Şimdi kim bana arka çıkacak Muhittin

Muhittin Sümbül 1968-69 öğretim yılında Mersin Öğretmen Okulu’na başladı. Aynı sınıfta (1-F) idik. O iki hafta kadar sonra geldi ve kapıya yakın sıra dizisinin en arkasındaki boş sıraya tek başına oturdu. En önünde de benimle Cengiz Özdemir oturuyorduk. İkimiz de Elbistanlı olduğumuz halde birbirimizi daha önceden tanımazdık. Çeşitli illerden gelerek okula yeni başlayanlar hem birbirine hem de önceden başlayanlara yabancı idi. Yatılı okul havasına, Mersin’e de yabancı idik. Hasbelkader önceden tanışanlar, akraba olanlar, ortaokulu birlikte okuyanlar, aynı mahalle veya köyde yaşayanlar hariç. Mesela ben rahmetli Talat Corcu ve Ziya Arifoğlu ile aynı mahallede oturduğumuzdan tanışırdık. Kısa zamanda diğer hemşehrilerimizle tanıştık.

Muhittin ile de hemşehri olduğumuzu öğrendikten sonra tanıştık; artık arkadaş, sınıftaş, okuldaştık. Yatılı okuyanlar yatakhane, dershane, yemekhane ve teneffüs alanı/okulun bahçesi ve deniz/kumsal ile çevrelenmiş dar bir alanda yaşadığı için ister istemez birbiri ile yakın, az yakın veya uzak arkadaş olur. Bizimde arkadaşlığımız böyle başladı ve aşağıda anlattığım olaydan sonra daha çok yakınlaştık. O olay, benim için unutulmaz bir hatıra ve Muhittin’e duyduğum dostluğun kaynağı olmuştur. Çoğu zaman şehirde birlikte gezdik, okulun bahçesinde birlikte adımladık, denize birlikte girip kumsalda güneşlendik. Zamanla Elbistan’dan veya çevre illerden gelen diğer arkadaşlarla tanışıp çevremizi genişlettik. Sınıflarımız yılsonunda ayrılsa da arkadaşlığımız hiç ayrılmadı. Aşırı sıkı fıkı olmasak, ama birbirimize karşı muhabbetimizi, dostluğumuzu hep sürdürdük. Öğretmen olduktan sonra fikren ayrı kamplarda olsak da birbirimize karşı duygularımızda hiç değişiklik olmadı. İkimiz de Elbistan’da olduğumuz zamanlarda her fırsatta görüştük, baş başa veya grup içinde sohbet ettik. Emekli olduktan sonra daha sık görüşmeye başladık…

Bir keresinde TOKİ’deki evine, tasarruf amacıyla kendi eliyle yapıp ettiklerini göstermeye götürdü. “Şurasını ben ördüm, sıvadım; şunları ben döşedim. Tüpü şuraya delik delerek balkona çıkarttım…” diye anlatırken sevinçliydi, mutluydu. Ben de takdir etmiştim. Ailesine çok bağlı, çocukları için canını verecek kadar severdi, üzerlerine titrerdi…

Bir defasında öğretmenevi yazlığında otururken yanıma geldi ve “kalkınca haber ver sana bir şey vereceğim” dedi. Nitekim kalkınca birlikte çıktık ve arabasının bagajından bir bond çanta çıkarttıktan sonra “Arif ben artık kullanmıyorum; sen sürekli okuyup yazıyorsun, sana gerekli olabilir diye düşündüm…” diyerek vermişti.

Son yıllarını ailecek Manavgat’ta geçiriyorlardı. Düğün, ölüm vs gibi sebeplerle geldikçe görüşme fırsatımız oluyordu. öğretmen evi yazlığında, yolda denk gelmezsek muhakkak ziyaret maksadıyla benim takıldığım Mehmet Akif Kültür Salonu’na gelirdi. Selamdan önce, şu anda bile kulağımdaki sesiyle “Hadi Arif kahve söyle de içelim..” derdi. Otururduk; çoğu zaman saatlerce konuşurduk. Dinlemekten çok anlatmayı severdi. İnanılmaz derecede güçlü hafızası vardı, olayları kişileri hatta zamanını milimetrik olarak söylerdi. Günlük gazeteleri adeta didiklerdi. Kimseye saygısızlık ettiğini görmedim. En sevdiğim huylarından biri asla dedikodu etmezdi; bir kere bile birinin aleyhine konuştuğuna şahit olmadım…

Ah sevgili kardeşim, gitmeseydin de ben sana her gün çay kahve ısmarlasaydım…

Okulda da öğretmenken de ayrılıp başka kurumlarda çalışırken de emekli olduktan sonra da hep temiz, tertipli giyindi. Okulda bizler yatakhaneye girer girmez pijamalarımızı, eşofmanlarımızı giyerken o yatıncaya kadar elbisesini çıkartmazdı; yatakhanede gruplar halinde birçok fotoğraf çektirmişizdir, onlarda bile Muhittin’i giyiniktir.

Son yıllarda bir ara zayıflamış görünce “Hayrola rahatsız mısın?” diye sorunca şöyle cevap vermişti:

‒ Yok, çok şükür iyiyim. Hanımla rejim yapmaya başladık. Ekmeği iyice azalttık, yemekleri tabaklarımıza daha az almaya başladık. Bol bol yürüyorum da… Sen kilo almışsın; sen de yürüsene! Ben buraya gelmeden çarşı içinden Malatya Caddesine, oradan Saraykent Yoluna, oradan Proma tarafına, oradan Köprübaşı’na olmak üzere iki kere dolaşıp geldim…

Vefatından belki bir iki ay önce yine Elbistan’daydı. Yine ziyaret amacıyla gelmiş görüşmüştük. Oturup sohbet ettik, çay kahve içtik. Ayrılırken “Yarın gideceğim de seni görmek için geldim” demişti. Çok memnun olmuştum. Dostların araması, hal hatır sorması acı tatlı günlerinde birbirine destek vermesi ne güzeldir. Vedalaştık. Ertesi günü öğleden sonra bir balıkçının önünde karşılaşınca merakla sordum:

‒ Hayrola Muhittin daha gitmemişsin?

‒ Gideyim mi yani, gitmemi mi istiyorsun?

‒ Olur mu öyle şey, hani “yarın gideceğiz” demiştin de, ters giden bir şey mi oldu?

‒ Bir gün daha kaldık. En geç yarın gideceğiz. İyi oldu görüştüğümüz…

Tekrar vedalaştık:

‒ Hadi sana uğurlar olsun, yolun açık olsun Muhittin.

‒ Sağ ol, görüşmek dileği ile…

Dedi; ama meğer ayrılık bu sefer geçici değil temelliymiş; kavuşmak görüşmek mahşere kalmış. İnşallah mekânı cennet olur…

x

Muhittin ile yeni tanıştığımız pek sıkı fıkı olmadığımız günlerin birinde teneffüs henüz bitmiş arkadaşlar sınıfa girmeye başlamıştı. Ben de gelip sırama oturmuştum. Benim yan tarafımda orta sıraların önden ikinci sırada oturan iki arkadaş birbirleri ile birden boğuşmaya başladılar. Dışarıdan bakan kimse şaka mı ciddi mi anlayamazdı. Vuruşmadan itişip kakışıyorlar, birbirlerine hakaretamiz sözler saf ediyorlardı. Ben -başkandım- “Durun, ne yapıyorsunuz, az sonra hoca gelir…” diye aralamaya çalışırken, bana yakın olan ötekine “Senin…” diye başlayıp “Allah’ına..” küfretti. Daha küfrettiği an bir refleks halinde tokadı patlattım. Bizim memlekette dine, imana, kitaba; çok içip sarhoş olanlar, dini terbiye almayanlar nadiren sövse de asla Allah’a küfür eden olmazdı. Ailemizden aldığımız “Dine, imana, Allah ve peygamberlere, Kur’an’a küfreden dinden çıkar… Sakın ağzınızdan çıkmasın!” öğütleri kulağımızda küpe idi. Çevre ve ailemizin bu tür etkisi ile sanki mukaddesatı koruyup kollama görevi verilmiş gibi bir anlayışa sahip olmuştuk. Mersin’de ve Adana’da tanımadığım insanlardan bu galiz küfürleri birkaç kere duymuş her defasında çok şaşırmış, üzülmüş ve inanılmaz derecede içimden tepki göstermiştim. Beddualar yağdırmıştım. Kulağımın dibinde aynı küfrü duyunca, dayanamamış olacağım… Tokadı yiyen arkadaş sendeleyip gerilemişti; şaşırmıştı da. Hemen toparlanıp bana cevap vermeye çabasına girmişti, fakat ben onu sırasına doğru itip dengesini bozarak, elini tutarak vurdurmuyor, kavgayı büyütmek de istemiyordum. Biz belki yarım dakika böyle didişirken öte tarafında oturan ve az önce kavga ettiği arkadaşı, koşarak ön sırayı dolaşıp bana saldırıya geçti. Ben, iş çığırından çıkıyor; bari şu uğraştığımı sırasına itip şu geleni karşılayayım düşüncesinde iken, tokat vurduğum arkadaş ile benim aramdan Muhittin hızla geçti ve sonradan geleni kucakladığı gibi tahtanın önünde yere yatırıp “Rahat dur yoksa karışmam...” diyerek engelledi. Ben de ötekine -daha çelimsizdi- vurmuyor, bana yaptığı her hamleden sonra “Bak üzerime gelme, kavga etmek istemiyorum…” diyerek tekrar sırasına itiyordum. Tam bu kargaşa sırasında dersin öğretmeni sınıfa girdi…

X

Kıymetli kardeşim. Rahmetli baban (Söğütlü’den Sınıkçı Hasan Hüseyin) gibi yüzü aşacak kadar uzun yaşayacağını tahmin ederdik. Çok vakitsiz ayrıldın aramızdan. Takdir-i ilahî böyleymiş. Allah rahmet eylesin. Varsa hakkım helal olsun. Ruhun şad, kabrin nur ve mekânın cennet olsun.
……………………………………………………………………….
Muhittin Sümbül (1953 – 2019): 23.05.1953 yılında Elbistan’ın Söğütlü (eski adıyla Ambarcık) köyünde doğdu. Babası K. Maraş-Elbistan yöresinde “Sınıkçı Hacı Hüseyin” namı ile tanınan Hasan Hüseyin Efendi, annesi ise Fındık Hanım’dır. Muhittin rahmetli olanla birlikte 11 çocuktan biridir. Okuyan ve öğretmen olan tek çocuktur. İlk ve Orta Okulu köyünde öğretmen okulunu da Mersin’de okudu. İlk görev yeri Ordu’ya bağlı Gölköy’dür. Orada iken siyasi bir kararı ile görevinden aldı. 1974 yılında mahkeme kararı ile Elbistan’ın Gavurbağları (Pınarbaşı/ Türkbağları) mahallesine atandı ise de yine görevinden alındı. Kardeşi ile Elbistan’da Azim Taksi Durağında taksicilik yaptı. Mahkeme kararı ile görevine döndü ve 1976 yıllarında Elbistan Tapkırankale köyüne atandı. 1978 yılında Elbistan’da TÖBDER başkanlığı yaptı. Aynı yıl öğretmenlikten istifa ederek ailesi ile Ankara’ya göçtü.

Ankara’da Kooperatifler Genel Müdürlüğü’nde işe başladı. Bir süre sonra Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’na işçi olarak girdi ve aynı bakanlığa bağlı Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nde emekli oluncaya kadar çalıştı.

Siyasi olarak SHP içinde aktif görev aldı. Ambarcık ile Geçit köylerinin birleştirilerek Söğütlü adında belediyelikyapıldığı yerel seçimde (1994) SHP Belediye Başkan Adayı oldu. Muhittin Sümbül, ayrıca iki dönem Kahramanmaraş ve Tunceli milletvekili adayı oldu.

2005’te Elbistan’a kesin dönüş yaptı. TOKİ’den bir ev aldı. Eşi Melek Sümbül Hanım emekli olmasından sonra, Antalya Manavgat Side Mahallesinde bir ev alarak oraya yerleştiler. 3 çocukları var. (Mustafa Suphi, Barış ve kızı Burcu).

07.04.2019 Tarihinde Side’de geçirdiği kalp krizi ile hayata gözlerini yumdu. (Not: Özgeçmiş, oğlu,  Mustafa Suphi Sümbül’ün yazıp gönderdiği notlardan özetlenmiştir.)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Bilgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

02

Mustafa Suphi Sümbül - Arif amca çok teşekkür ederim. Çok garip duygular içerisinde okudum. Ağladım. Birkez daha gururlandım. Ellerinden öperim. Saygılar.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 02 Nisan 16:03