.

 

 Bu kesimler tarafından yoğun olarak istismar edilen bir konu da; “peygamberlik”* tasavvurudur. Bu konu iki şekilde istismar edilmektedir: Birincisi “yükseltmeci tasavvur”. İkincisi “indirgemeci tasavvur”. Bu grupta yapılan yükseltmeci tasavvurdur. Yani Allah’ın Resulü neredeyse insan olmaktan çıkarılır; “nurlaştırılarak”, “melekleştirilerek” gökyüzünde dolaştırılır. Artık O’nu örnek almak bir hayli zorlaşır. Hâlbuki Kur’an’da belirtildiği üzere Allah’ın Resulü bir insan olarak, “usvetü’l- hasene (en güzel örnek)” idi. Nurlaştırılmış bir Rasûl, insanlar tarafından nasıl örnek alınacaktı. Onun için Allah, Resulüne “…Ene beşeru mislukum…” dedirtti. Yani ben de sizin gibi bir insanım. Ancak sizden yegâne farkım; Allah’ın seçilmiş bir elçisiyim, demek oldu.

 

Peki, neden Allah, Resul üzerinden insanları uyarma gereği duydu? Çünkü Yahudilerin Üzeyir’e, Hıristiyanların da İsa’ya yaptıkları ortada idi. Yahudi ve Hıristiyan din adamları sınıfının onları “tanrılaştırarak” yerlerine kurulmak istemeleri gibi, Müslümanların da aynı muameleyi Hz. Muhammed (as.)’a yaparak yerine kurulmaları riski vardı.

Müslümanlar arasındaki “fiilî din adamları sınıfı”, hakikatte bunu başaramasalar da; fiiliyatta antropomorfik ve ampirik olarak bir biçimde başardılar.  Hâl böyle olunca artık bizimkileri kim tutabilir. Mehdilik, Mesihlik, İran Şiasında olduğu gibi Ayetullahlık, Allah’tan özel haber almalar, gaybtan haber vermeler, şefaat edip Cennete göndermeler, neredeyse ölüyü diriltmeler; tut artık tutabilirsen… Zaten “gassal” ( ölü yıkayıcı) elinde “meyyitleşmiş” (ölüleşmiş) müritler de; şeyhlerini havada uçurmaya, ateşte yürütmeye, suda batırmadan gezdirmeye, tayin-i mekân yaptırmaya dünden hazırlar, nazırlar, razılar. Onun için bir darb-ı mesel olarak boşuna dememişler; “şeyh uçmaz, mürit uçurur!..” diye.

 

Din Dayatanlar:

 

Bunların maksadı ise; heva ve heveslerini “putlaştırarak”, din üzerinden nefislerini/egolarını/enelerini/benlik duygularını tatmin etmektir. Aslında/özünde bunlar din anlatımlarında samimidirler. Yoğun bir şekilde Kur’an araştırmaları ve çalışmaları yaparlar. Bu mana da bilgileri de çoktur. Çalışmalarının ve düşünce sistematiklerinin temelinde Kur’an vardır. Ancak üslupları o kadar sert, o kadar irite edicidir ki; neredeyse insanın dinden soğuyası gelir.

 

Çünkü bunlar; hedef kitlenin/muhatapların sosyo-kültürel özelliklerini ve psikolojik yapılarını neredeyse hiç dikkate almazlar. Tabiri caizse bodoslama dalarlar. Sanki kavga eder gibi. Tek amaçları galip gelmektir. Savundukları tezleri muhataplarına mutlaka kabul ettirmek isterler. Bir nev’i size din dayatırlar. Bunların çoğu Kur’ân-ı tebliğ metodundan habersizdirler. Daha doğrusu çok iyi bilirler de; olumsuz kişisel özellikleri bu metodun uygulanmasına izin vermez, ket vurur. Cedelci bir üslup kullanmayı çok daha severler. Hâlbuki Kur’an; yumuşak ve uygun bir dil ile tebliğ, müzâkere, mütalâa ve istişare etmeyi bir metod olarak Müslümanlara önermişti. Ancak Müslümanlar her ne hikmetse bir türlü bunda başarılı olamıyorlar.

 

Bu gruptakilerin “peygamber” tasavvurları ise, genel olarak “indirgemeci”dir. Yâni “peygamber”i; Allah’tan vahyi alarak insanlara tebliğ etmiş ve görevini tamamlamış olan bir “postacı”, bir “ara kablosu” olarak görürler. Hatta bu gruptan bazıları “peygamber”i dahi devreden çıkarırlar. Daha da ötesi, bazıları vahyi bile “peygamber”e hasrederler.

 

Bunlar; “peygamberi/peygamberleri” her türlü eleştiriye/sorguya tâbi tutarlar da; kendilerine gelince, kendilerini hiç eleştirmezler/sorgulamazlar. Çünkü kendileri; “lâ yus’el”dir. Bu tiplerin benlik duyguları o kadar yüksektir ki; bırakınız kendilerini özeleştiriye tâbi tutmalarını, en ufak bir eleştiriye/sorgulamaya dahi tahammülleri yoktur.

 

İşte yukarıdaki her iki grubun elinde din (İslâm); maaleseftir ki, kendini “mehcur” ve “mahzun”  olmaktan bir türlü kurtaramamıştır.

 

Din Tebliğ Edenler:

 

Din anlatan (tebliğ eden) üçüncü bir insan grubu (tipolojisi/profili) daha vardır ki; bunlar salt olarak Kur'an merkezli din anlayışına sahiptirler ve Kur’an’ı düşüncelerinin ve tebliğlerinin merkezine alırlar. Anlatımlarına/tebliğlerine muhatap olanları zorlamadan, mankurtlaştırmadan, afyonlamadan, hipnotize etmeden, meyyit haline dönüştürmeden, tam bir hürriyet içerisinde sadece  akıllarına ve vicdanlarına hitap ederek;  diğerlerinin yaptığı gibi kendi cemaatlerine, kendi tarikatlarına, kendi meşreplerine, kendi mezheplerine, kendi hiziplerine, kendi gruplarına değil; ALLAH'ın razı olacağı şekilde Allah'ın sözlerine (Kur'an'a) dâvet ederler.

 

Bu tip insanlar tebliğlerini yaparlarken; mümeyyiz akıl çerçevesinde ve makuliyet içerisinde kalarak; teakkûl, tefekkür, tezekkür ve tedebbür gibi Kur’an’ın temel kavram ve ilkelerini dikkate alarak yaparlar. Bunların “peygamber” tasavvurları ne yükseltmeci, ne de indirgemecidir. Neyse odur. Sadece ve sadece Allah’ın kendi kitabında; kendilerini (resulleri ve nebileri) tanıttığı, betimlediği ve tarif ettiği kadardır. Yani modern terminoloji ile söyleyecek olursak; Allah’ın uygun gördüğü bir “rol model” (usve-i hasene) olarak; hangi vasıfları, hangi sıfatları, hangi görev ve sorumlulukları ve dahi hangi misyonları kendilerine yüklemiş ise; işte hepsi o kadardır. Yani Kur’an’daki çerçevede ne varsa, o kadar!.. Ne bir eksik, ne de bir fazla…

 

Din anlatan bu insanlar, aynı zamanda  ilim nokta -i nazarından hareket ederek; dilin(Arapça) linguistik ve semantik yapısı, Kur'an'daki söz (kelime) ve kavramların Rabb'ça ve Arapça manaları, bu söz (kelime) ve kavramların etimolojik ve epistemolojik olarak anlam ve yapıları, sûrelerin ve âyetlerin sebeb-i nuzulü ile Mekkî ya da Medenî oluşları, Siyer (İslâm Tarihi), Tefsir, Hadis, Kelâm (İslâm İtikat ve Düşünce Tarihi), İslâm Medeniyeti ve Müesseseleri, Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji, Biyoloji, San'at ve Ahlâk ilânihaye (t) ilim dalları çerçevesinde tebliğlerini yapmaya çalışırlar. Kur'an'ı sadece kıraat etmezler. Aynı zamanda tilavet ve tertil de ederler. Kur'ân'ı anlamak ve kavramak için salt lafız ile yetinmezler. Lafız, mana, maksat, murat ve hikmet boyutunda da meseleyi ele alıp tahlil ederler. Önyargıları yoktur;  genellemeci/süpürmeci değil, seçicidirler. Sözün özüne bakarlar. Kim ki doğruyu söylemiş olsun (ateist -teist ), takdir ederler!.. Kim ki yanlışı söylemiş olsun (ateist -teist ), tekdir ederler!.. Sözü dinlerler, doğru söze uyarlar!.. İstişareye, hür düşünceye açıktırlar. Zorlaştırmadan kolaylaştırmak, nefret ettirmeden müjdelemek onların şiarıdır. Tek gayeleri vardır: Müminlerin dertleriyle dertlenmek, hâlleriyle hemhâl olmak!.. Dolayısıyla Allah'ın rızasını kazanmak!..

 

Onların bazı cemaat ve tarikatların yaptığı gibi gücü, iktidarı ele geçirmek için devletin içine sızarak Firavunlaşmak ve Karunlaşmak gibi bir niyetleri ve gizli ajandaları da yoktur. Açık ve şeffaftırlar. Görüş ve düşüncelerini kamuoyu önünde açık bir şekilde beyan ederler.  Dünyevileşmek gibi bir kaygıları yoktur. Ama bunlar iktidar sahipleri tarafından pek de kaale alınmazlar ve sevilmezler!.. Çünkü diğer cemaat ve tarikatlar gibi oy deposu değildirler ve iktidar sahiplerine kayıtsız-şartsız teslim olmazlar; itaat ve biat etmezler. Bilakis; İslâm dairesi çerçevesinde her şeyi sorgularlar, ashabın Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e yaptığı gibi  yeri geldiğinde muktedirleri uyarırlar!..

 

Yani tarihin her döneminde görülebileceği gibi; muktedirlerin gayr-i meşru icraatlarına dînî/islâmî (!) bir kılıf geçirerek bu icraatlara meşruiyyet kazandıran, bel'am tipli din adamları ve dindarlardan değildirler. Kim mi onlar? Onlar; ALLAH'ın has ve muttaki kulları olmaya talip olanlardır ve dahi vekil olarak, dost olarak ALLAH bize yeter, diyenlerdir!.. Gerçek akl-ı selim ve kalb-i selim sahipleri; bu insanları,  onların vasıflarından rahatlıkla tanırlar ve farkı fark ederler, vesselâm!..

 

 

*Kur’an’da “peygamber” kavramı geçmez. Kavram, Farsça’dır. Kur’an’da sadece “Resul ve Nebi” kavramları geçer. Resul, Türkçeye doğru bir şekilde “elçi” olarak çevrilmiştir. Metin içinde “peygamber” kavramının kullanılmasının sebebi, galat-ı meşhur olarak toplumda yaygın olarak kullanılmasındandır.

 

23 Mayıs 2020

 

İlhan AKAR

 

 

 

 

  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.