FITRAT, TABİAT, İNSAN VE VİRÜS

     ALLAH; fıtrat/yaratılış olgusu ve yaratılış kanunları (Sünnetullah) gereği kâinatı/evreni yarattı ve yarattığı her varlığın/mahlûkatın/eşyanın özüne/cevherine/tabiatına da işleyiş kanunları/yasaları koydu. Başka bir ifade ile varlığın oluş ve işleyiş kaderini/takdirini/ölçüsünü, yine oluş ve işleyiş kanunlarıyla/yasalarıyla tayin ve tespit etti, kayıt altına aldı.

     Bu var edilen varlıklar arasında insan hariç; evrendeki bütün varlıklar(Güneş, Ay, yıldızlar, uzaydaki tüm cisimler; dağıyla toprağıyla, deniziyle ormanıyla, hayvanıyla bitkisiyle dünyadaki tüm varlıklar) Allah’ın koymuş olduğu oluş ve işleyiş kanunlarına/yasalarına harfiyen/birebir riayet ettiler/uydular. Zaten ontolojik olarak aksi dahi düşünülemezdi, imkânsız ve muhâldi!... Onun için insan hariç evrendeki tüm varlıklar; vazifelerini/görevlerini hakkıyla ifa ettiler/yaptılar ve yapmaya da devam ediyorlar!...

      Peki ya insan?!... Neden insan hariç dedik? Çünkü Allah, insanı diğer varlıklardan farklı olarak akıllı ve zeki yarattı ve dahi onu iradeli kıldı. İradeli olmak demek; tercih yapabilmek/seçebilmek ve sorumlu olmak demektir. Tercih yapabilmek, seçebilmek için de; hür/özgür olmak gerekir ve bu şarttır. İşte bu meyanda Allah; insanı hür ve özgür bir şekilde yaratmış ve iradesinde, tercihinde, seçiminde serbest bırakmış ve onu bu seçimlerinin neticesinden/sonucundan da sorumlu tutmuştur. Çünkü özgür ve bilerek yapılan her seçimin ve bu seçime paralel olarak yapılan her davranışın/eylemin; iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz, günaha veya sevaba taâllûk eden/karşılığı olan bir sonucu ve bir bedeli olacaktır, olmalıdır; çünkü bu tabiî/doğal bir durum ve sonuçtur, aynı zamanda da aklın/mantığın kural ve kanunlarına da uygundur…

       Ayrıca; kâinatta/evrende yaratılmış olan varlığa dair bir ilâhî yasa daha vardır. O da zıtlık/tenâkuz/karşıtlık yasasıdır. ALLAH yaratandır; dolayısıyla O tektir, doğmamıştır, doğrulmamıştır, eşi ve benzeri yoktur, zamandan, mekândan ve her şeyden münezzehtir. Diğer bütün varlıklar ise yaratılandır. Ne ki yaratan tek, ki o ALLAH’tır; ne ki yaratılan çift, ki o mahlûktur. İşte, evrendeki bu zıtlık yasası gereği her şeyin bir zıttı vardır: İyi varsa, kötü de var; sıcak varsa, soğuk da var; dişi varsa, erkek te var; sağlık varsa, hastalık ta var; dünya varsa, ahiret te var; hayat/yaşam varsa, ölüm de vardır ve bu durum kaçınılmaz bir olgu ve bir hakikattir.… Bu kaçınılmaz hakikat gereği elbet bir gün ölüm kapımızı çalacaktır ama asıl olan bu değildir; asıl olan nasıl öleceğimizdir: İman üzere ve insanca mı(ahsen-i takvîm); yoksa küfür üzere ve “belhum adal”ca mı(esfel-i sâfilîn)?!...

     Evrende var olan bu ilâhî yasayı(zıtlık yasası) Karl Marx, bir başka açıdan “tarihi materyalizminde/diyalektik felsefesinde” yakalamış, fark etmiş ve tespit etmiştir. O’na göre tabiatta ve sosyal yapıda çelişkiler/zıtlıklar vardır. Bu çelişkiler kaçınılmaz olarak beraberinde çatışmaları, kavgaları elzem kılar. Bunu da tez-antitez ve sonrasında da sentez olarak formüle eder. Kapitalizmin özünde ve sosyal yapıda iki sınıf kaçınılmaz olarak vardır: Birisi burjuva sınıfı(şehirli, patron, sermayedar), diğeri proletarya (köylü, emekçi, işçi sınıfı). Zaman içerisinde bu iki sınıfın çatışması kaçınılmaz olur ve sonunda herkesin eşit olacağı sınıfsız bir dünya kurulur. İşte zıtlık yasası nokta-i nazarından ideolojik, sosyolojik, politik olarak marksizmin yaklaşımı ve dünya görüşü kısaca özet hâlinde böyledir.

     Jean Jacques Rousseau, “EMİLE”ini tabiata döndürmekten bahseder!... Çünkü bu toplum/içinde yaşadığı toplum Emile’in tabiatını bozmuştur. Tabiatı iki açıdan değerlendirmek gerekir: Birincisi; fıtrattır, yaratılıştır. Çocuğun ontolojik olarak dünyaya ilk geliş anındaki safiyetidir, masumiyetidir, masumiyetidir. İşte çocuğun dünyaya ilk geliş anındaki tabiatı/doğası budur ve bu tabiat saf, temiz bir karaktere, özelliğe sahiptir. İkincisi; fizikî coğrafya ve tabiattaki/doğadaki canlı-cansız tüm varlıkların tamamıdır. Tabiattaki insan dışındaki varlıklar; fıtrat, yaratılış ve tabiatları gereği karakteristik olarak; olduğu gibi görünürler ve göründüğü gibi olurlar. İki yüzlü ve riyakâr değildirler. Dolayısıyla durup dururken “Emile” dâhil hiç kimseyi aldatmazlar ve hiç kimseye de zarar vermezler!... Âşık Veysel’in “-Benim sadık yârim kara topraktır” deyişinde olduğu gibi!... O hâlde “Emile” bir insan olarak bozulduysa eğer; onu içinde yaşadığı toplum, yâni yetişkin olan diğer insanlar bozdu!...

     İşte bu bozan ve bozulan(ifsat olan) İNSANLAR; sadece kendilerini ve hemcinslerini bozmadılar (Nurettin Topçu üstadımızın belirttiği gibi; bir toplumdaki muhtaçlık ve dolayısıyla dayanışma zarureti kaçınılmaz bir olgudur ve bu zaruret olgusu ister istemez; hatta gönüllü olarak bireyleri/fertleri karşılıklı olarak birbirlerine mahkûm eder. Bu öylesine bir mahkûmiyettir ki; bireyler/fertler gönüllü olarak kendi hürriyetlerini/özgürlüklerini sınırlarlar ve bundan taviz verirler. Başka bir ifade ile birbirlerinin gönüllü esiri olurlar. Bu bir esarettir!... İşte toplumdaki insanlar arası  etkileşim bu manada kaçınılmazdır!... NOT: Bu konu da daha geniş bilgi edinmek isteyenler,  Mustafa Kök ve Musa Doğan’ın “İsyan Ahlâkı” kitabına bakabilirler!) ayrıca evrende özellikle de dünyada  ne varsa hemen hemen her şeyi bozdular ve ifsat ettiler!... Bu öylesine bir bozuluş ve ifsat oluştu ki; bozan bozulmayanı bozdu, bozulan bir sonrakini bozdu, bir sonraki diğerini bozdu ve kelebek etkisi yaparak koro hâlinde herkes herkesi bozdu, ifsat etti. Bozmanın ve bozulmanın sınırı mı vardı ki; sınırsız olarak hep birlikte ve elbirliğiyle birbirimizi bozduk ve bozmaya da hiç durmaksızın devam ediyoruz!... Kendimizi bozmak yetti mi? Tabii ki yetmedi!... Olmuşken(bozulmuşken) tam olmalıydı!... Ekolojik dengeyi alt-üst etmeliydik, eko sistemi tahrip etmeliydik, ettik te!...

     Kendini ve hemcinsini bozan insan; evrendeki ve hususiyetle dünyadaki diğer varlıklara hiç acır mıydı? Nitekim acımadı da!... Dağ- deniz, hava- su, orman- toprak, bitki-hayvan, ağaç-kuş, börtü-böcek demeden; önümüze gelen ne varsa, karşımıza çıkan ne varsa ALLAH yarattı demedik; acımasızca, zalimce, vahşice talan ettik, ifsat ettik, bozduk, kirlettik ve katlettik!... Doymadık, tükettikçe tükettik, sömürdükçe sömürdük, semirdikçe semirdik, hep israf ettik!... Yoksulları, fakirleri, garip-gurebayı görmezlikten geldik, onları yok saydık!... Rabbena Rabbena hep bana hep bana dedik!... Aç gözlülük yaptık. Gözümüz doymak bilmedi!... Hâlbuki Yaratan, yarattığı her varlığı için hepsine yetecek kadar nice temiz rızıklar ve nimetler bahşetmişti. Verilen nimetlere teşekkür edeceğimiz yerde; nimeti küfran(nimeti inkâr eden, üzerini örten) olanlardan olduk!... Nimeti vereni(ALLAH) ya yok saydık, ya da “uzak Allah” anlayışıyla/felsefesiyle güya Allah’ı hayatımızdan uzaklaştırdık!... Halbuki ALLAH, bize şahdamarımızdan bile yakındı!... ALLAH; “… Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”(a’raf/31) ilkesini koymuştu. Ayrıca adaletli paylaşım ve bölüşüm ilkesini de... Peki biz insanoğlu ne yaptık; bu söylenenlerin tamamen tersini yaptık!...

     Evet; biz insanoğlu, eşyaya/varlığa zulmettik. Varlığa zulüm; evrende varlığın ontolojik olarak olması gereken yerde olmaması hâlidir. Varlığa adâletle davranmak ise; varlığın yine ontolojik olarak olması gereken yerde olması hâlidir. Çünkü ALLAH; yarattığı her varlığa sünneti gereği evrende(dünya da dâhil) bir yer, bir mekân, bir yörünge tespit ve tayin etti. Evrendeki tüm varlıkların özüne/cevherine/fıtratına da işleyiş ve davranış yasaları koydu ve ihdas etti. İşte bu oluş (kevn); varlık için evrende muazzam bir düzen, intizam ve nizam getiriyordu. İşte biz insanoğlu; evrendeki bu muazzam düzen, intizam ve nizamı alt-üst etmek, bozmak(fesat) için; gücümüz neye yetiyorsa, elimizden ne geliyorsa her şeyi yaptık ve yapmaya da devam ediyoruz!...

     Bu söylediklerimize küçük bir örnek: George Orwell, “Hayvan Çiftliği” adlı kitabında; buna benzer konuları işler ve Jones’un çiftliğinde ve malikânesinde cereyan eden olayları, insanların örnek alması için çok güzel bir şekilde tasvir eder, betimler. Kitapta; çiftlik sahibi Jones’un hayvanlara zulmetmesi karşısında, hayvanların atın önderliğinde güçlerini birleştirerek bir devrimle çiftliğin yönetimini nasıl ele geçirdikleri ve çiftlikten Jones’u nasıl kovdukları anlatılır. Tabi bu arada bir manifesto da kaleme almışlardır ve bu manifestoya göre hiçbir hayvan çiftlik sahipleriyle oturup kalkmayacak, bir arada bulunmayacaktır. Hayvanlar ürettikleri her şeyi bir havuzda toplayacak ve ihtiyacı oranında her hayvana; adâletçe bir bölüşüm ve paylaşım yapılacaktır. Bütün bunları gerçekleştirip mutluluk içerisinde yaşarlarken; nece sonra domuz; hayvanlar arasına fitne fesat sokup, tezviratla akıllarını çelip kendisine bağlayarak; uymayanları da zorla kendisine itaat ettirerek karşı bir devrimle çiftliğin yönetimini ele geçirmiş ve çiftliği yönetmeye başlamıştır. Kitaptaki hikâye şöyle biter: Manifestoda yasak olmasına rağmen bir gün domuz, komşu çiftliklerin sahiplerini çiftliğine dâvet eder; başlarlar yiyip içip eğlenmeye ve poker oynamaya!... Malikânedeki ışığın yandığını gören çiftlikteki diğer hayvanlar; büyük bir merakla saklana gizlene ve korkarak malikâneye usulca yaklaşırlar ve içeride neler olup bittiğini anlamak için başlarını uzatarak camdan bakmaya çalışırlar. Odada olanları zoraki görürler. Çünkü hava yağmurlu ve cam pusludur. Bu bakımdan içerdekileri net bir şekilde seçemezler. Evet; odada domuz ve insanlar var ama, acaba insanlar mı domuzlaşmış; yoksa domuz mu insanlaşmış, diye tereddüt ederler!...

     Bu bağlamda Necip Fazıl Kısakürek üstattan yıllar yıllar önce söylenmiş veciz bir söz: “Öyle bir zamanda ve toplumda yaşıyoruz ki; ana-babalarını huzurevlerine vermiş, kendi evlerinde de kedi-köpek besleyen nesiller!...”  İşte bu bir-iki örnekte görüldüğü gibi varlığa zulüm; her varlığın(insanlar ve domuzlar; analar ve babalar; kediler ve köpekler vs.) ontolojik olarak olması gereken  yerde olmamasıdır, olamamasıdır!... Bu bir adâlet değildir, olsa olsa adı geçen-geçmeyen her varlığa yapılan bir zulümdür!...

     Peki İnsanoğlu bu noktaya nasıl geldi?!... İnsanoğlunun önce itikadı ve imanı bozuldu. İtikat ve imanı bozulunca ahlâkı bozuldu. Ahlâkı bozulunca ameli/yaptığı her türlü işi ve davranışı bozuldu. Ahlâk bozulduktan sora “hilkat garibesi” varlıklar, işler ve davranışlar ortaya çıkmaya başladı. Başka bir ifade ile tüm varlıkların GDO’suyla oynandı. Fıtrat bozuldu. Aslını, özünü kaybetti. Artık hiçbir varlık, ilk yaratılıştaki orijinal varlık değildi. Dönüştü, değişti ya da dönüştürüldü ve değiştirildi!... İtikat; inanmak ve inancında samimi olmak demektir. Biz niyetimizi ve samimiyetimizi bozduk!... İman; Allah’a güvenmek, emânete sahip çıkmak, güvenilir olabilmek demektir. Biz bunların hepsini “-mış” gibi yaptık. İnan-mış gibi göründük ama gereğini yapmadık… Güven-miş/güvenilir-miş gibi davrandık ama ne güvendik ne de güvenilir olduk… Emanete sahip çıkar-mış gibi yaptık ama emanete ihanet ettik!... Bu gelip geçici dünyamızda bize emanet olarak verilen ne varsa; kendimiz/nefsimiz dâhil hiçbirine sahip çıkamadık, emaneti koruyamadık… “Hız ve haz” felsefesiyle her şeyi hovardaca harcadık, tükettik… “-Mış” gibi yapmak tam bir “ makyavelist” anlayış ve felsefe idi. Bu anlayışa göre amaca ulaşmak/hedefe varmak için her şey mubahtı. Örneğin; amacınıza ulaşmak için ahlâklı/dürüst görünmek elzem mi?; gerçekte ahlâklı/dürüst olmadığınız hâlde böyle görünebilirsiniz… Amacınıza ulaşıp işiniz bittikten sonra da eski hâlinize dönüp, size yapılan iyiliklerin tamamını unutabilirsiniz. İşte biz insanlar tam da bunu yaptık!...

     “Tanrıyı Kıyamete Zorlamak” adlı bir kitap var. (Lâ teşbih ve lâ temsil) Biz sanki yaptıklarımız, ettiklerimiz ile tabir-i câizse “Tanrıyı kıyamete zorladık!...”  Başka bir ifade ile Nasrettin Hoca gibi bindiğimiz dalı kestik. O zaman biz insanoğlu kendimiz ettik, kendimiz bulduk. Yâni kendi nefsimize zulmettik. Hani, Hz. Âdem ve Havva Cennet’te iken İblis’e uymuş ta imtihanı kaybedip Cennet’ten çıkarılmışlardı ya! Sonradan hakikati görüp büyük bir pişmanlık içerisinde Allah’a yalvar yakar olmuşlardı. Ve mealen; “ Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”(a’raf/23) diyerek samimiyetle pişman olmuş ve tevbe etmişlerdi. Allah ta onların tevbesini kabul etmiş ve affetmişti. İşte Âdem, hatasını kabul ve itiraf edip pişmanlığında samimi olunca; tekrar “ben-î âdem(insanoğlu)” oldu ve “insanileşti”!... İblis ise; Allah’a rağmen üstünlük tasladı(Âdem’e materyalist bir felsefeyle elementerist yaklaştı. Ateşin topraktan üstün olduğunu iddia etti. Kibirlendi, böbürlendi, ırkçılık yaptı. Dolayısıyla yeryüzünün ilk ve en büyük ırkçısı İblis’ tir.) hatasını kabul etmedi, hatasında ısrar etti. Dolayısıyla İblis; şeytanileşti, şeytan olmaktan kurtulamadı ve Allah’ın lânetine müstahak oldu!... İşte şimdi tam karar vakti: Siz ey insanlar! Kendinize gelip, titreyerek kendinize dönüp yukarıda saydığım ve sayamadığım hatalarınızdan dönecek misiniz, dönmeyecek misiniz?! Hatalarınızı kabul edip Allah’tan af dileyerek tövbe edecek misiniz, etmeyecek misiniz?! Yâni ben-î âdem olmayı(insanoğlu/insanileşmek) istiyor musunuz, yoksa istemiyor musunuz?!... Karar sizin!... Ama bilesiniz ki; verdiğiniz her kararın hem bu dünyada hem de ahirette bir karşılığı, bir bedeli vardır ve dahi kaçınılmaz olarak olacaktır. Bu da zinhar unutulmaya!... Bir şey daha unutulmasın: Âd kavminin, Lût kavminin, Semûd kavminin başına gelenler de!...

     Gelelim virüse…  Determinist bir prensiple(sebep-sonuç ilişkisi) yukarıda yazdıklarım esasında konunun net bir şekilde anlaşılmasını apaçık ortaya koyuyor. Eğer yazdıklarım öylesine okunup geçilmezse; üzerinde düşünülüp tefekkür edilirse, her şey ayan beyan anlaşılır. Koronavirüs(COVİD-19), Sars, Mers, domuz gribi, kuş gribi her ne ise; virüs, virüslüğünü yapacaktır. Şöyle bir düşünürsek; virüse kızmaya hakkımız var mı? Evrende insan dışındaki her varlık görevini yapıyor. Virüsler de görevini yapıyor. Görevini hakkıyla yapmayan tek varlık, bizâtihi insanoğlunun kendisidir. Siz ey insanoğlu; yeryüzündeki kirli savaşlarınızla, emperyalist duygular içerisinde mazlum milletleri ve ülkeleri sömürmenizle, sınırsızca ve ahlâksızca insanlığın ortak malı olan  tüm kaynakları talan edip, soyup, semirip doymak bilmez aç gözlülüğünüzle, adaletsiz ve haksız bölüşüm ve paylaşımlarınızla, her şeyi yağmalayarak ve yeryüzündeki tüm varlıkları kirleterek  bu güzel dünyamızın temiz kalacağını mı zannediyordunuz?!... Dünyamızı bir bataklığa çevirdiniz!... Yaşanamaz hâle getirdiniz!... ALLAH’tan korkmadınız, kuldan utanmadınız, sıkılmadınız!... Şimdi bataklıktaki sivrisineklerle savaşıyorsunuz. Savaşsanız ne yazar, bataklığı kurutmadıktan sonra!... Korktunuz değil mi ey insanoğlu?!... Çünkü tatlı canınız yandı!... Çünkü ateş düştüğü yeri yakarmış!... Ateş; sınıf, statü demeden herkesi yakar oldu değil mi?!... Ateş size de düşünce, bacayı sarınca ancak uyandınız değil mi?!... Nasıl; acı var mı, acı?!... Bir yerleriniz ağrıyor mu?!... Ateş mazlum milletleri yakarken hiç oralı olmuyordunuz değil mi?!... Oralı olmak nere, silahlarınızı onların üzerlerinde deniyordunuz?!... Nice kıtalararası balistik füzeler yaptınız. Binlerce kilometre menzilleri vardı. Ama yine de bu füzelerin her yere ulaşamayacağı bir sınırı vardı. Ya KORONAVİRÜS!... Bütün menzilleri aştı ve dünyayı dolaştı. Nerede duracağı da henüz belli değil!... Bu ateşin(virüsün) size de ulaşacağını hiç aklınızın ucundan dahi geçirmiyordunuz değil mi?!... Ağustos böcekleri gibi kafayı bulup etrafınızda dans ediyordunuz değil mi?!... Şimdi ne oldu da tatlı rüyanızdan uyandınız? Hepiniz evlerinize kapandınız, dışarıya dahi çıkmaktan korkak oldunuz. Girecek delik, sığınacak kovuk arıyorsunuz!... Hangi deliğe girerseniz girin, hangi kovuğa saklanırsanız saklanın; yetmez deyip kendinize demirden “sarp kaleler”/kuleler de yaptırsanız Allah’tan kaçamayacaksınız, işte Allah’ın şaşmaz adâleti budur!...

     Şimdi hesap verme günü, hesaba çekilme günü ey insanoğlu!... Mahkeme kurulmuş ve yargılama başlamıştır: Savcı tüm delilleri toplamış, mütalâa dosyasını hâkime sunmuş ve insanoğlunun işlediği suçlar karşısında idam cezası talep etmektedir. Hâkim/yargıç dosya içeriğine bakıp inceledikten sonra; dönüp insanoğluna sorar: Bütün bu suçları sen mi işledin ey insanoğlu?!… İnsanoğlunun konuşacak mecali kalmamıştır. Ayakta dahi zor durmaktadır. Benzi sapsarı olmuş, ha düştü ha düşecektir!... Hâkim tekrar sorar: Ey insanoğlu, bütün bu suçları sen mi işledin?!... Dudağı, damağı kuruyan insanoğlu işlediği bütün suçları çok iyi bilmektedir. Çünkü mahkeme dosyasında tüm belgeler vardır ve zaten deliller de kayıt altına alınmıştır. Üçüncü ve son kez sorar hâkim: Ey insanoğlu sana soruyorum; bütün bu suçları sen mi işledin?!... Mahkeme salonu buz gibi soğuk ve sessiz!... Şahitler toplanmış, hepsi salonda: Dağ orada, deniz orada, hava orada, su orada, orman orada, toprak orada, ağaç orada, kuş orada, börtü orada, böcek orada. Bütün mahlûkat şahitlik etmek için salonda toplanmış… Kıpkızıl kurşunların, kapkara bombaların hışmına uğramış ya o masum, mazlum insanlar: Kadınlar, ihtiyarlar, çocuklar, sabiler!... Hepsi ama hepsi oradalar… Ezilenler, sömürülenler, aç bırakılanlar; herkes evet herkes salondalar!... Yargılanan insanoğlundan suçunu kabullenmekten başka çaresi kalmamıştır. Kem, küm; zoraki bir itiraf ve  evet!... Karar açıklanmadan önce canhıraş bir çırpınış; titrek ve kısık bir sesle hâkime yalvarış: “Yok mudur bunun bir affı?!”. Hâkimden cevap: “Dosyadaki deliller ve şahitlerin şehadetine göre; işlediğin suçların  mevcut yasalar mucibince affa mazhar olacak  en ufak bir tarafı yoktur, ey insanoğlu! Ama Allah’tan ümit kesilmez! Her ne kadar sen; sözünde durmayan, verdiğin sözü yerine getirmeyen karakterde/tiyniyette bir varlık olsan da ey insanoğlu; küçük de olsa bir çıkış yolu vardır: Ancak bu yetki benim değil; Allah’ın uhdesindedir. O da şudur: Eğer bütün samimiyetinle yaptıklarından pişman olur da, bir daha yapmamak üzere tövbe edersen(gerçi sana pek güvenilmez ama) işte belki o zaman!...”

     SONUÇ VE KARAR: Kâinat adına, kâinattaki bütün varlıklar adına; gök adına, yer adına, dünya adına, dünyadaki bütün varlıklar adına, tüm insanlık adına; atın bu iflah olmaz insanoğlunu zindana, işlediği  suçlarının karşılığı olarak ebediyyen zindanda kalsın!...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.

01

M. Rüştü Ağadayı - Çok güzel bir uyarı yazısı İlhan hocam. Allah razı olsun

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 08 Nisan 21:09