AİLE YAZILARI – 3

Bundan önceki ilk iki hafta boyunca; Batı’daki aile yapıları ve aile kurumu ile genel olarak aile kurmanın temel nedenleri üzerinde durmaya ve bunları açıklamaya çalışmıştık. Bu hafta da; aile yapılarını incelemeye, aile yapılarındaki değişim sürecini analiz etmeye ve bizdeki aile yapılarının oluşumunu, etkileşimini, değişimini ve işleyişini temel faktör ve parametreleriyle değerlendirmeye devam edeceğiz.

 

Aile konusu ile ilgilenen sosyologlar; eski feodal yapılardaki aile oluşumu ile ilgili kavramları şu şekilde izah ederler:

Exogami: Klan dışından evlenme mecburiyeti

Polygami: Klan dışı çok evlilik

Polygny: Çok kadınla evlenme

Polyandry: Çok erkekle evlenme

Monogami: Tek eşle evlenme (Tek eşlilik). Yaygın olarak ve günümüzdeki evlenme şekli budur.

Patriarchal (Pederşâhi) Aile: Erkeğin (babanın) otorite olduğu aile tipi

Matriyarkal Aile: Kadının (Annenin) otorite olduğu aile tipi

Aile büyüklükleri açısından konuya bakacak olursak; geniş büyük aileler ile çekirdek aile tiplerini görmekteyiz. Genellikle kırsal kesimlerdeki tarıma ve toprağa bağlı aileler, geniş büyük ailelerdir. Bu aile tipleri; genellikle anne-baba, büyükanne-büyükbaba, evlenmemiş çocuklar ve diğerlerinden oluşur. Sanayileşme ve şehirleşme olgusunun etkisiyle artık şehirlerde, metropollerde çekirdek aile tipleri oluşmuştur. Bu aile yapılarında da genellikle anne-baba ve çocuklar bulunmaktadır. 1980-90’lı yıllara gelinceye kadar ülkemizdeki nüfusun % 70-80’i kırsal kesimlerde/köylerde yaşarken, şehirlerde ancak % 20-30 oranında nüfus yaşıyordu. Bugün ise bu durum tersine dönmüş ve nüfusun ancak % 20-30’u kırsal kesimde/köylerde yaşarken, % 70-80’i şehirlerde yaşar hâle gelmiş.

Sanayileşme, şehirleşme, metropolleşme, metropollerde kurulan mega kentler, teknolojide atılan dev adımlar, dijitalleşme, modernizm, yeni post-modern yaklaşımlar ve daha neler neler, işte hep bütün bunlar; aile yapılarını önemli derecede etkilemekte, dönüştürmekte ve değiştirmektedir. Artık şehirlerde, metropollerde neredeyse çekirdek aileden başka aileler kurulamaz oldu, hatta çekirdek aileler de küçüle küçüle “mikro aile” konumuna düştüler: Sadece anne-babadan oluşan yeni aile tipleri ortaya çıkmaya başladı. Daha da ötesi boşanmaların hızla artmasıyla birlikte; parçalanmış ailelerin gün geçtikçe çoğalması ve yalnızca anne ve bir tek çocuktan oluşan ya da yalnızca baba ve bir tek çocuktan oluşan “parçalanmış mikro aileler” doğdu!..

Dünya büyük bir köy hâline geldi. Hani bir köyde bir sosyal olay olduğu zaman anında bütün köylüler duyup ta, bu olaydan nasıl etkileniyorlarsa; aynı şekilde bugün dünyanın neresinde olursa olsun bir olay vuku bulduğunda, küreselleşmenin/globalleşmenin etkisiyle ve dahi dijitalleşmenin ve teknolojik imkânların katkısıyla, bizim de anında her şeyden haberimiz olmakta ve biz de etkilenmekteyiz. Hatta bu olayların birçoğunu biz, canlı canlı naklen izlemekteyiz. Dolaysıyla etkileşim de bu mana da şu veya bu şekilde kaçınılmaz olmaktadır. Sosyolojik kanunlara göre hayat boşluk kabul etmez ve kim ki boşluk bırakırsa, o boşluğu dolduran birileri mutlaka bulunur. Şu da yine sosyolojik bir kanundur ki; her konuyla alâkalı olmak üzere dominant/baskın/aktif kültür, pasif/edilgen/pısırık kültür ve kültür sahiplerini etkiler, onlara galebe çalar.

 

İşte bu meyanda bizim aile yapılarımız ve kurumlarımız da; Batı’dan gelen kapitalizm, modernizm, hedonizm gibi kuvvetli rüzgârların etkisiyle savrulmakta ve bu rüzgârlara karşı koymakta bir hayli zorlanmaktadır. Maalesef gençler bu rüzgârlardan çok daha fazla etkilenmekte ve çok daha fazla yara almaktadırlar. Çünkü onlar internet ve dijital çağın çocuklarıdır ve içinde yaşadıkları toplum da onlara aklî, ilmî, ahlâkî, insanî ve İslâmî yeni ve gerçekçi projeler ve alternatif sunumlar yapamadığı için yalpalamakta ve iki arada bir derede kalmaktadırlar. İslâmî kelâm tabiriyle söyleyecek olursak; El menziletü beyne’l menzileteyn!.. Yani gençlerin durumu iki câmi arasında kalmış “bî namaz (namazsız)” gibidir. Başka bir ifâde ile “ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabiliyorlar!”… (Özünde bu deyim yanlış. İkisine de yaranmak lâzım. Çünkü ikisi de Allah’ın Rasûlüdür). İki kültür arasında sıkışıp kalmışlar. Bir tarafta bilimin ve teknolojinin desteğini arkasına almış baskın Batı kültürü; diğer tarafta aslından, özünden, geleneklerinden kopmuş, Allah’ın gönderdiği vahiy İslâmının oluşturduğu kültürel yapılar ve kurumlar ile değil de; uydurulmuş dînin ürettiği yozlaşmış, artık çağa hitap etmeyen, gençlerin ilgisini çekmeyen, hiçbir câzibesi kalmayan, aklın, ilmin, mantığın verilerine ve kanunlarına uymayan yoz bir kültürün ve kurumlarının ürettiği edilgen kültür yapıları…

 

Peki bu durumun sorumlusu kim ya da kimlerdir? Hangi kurum ya da kurumlardır. J.J. Rousseau’nun yaklaşımıyla söyleyecek olursak; “Emile”i, yani bu gençleri/bu çocukları kim bozdu? Tabii ki  içinde yaşadıkları toplum bozdu. Çünkü gençler/çocuklar, daha doğuştan fıtratları ve tabiatları gereği tertemiz doğmuşlardı; günahsızdılar, mazlumdular ve masumdular. Freud gibi bazı kötümser psikolog, pedagog ve filozofların dediği gibi ne daha doğuştan kötüydüler ne de Hıristiyanlığın “Aslî Suç” itikadında olduğu gibi doğduğunda günahkâr idiler. Çünkü dünyaya yeni gelen çocukları daha doğuştan suçlu saymak, günahkâr ilân etmek, kötü görmek; hem Allah’ın yaratılış kanunlarına aykırı idi hem de aklın, mantığın ve bilimin kanunlarına ters idi. Böyle bir şey olamazdı, imkânsız ve muhâldi. Aklı başında olan herkes böyle bir anlayışa itibar etmez, güler geçerdi. Hele de Hıristiyanlıktaki “Aslî Suç” anlayışı hiçbir şekilde savunulamazdı, zaten savunamıyorlardı. İngiltere de bulunduğum sıralar, bu konuları zaman zaman tanıştığım Hıristiyanlarla müzâkere ettiğim de; onlar sadece “biz böyle inanıyoruz” derlerdi.

 

Madem çocuklar/gençler doğuştan temiz ve günahsız idiler, madem onları içinde yaşadığı toplum ve yetişkinler bozdu, o hâlde bu toplum kim ve kimlerden oluşuyor?: Kısaca söylemek gerekirse bu toplum; sosyolojik olarak bütün renkleriyle Türk- İslâm toplumudur ve “Number One’dan number ‘sona’ kadar”, yani A’dan Z’ye kadar hepimizi içine alır ve bütün sorumluluk ta hiyerarşik olarak bizlere aittir. Başka bir ifade ile bu sorumluluk Cumhurbaşkanlığı makamından başlar, resmi-sivil her kuruma ve her kuruluşa ve dahi her aile reisine kadar devam eder gider. Büyük başın sorumluluğu da büyük olur, küçük başın sorumluluğu da küçük olur. Ama şurası bir gerçektir ki; hiç kimse sorumluluğundan kaçamaz, gerek bu dünyada gerekse ahirette halka ve ALLAH’a hesabını verir. Çünkü devleti/milleti yöneten “Reis”, bu devletin ve bu milletin “çobanı”dır, dolayısıyla yönettiklerinden ve nasıl yönettiğinden sorumludur. Aile reisi de ailesinin yönetiminden ve yine nasıl yönettiğinden o da sorumludur. Yanlış anlaşılmasın; “çoban” kavramı ve bu kavramın zımnen çağrıştırdığı ve fakat burada zikredilmeyen “kavram” bir metafordur, mecazdır, teşbihtir. (lâ teşbih ve lâ temsil bâbındadır ve dahi kullanım kaynağını ve maksadını erbabı bilir).

 

İşte bizler eğer; yuva kurmuş ya da kuracak olan gençlerimizin bozulmalarından bahsediyorsak, hâl ve gidişatlarından memnun değilsek, dolayısıyla aile yapılarının ve kurumlarının dejenerasyonundan ve çözülmelerinden dem vuruyorsak; -ki bu da doğruysa ya da doğrudur- o zaman gerçek sorumlu ve suçlu kimdir ya da kimlerdir?

 

 Yukarıda bu meseleyi biraz sorgulamaya çalıştım ama, son olarak bu konuda şunları da ilâve etmem gerekir. Eğer bütün bu olumsuzluklardan hepimiz rahatsız isek; bilinsin ve unutulmasın ki bu durumun ve bu sonuçların müsebbipleri daha önce de vurguladığım gibi A’dan Z’ye biziz, kendimiziz. Eğer bir ülkede ve bir toplumda ahlâksız ve kötü insanlar azınlıkta olmalarına rağmen aktifse, ahlâklı ve iyi insanlar da çoğunlukta olmalarına rağmen nemelazımcı ve pasif ise; işte o zaman bu şikâyetlerin hiçbiri bitmez,  düzelmez, üstelik bozulmalar artarak ve yaygınlaşarak devam eder gider. Çünkü bir toplumdaki ahlâksızlığın ve kötülüğün yaygın hâle gelmesi; kötülerin aktif, iyilerin ise pasif olmasındandır. Yine aynı zamanda bir toplum nefsini/kendini/kendinde olanı değiştirmedikçe, düzeltmedikçe; Allah o toplumu değiştirmiyor, düzeltmiyor ve neye müstahak isek o şekilde yönetileceğimizi ifade ediyor, vesselâm.

NOT: Devam edecek…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.