KAMUOYUNA AÇIK MEKTUP

     Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm Devlet ricâline, MEB’e, YÖK’e ve tüm üniversite yönetimlerine; geliştirdikleri eğitim felsefesi ve politikalarıyla Türk Millî Eğitim Sistemi’nin ve insan yetiştirme düzenimizin oluşturulmasında ve dahi yetiştirilecek gençlik ve öğrenci “prototip”inin belirlenmesinde etkili ve yetkili olan herkese bir çift sözüm var:   

     Objektif, tarafsız, önyargısız ve ideolojik bağnazlıktan uzak bir şekilde;  Cemil Meriç’in vurgusuyla “-izm”siz bir bakış açısıyla baktığımda evet; Devlet olarak son yıllarda El-Hakk, nice bayındırlık hizmetleri yaptınız! Evet; nice yollar, havaalanları, köprüler yaptınız! Evet; nice hastahâneler, okullar, üniversiteler açtınız! Evet; eğitimde, sağlıkta, halkımızın hayatını/yaşantısını kolaylaştırmak için, tüm Devlet hizmetlerinde nice dijital dönüşümler ve değişimler yaptınız! Evet; nice kurumsal ve zihniyet dönüşümleri gerçekleştirdiniz! Evet; nice yapılamaz denilen şeyleri yaptınız! Evet;  birçok konuda reformlar yaptınız! Evet; birçok alanda “sessiz devrim”ler gerçekleştirdiniz ve Türkiye’nin çehresini değiştirdiniz!... Evet; bunları yaparken de canla başla çalıştınız, çalışmaya da hâlâ devam ediyorsunuz!... Evet; bunların binde birini başkaları yapmış olsaydı eğer, şimdi onlara ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından nice ödüller verilirdi. Sermayesini de onlarca yıl yiyerek tüketemezlerdi!... Evet; tüm bu yapılan hizmetlere bir vatandaş olarak elbette ki müteşekkiriz!... Ama bir konuda ve hem de en önemli konuda  yeterince başarılı olamadınız ve  sınıfta kaldınız!... O da; “İnsan Yetiştirme” konusunda!… Zâten Sayın Cumhurbaşkanı’nın hicrân içinde hayıflanarak zaman zaman zikrettiği şu söz kendi  sözü değil mi?: “-Eğitimde, kültürde, sanatta yeterince başarılı olamadık…”, diye…

     Zâten istatistik olarak gün geçtikçe artan boşanmalar, intiharlar, cinayetler, uyuşturucu kullanımı, madde bağımlılığı, hırsızlık, şiddet ve siber zorbalık, gençliğin bin bir türlü psikolojik sorunları, terbiye eksikliği, sevgi ve saygı yoksunluğu, her türlü ahlâksızlıklar ve benzeri sorunlar her şeyi ayan beyan otaya koymuyor mu? Sakın yanlış anlaşılmasın; umutsuz ve karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. Ama devekuşu misâli başımı kuma gömmek te istemiyorum. Bu olumsuzlukların bir çoğuyla Devlet mücâdele etmiyor mu? Elbette ki ediyor. Ama sadece kânun gücüyle, zecrî tedbirlerle ve cezâ yasalarıyla bu sorunların üstesinden gelmek mümkün mü? Değil… Bir örnek: Neden kadın cinayetleri gün geçtikçe artıyor? Çünkü; sorun ağırlıklı olarak kânun gücüyle, cezâ-i müeyyidelerle çözülmeye çalışılıyor da ondan! Sorunun çözümüne yönelik daha da ağırlaştırılmış cezâ kanunları çıktıkça hep korkmuş ve eyvah, demişimdir! Sorunlar çözülemeyecek ve cinayetler daha da artacak demişimdir! Maalesef artmış ve haklı çıkmışımdır! Keşke ben yanılsaydım!... Çünkü sorun, tahmin edemeyeceğimiz kadar derinlerdedir. Bu milletin ruh köklerine uygun ahlâkî, ictimâî (sosyal), terbiyevî (pedagojik) projeler geliştirilip uygulanmadıkça; daha biz çok bekleriz bu sorunun çözümünü ve toplumca daha çok üzülürüz!... Eğitimden küçük bir örnek: YÖK’te, üniversitelerde daha birçok kurumda “Etik Kurullar” var değil mi? Şimdi ilgililere ve yetkililere soruyorum: Ne idüğü tam olarak belli olmayan bu “etik” kavramı ve “etik kurulları”yla; bu toplumun gençlerinin ahlâkî meziyet ve meleke kazanmaları beklenebilir mi, mümkün olabilir mi?!... İşin ilginç tarafı da; zevâhirde veya gerçekte, bu hususlarda hassasiyet taşıyan mevcut iktidar döneminde bunlar oluyor(geçmiş iktidarlar döneminde hiç olmuyordu demek istemiyorum)!... Ne acı değil mi?!... Artık gençlik, “ahlâk” kavramını rahat bir şekilde kullanamaz oldu. Çünkü; mahalle baskısıyla “köylü, yobaz, gerici, çağdışı” damgasını yemekten korkar oldu! “Çağdaş, modern, entellektüel” görünebilmek için de, etimolojik ve epistemolojik olarak Yunanca olan “etik” kavramını, kompleks/aşağılık duygusu içerisinde  “mal bulmuş mağribî” gibi zevkle kullanır oldu!...

    Burada sadece gençliği suçlamak ne derece doğru olur, bilmiyorum!... Mevcut iktidarın etik kurullar oluşturarak, bu kavramı kurumlaştırarak ve yaygınlaştırarak; yoğun bir şekilde kullanılmasında hiç mi kabahati yok?!... Bu sadece küçücük bir örnek. Daha birikmiş çözülmesi gereken nice âcil sorunlarımız var! Ama pes etmek yok, mücâdeleye devam!... Bu söylediklerim de sorunları tespit ve teşhis mahiyetinde sadece bir özeleştiri. Fikir çilesi çeken akademisyen bir hocanın nâcizâne kendi penceresinden gördükleridir. Samimi bir şekilde dostça söylenmiş sözleridir!... Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur ama, olsun biz yine de ALLAH rızası için vazifemizi yapmış olalım! Kovacak olanların da canı sağ olsun!...

     Amaç/hedef/vizyon ve misyon; “ideâl bir gençlik” yetiştirmek değil miydi?!... Bu gençlik kimi zaman; M.Âkif Ersoy’un SAFAHAT’ında tasvir edildiği gibi “ÂSIMIN NESLİ”, kimi zaman da N.Fâzıl Kısakürek’in “GENÇLİĞE HİTÂBE” manifestosunda olduğu gibi “CESUR VE FEDAKÂR BİR GENÇLİK”!... Ama heyhat!...  Yeterince  başarılamadı(istisnaları tenzih ederim, çoğunluğu baz alarak söylüyorum)!... Ne demek istediğimi okullarda, üniversitelerde vazife yapan bu milletin millî ve mânevî hamuruyla mecz olmuş öğretmen ve hocalar çok iyi anlarlar!... Nereden nereye!... Bir zamanlar mecâzen; “ Bana bir harf öğretenin kölesi olurum!” anlayışından; başta Amerika olmak üzere Batı’nın kokuşmuş, çürümüş, yozlaşmış kültürel değerleriyle, eğitim felsefesi ve politikalarıyla, yine aynı Batı’nın sözde demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi sahte hümanistik yaklaşımlarını kendine şiar ve ilke edinmiş, zihniyet ve değer yargıları (kıymet hükümleri) açısından kendisine, milletine yabancılaşmış içimizdeki “Truva atları” eliyle (istisnaları tenzih ederim); ilköğretimde, ortaöğretimde ve yükseköğretimde umulan ve beklenilen bu ideâl gençliğin(sâlih gençler) yetişmesi/yetiştirilmesi zâten düşünülemezdi!... Yine başka bir açıdan;  yüzyıllardır ictihad kapısını kapatarak Cenab-ı Allah’ın; “Teakkûl, Tefekkür, Tezekkür, Tedebbür” ve dahi “İkra!”(Kâinatın/Evrenin ontolojik olarak sırlarını/fıtratını ve varlığın özünü/cevherini oku, anla, kavra, çöz! Eşyanın/varlığın tabiatına nüfuz et!...), “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Avâmir-i İlâhi’sine rağmen; O’nun mukaddes kitabındaki mesajları sadece lafız değil; mâna, maksat, murad ve hikmet bağlamında da ele alıp değerlendiremezsek; İslâm dünyasının bu rezil, bu zelil, bu sefil durumdan kurtulması hiç mümkün olabilir mi?!...(Varsa eğer, istisnaları tenzih ederim)…

     İşte; akledenler(mümeyyiz akıl ile), düşünenler, sorgulayanlar, eleştirenler; şikâyete, hakârete, iftiraya, ötekileştirme ve yaftalanmaya mâruz kalıyorsa eğer; ülkemin, milletimin, düşünen beyinlerin ve üniversite hocasının hâl-i pür melâlini, hüznünü, hicrânını varın siz anlayın o zaman!... Sakın yanlış anlaşılmasın; hüznüm, hicrânım salt şahsım ile ilgili değil! Bundan daha çok üniversite öğrencileri/gençliği ve üniversitelerin şahsında ilim adına, düşünce adına,  eğitim adına ve dahi ülkem, devletim, milletim,  İslâm ve insanlık adınadır!...

     Bu yazdıklarım bana; bir zamanlar Hıristiyan dünyanın/kilisenin, hükümranlık ve taassubunun Batı Avrupa’nın karanlık Ortaçağı’ndaki skolastik yapısını hatırlattı. Galileo düşündü, düşüncesini izhar etti ve düşündüğü bu şeyin; mevcut kurulu düzenin/kilisenin  çağdışı anlayışının hilâfına olduğu için, başına gelmedik kalmadı!... Olsun(lâ teşbih ve lâ temsil); benim de inanç adına, ilim adına, düşünme adına, insanlık adına boynum kıldan ince olsun!... Canım dâhil, bütün dünyevî kazanımlarım fedâ olsun!...

     Kaldı ki; prensip olarak bilimler hiçbir zaman son sözü söylemezler. Böyle bir durum bilimlerin tabiatıyla bağdaşmaz. Hele de söz konusu olan “sosyal olaylar” ve “Sosyal Bilimler” olursa; durum hepten değişir. Çünkü Sosyal Bilimler’in temel karakteristiği belirli ölçülerde; “izâfî, relatif, subjektif, değişken, öznel ve I thing so…” oluşudur. Onun için  değişik görüş, düşünce ve yorumların ortaya çıkması son derece tabiîdir. Yeter ki farklı görüş, düşünce ve yorumlara tahammül gösterilsin, o kadar!...

     Diğer yandan benim anladığım üniversite iklimi (ortamı); evrensel boyutta, medenî usûllere uygun bir yapıda; tüm korkulardan, baskıdan, şiddetten, yıldırmadan (mobbing) uzak olarak; bütün görüşlerin, düşüncelerin, fikriyatın hür ve serbest bir şekilde müzâkere edildiği (tartışıldığı), karşılıklı olarak fikir teatisinde bulunulduğu(görüş alış verişi); dolayısıyla ilmin (bilimin), bilginin ve dahi her türlü düşüncenin üretildiği merkezlerdir, kurumlardır, platformlardır!...

     Bu son satırlardaki yazdıklarım, okuyanlar tarafından biraz abartılı bulunabilir. Ama bu konulardaki düşüncelerim; yıllardan beri içimde bir hicrân, bir serencâm, bir yâre idi. İçimi dökmede, duygu ve düşüncelerimi paylaşmakta bu hususlar  bir vesile oldu. Her şeyde bir hayır vardır derler. İnşaAllah sonu da hayr olur!...

     Bu yazdıklarımı okumak durumunda olan sayın ilgililer ve yetkililer; son olarak sizden bir ricam var!...  Lütfen bu yazdıklarımın tamamının Sayın Cumhurbaşkanı’na ulaşmasını sağlayınız! Çünkü; Sayın Cumhurbaşkanı’nın da bu yazdıklarımı okumasını cân-ü gönülden çok arzu ediyorum! Evet biliyorum; Sayın Cumhurbaşkanı’nın işleri başından aşkın. Gündemi ve programları çok yoğun. Ama ben yine biliyorum ki; ister ve uygun görürse müsait bir anda ve demde yazdıklarımı okuyacak kısa bir zaman dilimi bulabilir. Onun için sayın ilgililer ve  yetkililer; “Sen sıradan bir Dr.Öğretim Üyesi’sin, Cumhurbaşkanı’nın işi yok da senin yazını okumak için zaman mı ayıracak?!”, diye sakın düşünmeyin ve demeyin! Eğer böyle düşünürseniz ve derseniz, biliniz ki; size KUR’ÂN’da geçen ve Ümmü Mektûm olarak rivâyet edilen o âmâ/görme engelli şahsın/sahabinin meşhur olayını hatırlatırım. Kaldı ki, benim tanıdığım Cumhurbaşkanı benim yazımı okumaya zaman ayıracaktır! Yeter ki siz uygun bir zamanda ve zeminde yazdıklarımı “Zât-ı Devletlülerine” sunmayı ihmâl etmeyin!... Sakın yanlış anlaşılmasın, bu konudaki ısrarımın sebebi şahsımla ilgili değil. Bilakis; konunun hayâti önem taşıması ve gençliğin içine düşürüldüğü “bohem” bir hayattan , “haz ve hız” gibi hedonist bir felsefeden kurtarılmasına ilişkin âciliyet kesbetmesine binâendir!... Bu sebeple; bu yazdıklarımı Sayın Cumhurbaşkanı’na iletme noktasında her kim ki etkili, yetkili ve sorumlu olduğu hâlde iletmez ise; üzerlerinde mânen hakkım kalacaktır ve ben bu hakkımı almak için ÂHİRET’te onlardan dâvacı olacağım!... Şahit ol ya RABB!... Şahit ol ya RABB!... Şahit ol ya RABB!...

Son Söz:  Saygıdeğer okuyucularımın ve muhataplarımın kıymetli  zamanlarını aldım ve dahi sürç-ü lisan ettim ise affola!...

SAYGILARIMLA!...

   

                                                                                                                                                                                                              

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistan Kaynarca editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistan Kaynarca değil haberi geçen ajanstır.