ENDÜLÜS

     2000'li yılların başlarında bir vesile ile benim de yolum, hasbelkader İspanya'ya düşmüştü. Bir kaç ay kalmıştık İspanya'da. Endülüs'ün hâlâ ağladığına şâhit olduk!...   Nasıl ağlamasın ki

Endülüs!... Avrupa o çağlarda meleklerin dişiliğini-erkekliğini tartışırken, psikolojik sorunları olanları;  "bunların içine cin kaçmış, cinleri bedenlerinden/ruhlarından çıkarmak/kovmak için ateşe atmak lâzım"  diyerek cayır cayır ateşte yakarken; 10. ve 11. Yüzyıllardan itibaren İbnî Sina, Farâbî gibi büyük âlimlerimizin önderliğinde kurulan şifahânelerde bu tür hastalar mûsiki ile tedavi ediliyordu!... (Bu şifahânelerde kullanılan mûsiki âlet ve edavatları da, İstanbul ve Edirne gibi şehirlerde açılan müzelerde hâlen sergilenmektedir). Onun için; “mûsiki ruhun gıdasıdır!” özdeyişi/mottosu, buradan günümüze kadar gelmiştir.

     İşte Avrupa böylesine acınası bir durumda iken; Ecdâdımız bu topraklarda tarihin az gördüğü muazzam medeniyetler inşâ ediyordu!... Romalı Katoliklerin zulmünden bunalan Yahudiler, Müslümanların İspanya'ya gelişleriyle birlikte altın çağlarını yaşamaya başlamışlardı. Çünkü; Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi mes’elesinden dolayı tarihten gelen büyük ve kadîm bir anlaşmazlık, hatta düşmanlık vardı Hıristiyanlar ve Yahudiler arasında. İslâmiyet ise; “lâ ikrâhe fiddîn(dinde zorlama yoktur)” düsturu/ilkesi mûcibince/gereğince, bütün inanç gruplarında olduğu gibi; Yahudileri de dinlerinde, ibadetlerinde ve tüm kültürel faaliyetlerinde serbest bırakıyordu!...

     Günümüzde; Yahudilerin yaşadığı mahâlleler, sokaklar hâlen İspanyollar tarafından târihî mekânlar ve kültürel dokular olarak korunmaktadır.  Bugün Türkiye'de bulunan ve yüzyıllardır ülkemizde huzur, güvenlik ve barış içinde yaşayan İzhak Alaton, Üzeyir Garih, Cefi Kamhi, Vitali Hakko gibi Yahudilerin ataları; işte bu göçmen(sefarad) İspanyol Yahudileridir. Yaklaşık sekiz asırdır  Endülüs'te hükümran olan İslâm Devleti, müslümanların kendi aralarında bölünüp parçalanmasıyla birlikte  yavaş yavaş çökmeye ve dağılmaya başlayınca;  Müslümanlarla beraber Yahudilere yapılan Katolik Hıristiyan zulümlerinin artmasıyla birlikte, II. Bayezit 1492 yılında  İspanya'ya bir gemi göndererek Yahudileri bu zulümden kurtarmış ve başta İstanbul olmak üzere; İzmir, Edirne, Selanik gibi Osmanlı topraklarına getirterek yerleştirmişti.

     İşte Türkiye'deki bu Yahudilerin torunları, kurtuluşun ve Osmanlı topraklarına kabul edilişlerinin hatırına ve hâtıratına saygı gereği  teşekkür mahiyetinde 1989 yılında(aslında 1992 olması gerekiyor) "500.YIL VAKFI"nı kurdular ve atalarımıza, bizlere şükranlarını arz ettiler!... Şimdi bu Yahudilerin ataları, Müslümanlar sâyesinde Endülüs'te altın çağlarını yaşarlarken; bugün Siyonist soydaşları ve Siyonist dindaşları, Filistin'de kardeşlerimizin acımasızca kanlarını döküyorlar ve canlarını alıyorlar!... Ne enteresan ve ne acı değil mi?!...  Âhh Siyonist Yahudiler, ah!... (Tabii ki Muhammed Esed, Rachel Corrie gibi bir avuç vicdan sahibi Yahudiyi tenzih ederim! Yahudi doğmak suç/günah değil, Yahudîleşmek/Siyonistleşmek marazî bir hâldir!)…

     Sevilla(İşbiliyye)'da ElKazaar!... Arapça'da El-Kasr. Müslümanların yaptığı muazzam saray!... Hâlâ bütün görkemiyle dimdik ayakta!... Turistlerin mutlaka gezip gördükleri ihtişamlı saray!... Granada(Gırnata)’ki El-Hamra Sarayı!... Kızıl Saray!... O yöredeki yapı taşlarının renginden dolayı bu ismi almış! Muazzam büyüklükte ve genişlikte!... Hâlâ dimdik ayakta!... Gergef gergef, nakış nakış işlenmiş muazzam bir san'at ve mimarlık şaheseri!... Ve mermerlerin bağrına kazınmış bütün haşmetiyle: "Lâ ğalibe illallah(ALLAH'tan başka  galip yoktur)"!... Sarayın ana portalinde(cümle giriş kapısında) Arapça "El-Hamra" yazısı!... Turistlerin mutlaka uğrak yerlerinden!... Pasaklı İsabella'nın heykeli var şehirde. Bu İsabella koyu Katolik Hıristiyan bir kraliçedir ve "son müslüman yok edilinceye kadar ben yıkanmayacağım" diye kendine söz vermiştir ve öldükten sonra da heykeli şehire dikilmiştir. Bu şehirde Müslüman âlimlerin yazdığı bir milyon civarındaki el yazması eser/kitap, maalesef Hıristiyanlar tarafından yakılmıştır.

     Gelelim Kurtuba'ya!... İspanyolca CORDOBA!  Müslümanların devrinde sokaklarında yüzbinlerce cilt el yazması eserlerin yazılıp satıldığı mahzun şehir!... İlim-irfan tarihinde nice büyük âlimlerin yetiştiği şehir!... O âlimler ki; Ortaçağ'ın skolastik karanlık çağına ışık tutarak aydınlanmasına vesile olan şehrin âlimleri!... O âlimler ki; Ortaçağ'da Aristo'yu dahi anlamaktan acze düşen Avrupa'lılara, yazdıkları eser ve şerhlerle Aristo'yu  anlaşılır kılan şehrin âlimleri!... O âlimler ki; Avrupa'da Rönesans ve Reform hareketlerinin başlamasına vesile olan şehrin âlimleri!... Onların  bu haklarını namuslu/dürüst/hakşinas  oryantalistler/müsteşrikler zaten teslim ediyorlar!... Heyhât, bu şehrin sokaklarında şimdi  oyuncak ve turistik eşyalar satılıyor!... Ya  Kurtuba Câmii!... Dostlar, ne siz sorun ne ben söyleyeyim; Sözüm bitmez tasa tükenmez derttir!... Aynı minvâl üzre nereye kaçayım, Bu memleket baştan başa gurbettir!... Gitti gelmez bahar yeli, şarkılar yarıda kaldı!... Bütün kapılar kilitli, anahtar Tanrı'da kaldı!... Şairin dediği gibi!...

     Şimdi Kurtuba Câmii'nin yerinde  yeller esiyor!... Evet, Câmi alt yapısıyla/fiziki olarak  bütün ihtişamıyla ayakta duruyor ama, câmii; câmi olmaktan çıkarılmış, kiliseye/katedrale  dönüştürülmüş. İçinde âyin yapılıyor. Duvarlar hep ikonalarla süslenmiş. Namaz kılmak  yasak. İçerisinde tipik Arap İslâm mimarisine uygun at nalı kemerler şeklinde tezyin edilmiş 850 civarında mermer sütun var. Minâre, çan kulesine çevrilmiş. Namaz kılmak yasak olduğundan, müslüman turistlerin ibâdetlerini yapabilmeleri için; eski ateist-marksist ve Fransa Komunist Partisi Genel Sekreterliği de yapmış olan, daha sonra da islâmla şereflenen meşhur Fransız âlim/filozof Roger Garaudy, bu şehirde bir ev satın alarak müslümanların ibâdet ihtiyaçlarının giderilmesine vesile olmuştur. Aynı zamanda müze olan bu ev, Garaudy’nin Filistin asıllı eşi Selma hanımefendi tarafından himaye edilmiştir. Allah onlardan râzı olsun! Merhametiyle muamelede bulunsun inşaAllah!... 

      Evet, Endülüs ağlıyor demiştik!... Ağla ağla ey Endülüs!... Bağrında barındırdığın kadîm medeniyetler hatırına ağla!... Kim bilir, belki sesini duyanlar olur!... Kim bilir, belki hicrânına ortak olanlar olur!... Kim bilir, belki gözyaşını silenler bulunur!... Kim bilir, belki yârene merhem olanlar olur!... Vuslat/kavuşmak mı ey Endülüs?!... Bekle, bekle; henüz daha ölmedik!... Kutlu düğünümüz mü? Belki yarın, belki yarınlardan da yakın olur inşaAllah ey ENDÜLÜS!...

Selâm, dua ve muhabbetlerimle!...  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder 292 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistan Kaynarca Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistan Kaynarca hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.