AİLE YAZILARI – 1

     Aile; kanayan yaramız!.. Aile; hicranımız, serencamımız!.. Aile; mutluluk yuvamız!.. Aile; tüm hayat hikâyemiz!.. Aile; en stratejik kurumumuz!.. Aile; toplumun temel taşı, mihenk taşı, köşe taşı!.. Bu öylesine stratejik bir taş ki; çekildiğinde bütün binanın/yapının, hatta tüm insanlığın yerle yeksan olacağı bir temel taşı, bir köşe taşı!..

      Aile yapıları kurumsal/müessesevî olarak; her ne kadar bir disiplin olan sosyolojiyi ilgilendiriyorsa da; bu yapının işleyişi, bu yapıda olup bitenler, aynı zamanda multi disipliner  (etkileşimci bilim dalları) olarak; Psikoloji, Hukuk, Siyâset, Din ve Ahlâk gibi bilim dallarını  ve alanlarını da çok yakından ilgilendirmektedir.

      Bu bağlamda bir kurum olarak aile yapılarının bir takım evrensel boyutları ve karakterleri olsa da; her toplumun sosyolojik yapısına ve karakterine uygun bir görünümü ve gerçekliği de vardır, olmalıdır; çünkü bu son derece tabiî bir durumdur. Aksi olursa sıkıntı olur, sorunlar başlar, sorunlar yaşanır. Hiç mi etkileşim olmaz? Tabii ki olur. Ama bu etkileşimin müspet/olumlu yönde olması icap eder/gerekir. Peki, bu müspet/olumlu yönü kim tayin ve tespit edecek ve buna kim karar verecektir?  Bu müspet yönün kriterleri nedir ve neler olmalıdır? Aynı zamanda bu  kriterleri de hangi kurum ya da kim; neye göre, nasıl ve ne adına tayin ve tespit edecektir?!.. İşte bütün kavga da buradan çıkmakta ve dahi bu sorulara verilen/verilecek olan cevaplardan kaynaklanmaktadır!..

      Kendi toplumumuzdaki/ülkemizdeki aile kurumuna, yapısına ve işleyişine geçmeden önce; dünyadaki, özellikle de Batı’daki aile yapılarına ve anlayışlarına kısaca bir göz atalım!..  Çünkü en çok biz; Batı’nın aile yapılarından, anlayışından, değer yargılarından ve yaşam biçimlerinden etkilenmekteyiz. Batılıların yaşam biçimlerini de; kendi sosyolojik yapıları, inanç sistemleri ve etik anlayışları, değer yargıları; kapitalizm, materyalizm, pragmatizm (faydacılık), makyavelizm, oportünizm (fırsatçılık) ve hedonizm (hazcılık) gibi her türlü “-izm”li  hayat felsefeleri oluşturmaktadır!.. Bu meyanda üstat Cemil Meriç’in; “izm’ler idrâkimize giydirilmiş deli gömlekleri gibidir”, özdeyişini de unutmamak lâzım gelir.

      İşte Batı toplumlarının bu anlayış ve değer yargıları; aile kurumuna bakış açılarını ve yaklaşımlarını da etkilemekte ve belirlemektedir. İstisnaları (bu istisnalar çok az anlamında değil) bir kenara koyarak söyleyecek olursak; bugün Batı toplumlarının aile kurumu konusunda geldikleri nokta pek de iç açıcı değildir. Onların bu konudaki paradigmalarını genellikle “hedonist (hazcı)” bir felsefe belirlemektedir. Batılı insan (yine istisnalar hariç);  “prototip” olarak olguya (evlenme-yuva kurma) ve aile kurumuna umumiyetle şöyle bakıyor: “Ben; dünyaya bir kez geldim, bir daha gelemeyeceğime göre (-ki reenkarnasyon/tenasüh nazariyesi bir fantezidir ve bu meyanda diğer bir bahistir) ölünceye kadar bu hayattan olabildiğince ve alabildiğince haz almalıyım, zevk duymalıyım; bunun da hiçbir şekilde sınırı ve sınırlayanı olmasın”, diyor ve böyle olmasını istiyor.

      Hâl/durum böyle olunca; şimdi kendi kendine düşünüyor: “Evlenmek”!.. “Yuva kurmak”!.. “Aile olmak”!.. “Yani şimdi birini bulacaksın; haydi bulduk, bundan kolay ne var!.. Törenle evleneceksin (bir sürü masraf)! Nikâh kıyıp kendini mahkûm edeceksin (hele de Katolik nikâh kıydıysan hepten yandın! Çünkü ebediyen boşanmak ta yasak!)!.. Aynı eşle bir ömür boyu!.. Bütün bunlara rağmen haydi evlendik diyelim. Sonra!.. Sonra; çoluk çocuk olacak. Onları büyüteceksin: yemeyeceksin, yedireceksin; uyumayacaksın, uyutacaksın; eğitimleriyle ilgileneceksin, hastalıklarıyla ilgileneceksin; bir sürü iş ve sürekli, sürekli olarak   fedakârlık!.. Üff sıkıldım!.. Sıkıntı bastı!.. En iyisi ben almayayım daha iyi, kalsın!...”

      “Üstüne üstlük gezemeyeceksin, tozamayacaksın, partilerde ve diskolarda gece-gündüz  eğlenemeyeceksin; çünkü çoluk çocuk hep ayak bağı oluyorlar, engel teşkil ediyorlar!..  Çocuklar da çabucak büyümüyorlar ki; büyümeleri  yılları alıyor, ömür geçiyor!.. En iyisi ben evlenmeyeyim!.. İyi de peki benim haz duygularım ve cinsel ihtiyaçlarım ne olacak?!.. Canım o da iş mi? Tabii ki ondan taviz yok!.. İstediğimiz zaman, istediğimiz kişiyle; her zaman ve  her yerde!...”

      İşte Batılı insan, genellikle olaya böyle bakıyor ve aile (evlilik) konusunda böyle düşünüyor. Bu durum bir anomidir (sosyal hastalık). Bu bakımdan; Batılı toplumlarda aile kurumu ve aile yapıları gittikçe zayıflıyor ve çöküyor. Artık gençler pek aile kurmak istemiyorlar ve dolayısıyla evlenmiyorlar. Evlenerek aile kurumları oluşturulmayınca da; yeni nesiller oluşmuyor. Yeni nesiller/kuşaklar arkadan gelmeyince de; toplum gittikçe yaşlanıyor ve nüfus azalıyor. Özellikle İsveç, Norveç, Danimarka ve Finlandiya gibi İskandinav ülkelerinde bu manada alârm zilleri çalıyor ve nüfus hızla yaşlanıyor. İngiltere, Almanya, Fransa gibi diğer büyük Avrupa ülkelerinde göreceli olarak biraz durum daha iyi olsa da; aynı sorunlar oralarda da yaşanıyor. Dolasıyla tüm Batı ülkeleri, bütün bu sorunların çözümü için; “ne yapabilirim?” diye şimdilik kara kara düşünmektedir!...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.