AİLE YAZILARI – 4

     Geçen hafta konuyla ilgili en son yazımızda; aile yapıları ve bu yapılardaki değişmeler ve nedenleri ile kendi toplumumuzdaki olumsuz gelişmeleri analiz etmeye çalışmıştık. Bu haftaki yazımızda da; yine kendi toplumumuzdaki aile yapılarında meydana gelen değişmeleri ve özellikle de “İstanbul Sözleşmesi” diye bilinen sözleşmeye atıfla; bu sözleşmenin toplumumuzdaki etkilerini ve yansımalarını müzakere ederek, aile ile ilgili yazılarımızı sonlandırmaya çalışacağız.

 

     Kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen sözleşme ile bu sözleşmeye paralel olarak çıkarılan 6251 ve 6284 sayılı yasalar; özünde kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesine dair bir içerik ve görünüm arz etse de, uygulamada nice sorunları beraberinde getirdiği, aile içi sorunları ve acıları daha da artırdığı,  kadının bir beyanıyla erkeğin sorgusuz -  sualsiz evden uzaklaştırıldığı, gittikçe artan boşanma ve kadın cinayetleri de dikkate alındığında bu “İstanbul Sözleşmesi”nin aile yapılarına büyük darbeler vurduğu, aile kurumunun bozulmasına ve çözülmesine sebep olduğuna dair toplumda yaygın bir kanaat vardır…

 

     Evet, Türk-İslâm toplumunun sosyolojik yapısının temel parametrelerini dikkate aldığımızda; aile gibi sosyal yapıları ve bu yapılarda meydana gelen değişmeleri tek bir faktörle izah etmek ya da tek bir faktöre bağlamak doğru değildir ama maalesef bu konuda cereyan eden olaylar bu kanaati doğrular mahiyettedir. Öte yandan; aile, aile içi ilişkiler, ailedeki çocukların eğitimi, ailedeki fertlerin/bireylerin birbirlerine karşı olan  hakları ve hukukları, aile içindeki sevgi-saygı-muhabbet, iffet ve namus anlayışları vb. konularda; bizim Batılı toplumların aile yapılarından ve bu yapıların sosyo-kültürel özelliklerinden öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur. Olmadığı gibi, bu konularda onları örnek aldıkça daha çok bozulmaktayız ve daha çok çözülmekteyiz. Zaten aile içi şiddetin, boşanmaların, kadın cinayetlerinin, taciz ve tecavüz olaylarının artması bunun göstergesi değil midir??!!  Bu konularda Batı'ya öykündükçe; maalesef bu sorunların yaşanması kaçınılmaz oluyor!.. Maalesef "Vahşi Kapitalizm" ve "Modernizm" hepimizi can evimizden vurdu!..

 

     Bu madalyonun bir yüzü. Peki, madalyonun diğer yüzünde ne var? Tabii ki biz varız. Bütün suçu Batı’ya yüklemek haksızlık olur. Bir dönüp bakın bakalım İslâm toplumlarına ve tabii ki bize. Neremiz sağlam, neyimiz sağlam? Rahmetli Akif; 1910’lu yıllarda devlet tarafından Almanya’ya gönderiliyor, döndüğünde kendisine soruyorlar: “Üstad; Almanya’yı, Almanları nasıl buldunuz?!” Akif, veciz bir şekilde cevap veriyor: “Dinleri işimize benziyor, işleri de dinimize!..” Daha bu o yıllarda… Ya şimdi!.. Peki neden? Çünkü; ruh köklerimizden koptuk!.. Allah’ın yolunu bıraktık, İblis'in yoluna saptık!.. Kur'ân'ı bıraktık, beşerin kitaplarını kutsadık!.. Kitab'a uymadık, kitabına uydurduk!.. Vahiy İslâmı'nı terk ettik, Kültür “İslâmı”nın peşine takıldık!.. İndirilen dine uymadık, uydurulan dine uyduk/ittiba ettik!.. Dolayısıyla hüsran kaçınılmazdı, nitekim de kaçamadık!.. Müslümanın bozulması, tereyağının bozulmasına benzer. Tereyağı bozulduğu zaman yenmez, zehirler. Nitekim bozulduk, zehirlendik ve zehirledik!..

 

     Bozulmamızı etkileyen diğer bir faktör, “adalet” anlayışımızdaki çarpıklığımızdır. Maalesef mevcut iktidar, kadınlar için “pozitif ayrımcılık” denilen bir kavram ihdas etti ve bunun yasal zeminini de hazırladı. İlk etapta özellikle kadınlar için kulağa hoş gelse de; özünde bu kavramın etimolojik ve epistemolojik olarak yapısına bakıldığında, adâlet nokta-i nazarından çok sorunlu, çok netameli ve çok sıkıntılı olduğu görülür. Tabii ki cinsiyetçi ego-santrik bir yaklaşımla değil de; objektif olarak bakıldığında!.. Çünkü adâlet; varlığın olması gereken yerde bulunmasıdır. Başka bir ifade ile; haklının hakkını hak ettiği kadar almasıdır. Eğer haklı, hak ettiğinden fazla hak alırsa ya da tek taraflı olarak verilirse; bu alana da verene de, ikinci-üçüncü şahıs muhataplara da zulüm olur. Vakta ki; hak eden, hakkından fazla hak elde ederse, bunu istismar edebilir ve böyle bir durum istismara da her zaman açıktır. Kapı bir kez açılmaya görsün, bu kapıdan gelip geçenler çok olur. Nitekim de öyle olmaktadır. Kapı açılmıştır ve gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmiştir…

 

     Hâlbuki devletin görevi; her konuda olduğu gibi, bu konuda da cinsiyetler arası ayrımcılık yapmak değil; adâleti sağlamak olmalıydı. O zaman hak yerini bulur, bundan da herkes memnun olurdu. Adı üzerinde “ayrımcılık”!.. Sebep ne olursa olsun, niyet ne olursa olsun; ayrımcılığın olduğu her yerde adâlet yoktur, zulüm vardır!.. Yine unutulmasın ve bilinsin ki; “Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla örülüdür” (Tabii ki uygulamaların temelinde adâlet yoksa!)… Bir de “eşitlik” diye bir kavram var. Yine bilinsin ve unutulmasın ki; kulağa çok hoş gelse de, evrende ontolojik olarak mutlak eşitlik diye bir şey yoktur. Çünkü bu durum eşyanın/varlığın tabiatına aykırıdır. Görünüşte birbirlerine benzese de; evrende yaratılan her varlık orijinaldir, özgündür ve dahi nev’i şahsına münhasırdır. Bunun böyle olduğunu anlamak için, insanların sadece parmak izlerindeki özgünlüğe bakmak yeterli olacaktır. Hâl böyle iken; “mutlak eşitlik”ten bahsetmek muhaldir, imkânsızdır ve akla ziyandır. Ama her ne hikmetse insanlar; gerçek mutluluğu, gerçek huzuru adâlet peşinde koşmakta değil de, sahte bir eşitlik peşinde koşmakta ve ayırımcılıkta aramaktadırlar. Bu da son derece paradoksal bir durumdur. İşte toplumsal cinsiyetçilik eşitliği isteyen çevreler de; maalesef böyle paradoksal bir açmazın, çıkmazın içine düşmüşlerdir.

 

     Yine ne hazindir ki; Avrupa Birliği’ne girme sevdasında olan mevcut iktidar, “İstanbul Sözleşmesi” diye maruf olan ve Avrupa Konseyine ait bir uluslararası sözleşmeyi imzalayabiliyor. Sonra da bunun yasal zeminini oluşturmak için, mecliste bütün partilerin ittifakıyla (ret oyu sıfır) ilgili kanunlar çıkarılarak yürürlüğe konuluyor. Tekrar vurgulayarak söylüyorum: Yine şurası unutulmasın ki; Avrupa Birliği’nin bizi alması imkânsızdır. Sadece bizi oyalayarak toplumsal yapımızı, ahlâkımızı ne kadar bozabilirlerse bu da onlar için bir kâr olacaktır. Hasbelkader girecek olursak eğer, biliniz ki; NATO’nun bizi kullandığı gibi kullanacaklardır. Mevcut iktidarın ilk dönemlerinde; içerdeki vesayet odaklarının baskısından kurtulmak için, konjonktürel olarak belki bu anlaşılır bir durumdu fakat şimdi şartlar değişti. Onun için behemehâl bir an önce bu sevdadan vazgeçmek lâzım. Yoksa Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağız ya da yağmurdan kaçarken doluya tutulacağız. Zaten tutulmaya da başladık, haberiniz ola!.. Benden söylemesi!.. Unutmayın ki dost doğruyu söyler, fakat söylerken de biraz acıtır. Çünkü hakikatın tabiatında vardır böyle bir vasıf… Ama elimizi bir kere kaptırdık, kolumuzu da bir türlü kurtaramıyoruz diyorsanız eğer; korkmayın, bir şey olmaz! Halkın kahir ekseriyetini arkanızda bulacaksınız. Yeter ki samimi olun! Bakın, İngiltere kararlı ve dirayetli davrandı. Birliğin içinde olduğu hâlde çıkmasını becerdi. Tabii bunda Osmanlı torunu Boris Johnson’ın yiğitliği ve liderliğinin de katkısı çoktu. Üstelik adam korona virüsün de hakkından geldi. Madem üvey torun bunu yapabiliyorsa, asıl torun niye yapamasın. Hâ, evet, biz Katolik nikâh ile evlendik diyorsanız eğer; haydi herkese geçmiş olsun! O zaman ört ki, ölem!..

 

     Aile yapılarımızı olumsuz olarak etkileyen diğer bir faktör; “küfüv (evlenecek adayların denkliği)” meselesidir. Burada da çeşitli açılardan çok sıkıntılar yaşanmaktadır. Eğer evlenecek adaylar ya da evlenmiş eşler; eğitim, kültür, inanç, ahlâk, karakter, dünya görüşü, yaş ve hatta fiziksel değişkenler açısından bir denklik söz konusu değilse; o zaman süreç içerisinde sıkıntılar ve sorunlar yaşanacaktır, yaşanmaktadır; varsa/olursa eğer en çok ta bundan çocuklar etkilenecektir, etkilenmektedir. Daha sonra boşanmaların birçoğu bu sebeplerden olmakta ve gittikçe parçalanmış ailelerin sayıları da maalesef artmaktadır.

 

     Başka bir faktör; evlenme niyetiyle tanışarak görüşmelerde bulunan adaylar, açık ve samimi bir şekilde gerçek yüzlerini ortaya koymuyorlar ve bir takım özelliklerini,  düşüncelerini gizliyorlar. Yani daha başlangıçta samimi ve dürüst davranmıyorlar. Bir nevi riyakârlık yapıp birbirlerini kandırabiliyorlar. İmzalar atılıp evlilik süreci başladığında da; gerçek yüzleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Bundan sonra tartışmalar başlıyor ve eğer tolere edilemezse; boşanmalar veya diğer olumsuzluklar maalesef kaçınılmaz oluyor. Bütün bunları da moderniyle- muhafazakârıyla, köylüsüyle- şehirlisiyle, açığıyla-kapalısıyla, okumuşuyla-okumamışıyla, dinlisiyle-dinsiziyle hemen hemen herkes yapıyor. Çünkü insan denilen varlık bir kere bozulmuş. Artık dikiş tutmuyor. Ondan sonra da bu şekilde kurulmuş bir aile yapısından beklenen mutluluk ve huzur; bir türlü gelmiyor, bir türlü sâdır olmuyor…

 

     Diğerleri bir yana, Müslüman ailelerin kızları da yuva kurarlarken; ne sabrın ve teslimiyetin timsali hicretin gelini Hacer’i, ne iffetin ve masumiyetin sembolü Meryem’i, ne fedakârlığın ve merhametin timsali Hatice’yi, ne yiğitliğin ve ilmin sembolü Ayşe’yi, ne de babasının “biricik” kızı, masum ve mazlum şehit Hüseyin’in annesi Fâtıma’yı örnek almak istiyorlar!.. Daha doğrusu almak istiyorlar mı bilmem ama zahiren almak isteseler de özünde alamıyorlar. Çünkü onlar da dünyevîleştiler, onlar da modernizm hastalığına tutuldular, onlar da vahşi kapitalizmden paylarına düşeni aldılar. Neredeyse onlar da hiçbir mefkûre ve mesuliyet taşımadan; Batılılar gibi gezmek-tozmak, yiyip-içip eğlenmek, zevk-ü safa sürmek peşindeler. Yaşantılarına bakın, kimi taklit ettiklerine bakın; ne demek istediğim kolaylıkla anlaşılacaktır. Açığı - kapalısı pek fark etmiyor. Bütün dertleri evin yönetimini ele geçirip, kocalarından mutlak itaat ve biat bekleyip, erkekleri köle gibi kullanmak istiyorlar. Hâlbuki bilmiyorlar ki; mutlak itaat ve biat, yalnız ve yalnız Allah ve Resul’üne yapılır. Adı, sanı, mevkisi, makamı ne olursa olsun başka hiç kimseye yapılmaz. (Her zaman olduğu gibi istisnalar varsa eğer, hiç şüphesiz ki onları tenzih ederim).

 

     Peki, Müslüman ailelerin kızları böyle de; erkekleri nasıl? Burada da pek bir fark görünmüyor. Çünkü bozulunca hep birlikte bozuluyoruz. Allah’a teslimiyetin sembolü İbrahimler – İsmailler hani nerede, zalim Firavunun karşısına yiğitçe dikilen Musalar hani nerede, Rabbi için çarmıha gerilmeyi dahi göze alacak kadar emre itaat eden İsalar hani nerede, gömleği arkadan yırtılan iffet ve namus abidesi Yusuflar hani nerede, merhametin ve mücadelenin timsali Muhammedler hani neredeler??!!.. (Yine istisnalar varsa tenzih ederim).

 

     Yalnız kadınlar ve erkekler arasında şu kadarcık bir fark var: Vahşi kapitalizm ve modernizmin temsilcileri; özellikle kadınlar üzerine oyun oynuyor, kadınlar üzerine çalışıyorlar. Çünkü kadın evin direğidir. Direk yıkılırsa ev göçer. Çocukları yetiştiren, eğiten, büyüten, terbiye eden de büyük ölçüde kadındır, anadır. Kadın bozulursa; analık bozulur. Anne bozulursa; çocuk bozulur. Ve git-gide bütün toplum bozulur. İşte kadınlar üzerinde oynanan oyunların arka plânında maalesef bunlar yatmaktadır. Peki, diyeceksiniz ki; bizim hiç mi suçumuz yok? Tabii ki var, olmaz mı? Zaten biz sağlam olsaydık, bize bir şey yapabilirler miydi? Yapamazlardı!.. Biz; aslımızdan koptuk, neslimizden koptuk,  inancımız – imanımızdan koptuk… Adımızı Ahmet – Mehmet, Muhammed – Ali, Hasan – Hüseyin, Ayşe – Fatma, Sümeyye – Hatice, Aslıhan – Neslihan koymakla bu iş olmuyor, bitmiyor. Asıl olan bu isimlerin hakkını verebilmektir…

 

       Bu konularda son olarak şunları söylemek isterim: Toplumun temel taşı ve oldukça stratejik bir kurumu olan aile müessesesini, basit ve sığ ideolojik/politik tartışmalara kurban etmemek lâzım. Bu konu çok karmaşık ve çok  komplike bir konudur. Çok boyutlu ve çok buutludur. Ucuz polemiklere meydan vermeden, kimsenin kimseyi suçlamadığı zeminlerde derûnî araştırmalar ve çalışmalar yaparak; meselenin önemine binâen köklü çözümler üretmek ve  köklü çözüm yolları bulmak hepimizin görevidir ve dahi hepimiz için iyi olacaktır, vesselâm!.. 

        

        Selâm, dua ve muhabbetlerimle tüm dostlarıma, hemşehrilerime, okurlarıma hayırlı Ramazanlar ve sağlıklı günler dilerim…

02 Mayıs 2020

 İlhan AKAR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.

01

C.akar - Her zaman olduğu gibi kalemine, yüreğine sağlık.çok anlamlı ve etkili olmuş.selamlar.Hayırlı ramazanlar.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 06 Mayıs 16:49