BALGAT BAKIM EVİNDE BİR ELBİSTANLI (2)

Hazırlayan: Doğan Soydan

Röportaj: Âlim Başaran

Beş Yaşımda Yetim Kaldım

1911’de Elbistan’da doğmuşum. Babam Şam Defterdarlığına tayin edilmiş. Bir süre sonra tifüs hastalığına yakalanarak daha yirmi dokuz yaşında iken öldü. Hamile olan ve okuma yazması da olmayan annem Arapların içinde yalnız başına kalıverdi. Ben beş yaşındaydım. Kardeşimle yetim kaldık. Askeri doktor olan dayım bizi uzaktan gözetip kollamaya çalıştı.

Her yerde savaşın etkisi görülüyordu. Ülkeye acı ve yoksulluk hâkimdi. Annem ve kardeşimle Ürdün’den trene binip Osmaniye’de indik. Önce beş saat hayvan sırtında Maraş’a, sonra da yürüyerek Elbistan’a geldik. Geçimimizi sağlayacak bir gelirimiz olmadığından bize tayın (asker azığı) bağladılar. Belli zamanlarda belli miktarda un, mercimek, fasulye vb. veriyorlardı.

Cumhuriyet öncesi Anadolu halkı, bugün televizyonda gördüğümüz Afgan halkı gibi yaşardı. Yalnız seçkinler, Yunanlardan gelme fes, Ruslardan gelme kalpak giyerlerdi. Ekmek yok, elbise yok. Devletin kolluk kuvvetlerinin hakimiyeti yok. Kaymakam dairesine gidemiyor. Her mahallede yarı ağa, yarı eşkıya ( yol kesen) insanlar türemiş. Adalet, bu eşkıyaların elinde… Mahalleleri bunlar yönetiyor. Bizim mahallenin eşkıyası da Şahin Ağa… Annem, boğazımıza bir lokma girmesi için mücadele veriyor. Kimi zaman aç kalıyoruz.

Şeker Kavanozunun Tadı

Ülkenin dört bir yanında kıtlık vardı. Memlekette hiç şeker yoktu. Benim bir şeker hikâyem var. O dönemi iyi anlatmanız için bu hikâyeyi belki size anlatmam gerekir:

Bakkallar, şekeri kocaman bir külah gibi blok halinde getirirler, üzerine de bir kavanoz geçirirlerdi. İhtiyacı olan zenginler şeker almaya gelince kavanoz kaldırılır, bloktan küçük bir parça koparılıp altın terazisinde tartılarak satılırdı. Çünkü kimsenin daha fazlasını almaya gücü yoktu. Bir gün biz, çocuklarla sokakta oynarken bir arkadaşımız bir mangır buldu. Mangır, o zamanlar en küçük para birimiydi. Çok sevindik. Arkadaşımıza, “Ne alacaksın?” diye sorduk. “şeker…” deyip çarşıya doğru koşmaya başladı. Biz, on beş kadar çocuk da onun arkasından koşuyoruz. O, şeker alıp yiyecek biz de seyredeceğiz. Arkadaşımız elindeki parayı bakkala göstererek, “Amca buna şeker ver,” dedi. Bakkal parayı alıp cebine attı. Çocuğu koltuklarından tutup kaldırdı. “Şuradan bir yala” dedi. Çocuk kavanozu yaladı. Hepimiz şekerin tadını merak ediyoruz. “Tatlı mıydı?” diye hep bir ağızdan sorduk. “Çok tatlıydı,” dedi.

Mahalle Mektebi

1918’de annem elimden tuttu ve beni caminin içindeki “mahalle mektebi”ne götürdü. Mektep dediğim, caminin güneş görmeyen izbe bir köşesiydi. Sıra, masa yoktu. Evlerimizden getirdiğimiz minderleri duvar kenarına koyup otururduk. Hoca da karşımıza otururdu. Hocanın bacağında şalvar, sırtında cüppe, başında sarık bulunurdu.

Birinci elifba (Arap alfabesi), ikinci sınıfta Kur’an, üçüncü sınıfta Arap tarihi öğretilirdi. Bize sadece okuma öğretilirdi. Anlama, anlatma söz konusu değildi. Her sabah, “Padişahım çok yaşa!” diye bağırırdık.

Güneşli Mektep

Üçüncü sınıfa geçince caminin yanına geniş pencereli, taş bir bina yapılmıştı. Üçüncü sınıfa bu binada başladık. Bol güneş aldığı için halk bu okula “Güneşli Mektep” adını vermişti. Artık yerde değil, sıralarda oturuyorduk. Caminin içindeyken elimizde bir küçük taş tahta olurdu. Onun kendine özgü bir tebeşiri vardı. Burada ise kara tahta ve beyaz tebeşir, bir de kitaplık bulunuyordu.

Camide yerde oturan hoca, Güneşli Mektep’te ayağa kalkmış, sınıfta dolaşıyor, öğretmen de setre pantolon giyiyordu Bu okulda çocuklar da öğretmene soru sorabiliyorlardı. Caminin içindeki mektepte bir müfredat programı (izlence) yoktu. Yeni okulun bir öğretim programı vardı. Dersler bu programa göre yapılıyordu. Öğretim dili de Arapça değil Türkçe idi. Öğretim süresi üç yıldı. Ne var ki, yeni okulda başı sarıklı hocalarla öğretmen okulundan gelen öğretmenler bir arada görev yapıyorlardı. Öğretmen okulundan gelen öğretmenler daha laiksi bir misyon üstlendikleri için resim, müzik ve spor da yaptırıyorlar, bu yüzden kimi zaman sarıklı hocalarla çatışmalar kaçınılmaz oluyordu. Halep Darülmüallimi’nden (erkek öğretmen okulundan) gelme, tek öğretmen okulu çıkışlı öğretmenimiz, çatışma çıkmasın diye resim yaptırırken dersliğin kapısını içerden kilitlerdi. Bir gün sarıklı bir hocamız (Gikkin Hafız) kapıyı tekmeleyerek içeriye daldı. Resmini yapmakta olduğumuz sürahiyi masanın üstünden alıp pencereden dışarı fırlattı. Ve öğretmenimize “hınzır” (domuz) dedi. Zavallı öğretmen korkudan sapsarı kesildi!..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Doğan Soydan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.